Site açılış tarihi: 27 Kasım 2012
Geçen ayki Günlük ort. ziyaret: .. 118
Ay içinde en yüksek ziy sayısı: .158
Geçen ayki ziyaretçi sayısı: . 3537 (kasım 2022)
Toplam ziyaretçi sayısı: 815 500

Diğer Meslekdışı Kitaplar » Hindistan'da Yazdım » Delhi ve Dönüş


   Coımbatura

    DELHİ


      Uçağımız ara ara bulutların üzerinden geçiyor. Aşağıda ufka kadar kaplı beyaz bulutlar var. Yükseklerde uçmak hoş ve güzel bir duygu. Bir süre deniz kıyısına paralel olarak uçtuktan sonra Hindistan’ın iç kısımlarına doğru dönüyoruz. Haydarabat Hindistan’ın iç kısımlarında bulunan bir şehir. Uzakta okyanus sanki sonsuzluğa uzanıyor. Denize kıvrıla kıvrıla akan büyük nehirler var. Dağlar, göller, şehirler, bulutlar ve köyler üzerinden geçiyoruz. Yüksekte de olsak küçük köyleri bile bazen bulutların arasından görebiliyorum. Haydarabad' da 40 dakika kaldık ve havalandık. Haydarabad ışıl ışıldı ve havalandıktan biraz sonra karanlıklara daldık. Saat 21’de Delhi'deyiz, otele gidiyoruz, bir banyo alıyor ve yatıyorum.

 

         16.9.1989. Bugün genel olarak istirahat etmek istiyordum. Erken uyandım. 6'da kalkmıştım, giyindim ve dışarı çıkarak küçük bir lokantada kahvaltı yaptım. Erken kalkmamı fırsat bilerek bir Delhi şehir turuna katılmaya karar verdim. Aceleyle bir acenteye gittim ve şu an bir minibüsteyim. Minibüste benden başka 2 kişi daha var. Sanırım bizi merkezi bir yerde toplayıp otobüsle geziye çıkaracaklar. Hareketten az sonra minibüsümüz pazar sabahı sessizliğine uymayan çok aşırı kalabalık bir yere geldi. Açık pazardı ve çok çeşitli akla gelen herşeyin satıldığı bir yer görünümündeydi. Çadırların altında kağıt oynayan Hintlilerden yanında eğri büğrü salatalıkları satmaya çalışan her tipten insan kalabalığı vardı. Benim için o kadar ilginçti ki fırsatını bulursam buraya gelip gezeyim diye düşündüm. Biraz sonra Northem Rail Way Station (Kuzey demiryolları istasyonu) isimli bir yere geldik. İstasyon etrafında hareket ve hayat olduğu izleniyordu. Geçen akşam da buralardan geçmiştim. Çok kalabalıktı. Sabahın erken saatlerinde aynı hareketlilik vardı. Demek ki gece gündüz, hareket ve hayat burada devam ediyordu. Çok ilginç yapıda Hint testileri satılıyordu. Üzerleri çok güzel boyanmış bu toprak testilerden ağır olmasa Türkiye'ye götürmek isterdim. Etrafımda yine dilenciler var.

 

         Delhi de diğer şehirler gibi, eski ile yeni, fakir ile zengin, eski moda ile' modern her şey içiçeydi. Buradaki otelimde aldığım kahvaltı Coimbatura'daki kadar olmamakla beraber fiyatı iki misliydi, ama bize göre yine de ucuz sayılırdı. Delhi' de kaldığım otelin adı Janpath oteli. Devlete ait bir otel olduğu için garsonların davranışları bile bir devlet oteli olduğunu belli ediyordu. Özel otellerdekine oranla müşterilere karşı daha kayıtsız davranıyorlar. Bizdeki devlet kuruluşlarındaki ilgisizliğin aynı. Yolda tüm giysileri kıpkırmızı olan insanlar var. Bu istasyonda Hindistan' da yaşayan her türlü insan karakterleri ve kıyafetlerini görmek mümkündü. Hareket ettik. Mihmandarımız önünden geçtiğimiz önemli binalar hakkında bilgiler sunuyor. Son 15 dakikadır Delhi'nin çok modern yerlerinden geçiyoruz. Her taraf temiz, bakımlı ve çok güzel. Yollar kaldırımlı. Halbuki Coimbatura'da caddelerin çoğunda kaldırım yoktu. Ortadaki asfalt yol ile dükkanlar arası büyük pazar merkezlerinde bile topraktı. Bu durum büyük bir toz ve kirlenme nedeni oluyor ve yoldan geçen arabaların tozları insanı etkiliyordu. Belli ki Delhi başkent olmanın yararlarını görmüş. Gezide ilk durağımız Birla temple oluyor. Burayı daha önce gezmiş olduğum için içeriye girmiyor ve çevredeki satıcıları geziyorum.


        İndria Gandi'nin evi ikinci durağımız oluyor. Hindistan'ın bu büyük insanı bu evde yaşamış. Yeşillikler arasında büyük ve fakat mütevazi sayılabilecek bir ev. Kütüphane, misafir odası gibi evdeki odaları dolaşıyoruz. Duvarlarda pek çok resim var. Bir odada giydiği bazı sariler ve ayakkabılar ile bir ara hapishanede kaldığı dönemde giymiş olduğu giysiler sergileniyor. Binaya girerken çantamı ve üzerimi aradılar. Ayrıca resim çekmenin yasak olduğunu belirttiler. 1948 yılında ölen İndria Gandi uzun süre o zamanlar 500 milyon nüfusu olan bu ülkeyi idare etmiş ve bu mütevazi evde yaşamış ülkesi için çalıştıktan sonra o da her fani gibi göçüp gitmişti. Evi çok temiz ve bakımlı olarak tutuyorlar. Bu konularda bizlerden daha ilerideler diyebilirim. Bazı yerlerde temizlik gerçekten dikkat çekiyor. Bazı eski model olmasına rağmen otobüslerde de bunu hissettim. Evi hergün yüzlerce kişi ziyaret ediyormuş. Buradan ayrılıyoruz ve aynı sokakta pek çok büyük kişilerin ve elçiliklerin evleri olduğu belirtiliyor. Yollar buralarda çok geniş ve bakımlı. Her yer pırıl pırıl ve yeşil. Yeşil ve bakımlı temiz yollar insana güzel bir duygu veriyor. Buraları sanki farklı bir Hindistan. Burada elçilikler muhiti gerçekten çok güzel. Türkiye'de de Ankara' da Çankaya muhiti de benzer özelikte değil mi? Mihmandarımız önünden geçtiğimiz önemli kişi evlerini ve elçilikleri belirtiyor. Türkiye elçiliğini sayar mı diye bekledim ama söylemedi. Her halde başka bir sokakta olsa gerek diye düşünüyorum. Bu ara Skita path, Mit marg, Afrika avenue isimli caddelerden geçtik. Şimdi sokak manzaraları biraz değişiyor. Bu ara bir kilise önünden geçiyoruz. Önü çok kalabalıktı. Artık ibadet için mi, yoksa ziyaret nedeniyle mi bu kalabalığın var olduğunu bilemiyorum.


       Delhi umduğumdan da büyük bir şehir. Hele bu ara gezdiğimiz yerlerde bütün binalar sanki özel parklar içerisinde yapılmışlar. Üniversiteler, resmi daireler hep yeşillikler içerisinde. O kadar çeşit ve güzellikte ağaçlar var ki bunların bir çoğuna dikkatle bakıyorum ama hayatta ilk defa görüyorum. Yollarda ara sıra yine serbest gezen inekler var.

 

       Yolun kenarında bu temiz caddelerde bile yola ters dönmüş çiş yapan insanlar bu ortama tez at teşkil ediyor. Belli ki onlar için bu davranış normal bir durum. Bu nedenle yadırgamamak lazım. Bu mahallelerde batı kıyafetleri ile gezenler çoğunlukta. Sari giyenler de olmasına rağmen sayıları daha az. Burada kıyafet bir gericilik ifadesi değil. Ülkemiz de de beyinler ilerici olsa da eski güzel bindallılar ile Türk kızları sokaklarda gezse ne kadar ilginç olurdu. Veya eski milli kıyafetlerimizi, beyinlerimiz gerçekçi ve ilerici olarak, giyebilsek olmaz mıydı diyorum. Orta okulda bir efe elbisesi giyerek halk oyunları oynamıştım ve o efe elbisesi bizlere yakışmıştı. Fakat ülkemizde eski ata yadigarı giysilerimiz neredeyse bir gericilik simgesi olduğu için giyimleri kabul edemiyoruz. 1.5 yıl Japonya'da kaldım. Sokaklarda kimano giymiş insanlar kafaları tam bir batılı olmakla beraber kendi elbiseleri içinde sanırım mutluydular. Hindistan'da da sari herkes tarafından giyiliyor ve çok güzel kıyafetler. Bizim bindallı elbiseler de bunlardan hiç geri kalmaz ama halen ülkemizde beyinleri gerici fikirler ile dolu insanlar bazı kıyafetleri simge olarak giydikleri ve kıyafetleri siyaset koktuğu için bu ülkeler kadar bile medeni olamadık. Ama ileriki yıllarda ülkemizde gericilik korkusu kalmadığında yerli kıyafetlerin hiç olmazsa bazı törenlerde ve özel günlerde yer bulabileceğine inanıyorum. Burada yollarda her tülü kıyafetleri görmek mümkün. Bazı elbiseler tek renkli. Koyu, mavi, sarı, kırmızı çeşit çeşit renkte elbise giymiş gruplar halinde gezen insanlar var. Belli ki gruplar halinde başka şehirlerden gelmiş bu insanlar. Ama bu renkli elbiseler ortama güzel bir görünüm veriyor. Bizdeki bazı koyu siyah çarşaf, göze hoş görünmeyen kıyafetlere burada rastlamıyorum. Müslüman kadınlar kapalı olsalar bile siyah giyinmiyorlar. Bizdeki gibi Müslüman olsalar da Arapların etkisinde kalmamışlar. Çünkü yollarda pek rastlamadım. Tabii ki emin olamam belki de vardır ama bu mozaik içerisinde pek göze batmıyorlar herhalde.


        Üçüncü durağımız Quatap minare oluyor. Büyük bir İslam yapısı. Duvarlardaki işlemelere hayran kalmamak mümkün değil. Yüzlerce yıl önce Müslümanlar bu camileri yapmışlar ve belli ki buralarda büyük bir medeniyet kurmuşlar. Eskiden bu kadar büyük medeniyetler kuran, Osmanlı devirlerini yaşatan Müslümanlık bugün neden bu hale gelmiş. Niçin Müslüman ülkeler dünyanın en geri kalmış ülkeleri. Neden Müslüman bilim adamları son 2-3 yüz yılda hiç bir keşifte bulunmamışlar. Bunların mutlaka cevabını bulmak Müslüman ülkeleri geri bırakan ve sonradan dinimize sokulduğuna inandığım yanlış yorumlama ve uygulamalardan dinimizin mutlaka kurtarılması lazım. Müslümanlık gericiliğin ve fikirsizliğin nedeni olamaz. Cehaletin İslamiyet’in bir sonucu olması mümkün değildir. Allah'a yürekten inanmak bir şey keşfedemeyecek kadar beyinlerin atıl bırakılmasına neden olabilir mi. Kuran' da yeri olmayan pek çok uydurma hurafelerin uygulanması ile, cennete gidersin yutturmacasıyla insanlar yanıltılarak bilim ve teknoloji üretilebilmesi beklenebilir mi. Günümüzdeki Müslüman ülkelerin bugünkü geri durumu, bu yapıları yüzlerce yıl evvel yapan Müslümanların, mirası olabilir mi? Neden böyleyiz? Müslümanlığı kimse tartışamaz Ama Müslümanlığı bu şekilde kötü duruma düşüren ve ananelerimize yanlış olarak giren fikirlerin mutlaka temizlenmesi gerekmiyor mu?


         Gezdiğimiz camide öyle bir minare var ki güzelliği tarif edilemez. Üzerindeki Arapça yazı ve figürlerin hepsi bir sanat harikası. Camilerin bütün çatıları yok olmuş ama bazı duvarlar ve minareler sağlam duruyor. İnce İslam sanatının izleri ziyaretçileri büyülüyor. Buradaki qoatap minare Hindistan'daki eski yapılar içerisinde en yüksek kule olarak kabul ediliyor. Bu minare pek çok zelzele ve yıldırım çarpmasına maruz kalmasına rağmen ayakta kalabilmiş ve sapasağlam duruyor. Minarenin yüksekliği 73 m. ve 379 basamak ile çıkılıyormuş. Minare 1200 yıllarında inşa edilmiş, huşu içerisinde ve hayranlıkla seyrediyorum.


        Bir satış yerinde duruyoruz. Mihmandarımız burada 20 dakika kalacağımızı söylüyor. Bu tür anlaşmalı yerlerin pahalı olduğunu bildiğim için, içeriye bile girmek istemiyorum. Fiyatların normalden çok daha yüksek olduğunu pek çok gezide hissettim. Özellikle yabancılar için ne tutturabilirlerse o fiyattan satıyorlar. Biz de de bu tür turistik satış yerlerinin aynı şekilde çalıştığını biliyor ve turistler, kaba bir tabir ama, kazıklandıkları için de üzülüyorum. Buradan Lutus Temple denilen bir ibadet yerine gittik. Her tarafı, özellikle; mermerden yapılmış olan muazzam çatısı, insanın dikkatini çekiyor. Bu yapı bahai dininden olanlara ait bir ibadet yeri. Bahailik 19. asırda ortaya çıkmış. Kendilerine göre inanışları olan bir din. Bütün dinler gibi; dostluk, iyilik, kardeşlik gibi pek çok iyi konuların bu inanışın ana temeli olduğu açıklanıyor. Bina ilginç bir şekilde, açmakta olan bir çiçek goncası şeklinde, inşa edilmiş ve etrafında mavi zeminli 9 tane havuz var. Böylece soğutma tesisi olmadan, çok büyük olan iç ibadet kısmının, doğal şekilde serin tutulması amaçlanmış. İbadet yerinde mükemmel bir kütüphane ve bir konferans yerinin bulunması dikkat çekiyordu. Şu an, Lahari Gate denilen bir yerde bulunuyoruz. Bu yer Red Fort olarak da tanınıyor. Çok eski ve güzel bir yapı. Kale duvarları kırmızı tuğlalardan yapılmış olan bu inşaat şekli çok ilginç bir görünüm veriyor. Kale içerisinde hatıra eşyaları satan pek çok dükkan var. Burada, Delhi'ye gezmeye gelmiş köylü tipli, sarıklı, her tipten pek çok yerli turist vardı. Ayrıca benim gibi yabancı turistler de dikkat çekecek kadar fazla. İnsan, Hindistan'da neyin iyi neyin kötü olduğunu karar vermede güçlük çekiyor. Bu hayat onların yaşamıydı. Kendilerine göre bir dünya kurmuşlar. Yüzlerce mükemmelliğin yanında bizlere ters gelen pek çok konu vardı. İnsan her şeyi ile yaşamaya alışması gerekiyor. Red Fort, Delhi'ye gelip de batıdan farklı bir hayat görmek isteyenlerin mutlaka gitmesi ve görmesi gereken bir yer olmalı. Çünkü bu gibi yerli ve yabancı turistlerin geldiği yerlerde Hindistan'da yaşayan bütün insan tiplerinden örnekler bulmak ve görmek mümkün oluyor. Laham gate eski dönemlerde şehrin giriş kapısı olarak kullanılmış ve bu amaçla inşa edilmiş. Daha çok, barbarların hücumlarının önlenmesi için inşa edildiği belirtiliyor. Kalenin etrafında büyük su kanalları var. Daha önce yazdığım gibi kırmızı renkte olan kalenin çok muhteşem bir görünüşü var. Bu yapıya benzer Delhi gate denilen ayrı bir giriş kapısı ve kalesini de gezdirdiler. 1639 da inşa edilmiş ve 9 yılda tamamlanmış. Kalenin çevresi 2.5 km. imiş.


       Red fort'tan sonra Shanti van denilen yere gittik. Bu yer bir pazar ve aynı zamanda çok güzel bir park yeri görünümünde ama; esas özelliği, Hindistan'ın ünlü isimlerinden Nehru’nun cesedinin burada yakılmış olması. Cesedin yakıldığı nokta bir ziyaret yeri haline gelmiş. Bu yerin yakınına, bir trafik kazasında ölen Nehru'nun oğlunun yakıldığı yere de bir anıt dikmişler. Buradan İndria Gandi’nin cesedinin yakıldığı yere götürdüler. Yağmur yağmaya başladığı için arabadan çıkamadım ve uzaktan bakmakla yetindim.


        50. yaş günümü Hindistan'ın Delhi şehrinde kut1adığım bugünde, otelden çıkınca karşıda bulunan postaneye gittim. Türkiye'yi dün iki kez aradım ama herhalde evde yoklardı, hanımla konuşamamıştım. Bugün yine denedim, şansım bu kez yaver gitti ve evdekilerle konuşabildim. Telefonla da olsa hasret giderdik. Türkiye'de her şey yolundaymış. Yaş günümü kutladılar. Sevindim, hüzünlendim. 50. yaş günümde tek başıma Delhi sokaklarını arşınlıyordum. Çarşı pazar gezdim. Çeşitli eyaletlere ait resmi satış yerlerinin bulunduğu BKnorak caddesindeki Emperium denilen yerdeki dükkanları dolaştım. Bu yerlerdeki dükkanlar resmi olduğu ve çeşitli vilayetler kendi ürünlerini tanıtmak için satış yaptıkları için güvenilir mağazalar. Fiyatlarda aldanma ihtimali hiç yok. Çok güzel ve Hindistan'ın tüm bölgeleri ile ilgili ürünleri bu dükkanlarda bulmak mümkün. Taşıma derdi olmasa satın alınacak pek çok güzel eşya var. Bu gün daha iyi gördüm ki Delhi çok güzel ve düzgün bir şehir. Yaşanacak bir yer. Hindistan'a ait, bize göre olumsuz ve fakat böyle büyük bir ülke için normal olan bazı görüntülere aldırmazsanız pek çok Avrupa şehrinden daha güzel. Yemyeşil. Hava mükemmel. İnsanlar da çok iyi. Alışverişte pazarlık şart. Tüm otellerde yabancılara uygun lokantalar var olduğu gibi, dışarıda da uygun lokantalar mevcut ama kısa sürede öğrenmek biraz zor. Delhi halkı için çalışan yerli lokantalar yabancılar için pek uygun olmayabilir ama insan zamanla alışır diyorum. Türkiye' de de durum aynı değil mi. Benim severek gittiğim Bornova'nın en lüks sayılan lokantasındaki yemeklerden kaç turist memnun ayrılabilir acaba


        Delhi' de pek çok otel var. Fiyatlar bize göre normal sayılır. Tabii ki çok pahalı olanları da var. Her keseye göre yaşamak, hatta bedava sayılacak harcamayla bile yaşamak mümkün burada. Neyse güzel ve ilginç günlerim oldu.


        Bu gün (18.9.1990) Taç Mahal' e gideceğim. Dünyanın en ünlü yerlerinden biri. Sabah 6.30' da beni otelden bir minibüs ile aldılar: Zaten kaydımı da daha önceden yaptırmıştım. Minibüsümüz şimdi otelleri dolaşıyor. Şu an Continental otelin önündeyiz. Bir çok Japon turist minibüse bindi. Bu otelin bahçesi çok güzel bir park halinde. Sulama derdi olmadığından ve hava sıcaklığı da yıl boyu ortalama derece dolayında olduğundan yeşil olmayan bir karış toprak parçası yok gibi. Bu günlerde her gün öğleden sonra yağmur yağıyor ama hayatı pek etkilemiyor. 1-2 saat yağıp geçiyor. Bu yağmurlar sıcak hava ile birlikte etrafı yemyeşil yapıyor. Bu ara seyahat edeceğimiz arabaya geçtik. Dışarıda hava 25°C. Otobüsümüz klimalı ve sonuna kadar açılarak çalıştırıldığı için otobüsün içi buz gibi. Sabah sabah bu kadar soğutmasalar, •olmaz mı diyorum, ama; biraz sonra bu soğutmadan memnun kalacağımı da biliyorum. Bu mevsimde Hindistan bir yeşil cenneti. Genelde yağmurlu mevsim turist mevsimi sayılmıyor ama bu dönemin de kendine göre güzellikleri var. Otelin parkında ya bir bürokrat ya da bir zenginin hanımı köpeğini gezdiriyor. Bu yanımızdan geçen ve üç tekerlekli bisikletinde müşterisini taşımak için kan ter içerisinde pedal çeviren çelimsiz Hintli yanında tezat bir görüntü teşkil ediyor. Zaten pek çok kez değindiğim gibi Hindistan bir tezatlar ülkesi. Belki de bu nedenle bu ülkeyi çok sevdim. Tek düz e Avrupa şehirlerinden çok farklı. Her an farklı ve ilgi çekecek bir görüntüyle karşılaşabiliyorsun. En zengin ile en fakirin iç içe yaşadığı bir ülke. Fakat, gerçekten, fakir sayısının veya eskiden duyduğumuz Hint fakiri sayısının çok azaldığı anlaşılıyor. Artık aç yok. Fakir var, fakat oranı 900 milyonluk bir ülkede % 1 olsa 9 milyon %-10 olsa 90 milyon rakamına ulaşıveriyor. % 20 fakir olsa bile bu rakam 180 milyon anlamına geliyor. Hindistan' da 40 milyon yüksek tahsilli ve 35 milyon da tam cahil insan bulunduğunu dün akşamki bir televizyon programında duymuştum. Büyük ülkenin rakamları da büyük oluyor. Artık şehirde sabah hareketliliği başladı, otobüsler dolu olarak insanları işlerine taşıyor. Otobüs fiyatları da çok ucuz. Hesaplamaya çalıştım. Neredeyse İzmir' deki fiyatların onda biri kadar. Şu anda Kemal Atatürk marg yazılı bir caddeden geçiyoruz. Marg, her halde cadde anlamına geliyor. Kemal Atatürk adını güzel bir caddede bir mermer üzerinde yazılı olarak görünce heyecanlanıyorum. Seviniyorum. Zaten Kalküta' da rastladığım yaşlı bir adam Kemal Atatürk adını çok iyi bildiğini ve hatırladığını söylemişti. Bu caddeden sonra bir at yarışı pistinin yanından geçiyoruz. Atları gezdiren veya ata binerek talim yaptıran ince yapılı seyisler var. Hindistan halkı sanırım at yarışlarına ve piyango biletlerine çok meraklı. Sadece piyango bileti satan ve çok renkli olarak dekore edilmiş ilginç satış dükkanları var. At yarışı oynatan dükkanların önü de çok kalabalık oluyor. Şu an saat 7.35. Dışarıda yanıp sönen bir tabela hava sıcaklığının 29.3 derece olduğunu yazıyor. Şimdi geçtiğimiz yerlerde artık şehir dışına çıktığımızdan insan manzaraları da değişti. Yollarda uyuyanlar. Araba bekleyen talebe toplulukları. Yanımdan 5-6 çocuğu okula götüren üç tekerlekli bir motor geçiyor. Talebeler temiz giyimli. Yollar, fakir oldukları belli olan ama yeni yıkanmış elbiseleri ile iş yerlerine ulaşmaya çalışan insanlarla dolu. Evler yeşillikler arasında devam ediyor. Bizdeki gibi taş yığını halinde apartmanlar pek yok Ara ara çok güzel planlanmış bahçeli evlerden geçiyoruz. Arada gecekondu dediğimiz evler de mevcut. Lüks binaların yanında 5-10 m2 lik çamurdan ve ağaçlarla yapılmış çok basit yapılar da dikkat çekiyor. Yol kenarında yüzlerce yapı bu şekilde sıralanmış. Aynı hayatı çadırlarda yaşayanlar da var. Şehre yeni gelenlerin başka bir çareleri de yok zaten. Havalar sıcak olduğu için ısınma problemleri de yok. Şehir kenarında oldukça sık fabrikalar var. Saat 8 oldu ve belli ki arabanın içerisinde herkes üşüyor. Bazı Japonlar pencere perdeleri ile klimadan gelen soğuk hava girişlerini tıkamaya çalışıyorlar. Bende pencerenin camını açıverdim. Şimdi rahatım. Otobüsümüz bir demiryolu kavşağında durdu. Belli ki bu duraklamayı bekleyen çocuklar var. Otobüs camının kenarında hemen iki küçük kız çocuğu belirdi. 8-9 yaşlarında ve çok şirinler. Çocukça gülüşüyorlar ve para bekliyorlar. l'er rupi vermek istiyorum ve ellerini hemen cama doğru uzattılar. Parayı verdim. Gözleri pırıl pınldı. Hemen kaldırıma döndüler. Bu kez önden biri daha para verdi ama ancak bir tek para attı. Biri kaptı ama diğeri mahzun. Sanki daha hızlı koşup alamadığı için kendisine kızıyor ve küçücük yumruğu ile pişmanlık belirtir şekilde göğsüne vuruyordu. Diğeri ise mağrur ve nasıl da kaptım der gibi gülen gözlerinde hayatın derin sırları vardı. Bir rupi ile ne yapılır diyorum ama bu muhitte 3 tane muz satın alabilirdi. Bu da onlara yeterdi sanırım. Elbiseleri yırtık, saçaklı, kirli, ayakları çıplak güzel çocuklar. İyi bir ailede doğsalardı veya babaları zengin olsaydı hayatları bambaşka olurdu. Ama kim mutluydu bilmek zor. Neyse şansları bol olsun. Gülen gözleri hayat boyu gülsün. Otobüs ayrılırken gözlerindeki sevinci ve tanrı selamı veren tatlı bakışlarını unutamayacağım. Resimlerini çektim. Bu ara mahsunlaştılar. Bilmem inşallah iyi çıkmıştır. Uzaklaşıyoruz.


       Türkiye'de de trafik lambalarının olduğu yerlerde kırmızı ışık yandığında para dilenen çocuklara da yabancılar benim burada baktığım gibi bakıyorlar sanırım. İzmir' de sayıları çok az olan bu gibi dilencilere artık göz açtırılmaması gerekiyor.
Büyük bir çöplüğün yanından geçiyoruz. İnsanlar harıl harıl yeni gelen çöpleri karıştırıyorlar. Hepsi altın arayıcısı gibi. Başkaları birşeyler bulmadan ben bulayım heyecanı ile hırsla çalışıyorlar. Bir grup insan yeni gelen bir arabanın yanına koşuyor. Yeni gelen bu arabadan üç beş kuruş edecek bir şeyler bulma heyecanı ve telaşındalar. Ne kadar yeni gelen çöp karıştırabilirler ise o kadar fazla ekmek parası çıkarma ümitleri var. Bu konular bizim ülkemizde de aynı. Bizde de çöpleri karıştıranlar ve oralarda ekmek arayanlar var. Dünyanın her ülkesi böyle olsa gerek. Sadece çöplerin kalitesi değişiyordur her halde. Çöpler kirli veya hastalık kapabilirler, umurlarında değil. Özel teşebbüsçülüğün en basit ve güzel bir örneğini veriyorlar. Ne kadar çalışırlar ise o kadar ekmek imkanı. Her alın terinin kazancı kendi keselerine. Başkaları için çalışmadıklarını düşünüyorlar ama, bunlardan bu çöpleri satın alanlar bu kişilerden çok daha fazla kazananlar, kazançlarının bu kişilerin alın teri olduğunun inşallah bilincindedirler. Zevkli bir işleri var sanırım. Devamlı bir şeyler bulma heyecanı ile yaşıyorlar. Hedefleri tek. Devamlı bu gayret ile çalışıyorlar. İşleri monoton sayılmaz. Değneklerine takılan her türlü para edecek malzemeyi torbalarına atıyorlar. Olta balıkçılığını çok sevdiğim için balık tutar gibi bir heyecan duyuyorlardır. Bu duyguyu çok iyi bilirim. Bir şeyler aramanın daima çok zevkli, olduğunu düşünmüşümdür. Gençlik dönemlerimde kum içinde yaşayan ve kidonya denilen bir canlı toplamayı çok severdim. Bu işten güzel de para kazanırdım. Kumların içerisinde denizde gömülü olan bu canlıyı toplamaya çıktığımda 5-6 saat durmadan yüzerek bu canlıyı toplamaya çalışırdım. Öğleyin hava dalgalanmaya başlayınca denizden çıkmak zorunda kalınca canım' sıkılırdı. Bu çalışmalarımda ana amaç belki para değildi ama yapılan işin bir kazanç da getirmesi fena sayılmazdı. Denizde bir elimde çapa diğer elimde bir ağ torba ve gözlükle yüzerek yaptığımız bu toplama avcılıkta her çapa vuruşta çıkan canlı için ayrı ve gizli bir heyecan ve zevk duyardım. Bu kişilerinde bu duyguları hissettiklerini sanıyorum. Belki bir rulet masasında çarkın beklediğin numarada durması gibi, ama burada kaybetmek yok. Daima kazanma ihtimali var. Neyse inşallah bu duygular ile çalışıyorlardır. Yoksa işleri çok zor. Tıpkı balıkçılık gibi. Balıkçılık esasta çok zor ve yorucu bir meslektir. Fakat balıkçılık aşkı var ise insan uykusuz da kalsa yorgun da düşse mutludur. Bu duygu yok ise, sadece para için yapılan balıkçılık gerçekten çok zordur.


         Saat 9.45 ve 3 saate yakındır yol alıyoruz. Şoförümüzün sakin bir şekilde kullandığı arabamız yeni ve çok temiz. Devamlı düzlüklerde gidiyoruz. Ne sağda ne solda, uzaklarda bile dağ gözükmüyor. Hindistan'ın bu bölümü çok düz. Göz görebildiğince ovalar uzanıyor.


         Altı saat süren bir yolculuktan sonra ilk ziyaret ettiğimiz yer Sikandra idi. Çok muazzam yapılı bir giriş kapısından sonra 400 dekar dolayında çok geniş olan bir bahçeye giriliyor. Kapının tam karşısında yine çok muhteşem bir yapı var. İnsana bir cami veya bir ibadet yeri hissini veriyor. Fakat burası bir İslam mezarıymış. Binaya girişten sonra 100 m. kadar loş bir koridorda ilerleniyor. Bu koridorun sonunda mezar bulunuyor. Türbe içi gibi olan bu kısmın hemen hemen her tarafı kapalı. Karanlık bir yer olduğundan insanda garip bir ürperti oluşuyor. Bina dış görünüş olarak tamamıyla bir harika ve sanat eseriyken iç kısmının bu kadar gizemli olması yapının bir özelliği olsa gerek. Duvarlardaki işlemelerde her türlü kültürün, budha, hindu ve islami kültürün izleri var. Binayı çevreleyen geniş bahçede pek çok maymun vardı. Bir tanesine elimle ekmek verirken bir diğeri sırtıma sıçrayıverdi. Biraz ürker gibi oldumsa da bu samimi davranışa hemen alıştım. Maymun iri bir tip gibi görünmesine rağmen çok hafifti. Sırtımda nerede ise hiç bir ağırlık hissi oluşturmuyordu. Bu yapılarından dolayı ağaçtan ağaca kolayca zıplayabiliyorlar diye düşündüm. Bu anıt mezarda yatan kişi 1555-1603 yılları arasında yaşamış. Bu yer’ The tomb of Akaba' olarakta tanınıyor.


         Öğleyin çok güzel bir otelin lokantasında yemek yedik. Hindistan' da, özellikle iki yıldızlıdan sonra oteller çok temiz ve güzel. Yemekte tavuk biryani yedim. Benim için tek kusuru biraz fazla tuzlu oluşuydu. Lezzeti çok güzeldi. Masamda otobüsteki mihmandarımız oturuyordu. Yemek süresince sohbet ettik. İsviçre' de çalışır iken bir kaç kez İstanbul’u ziyaret etmiş. Türkiye' deki meyvaların bolluğu ve lezzetlerini hayranlıkla anlatıyordu.


        Yemekten sonra hareket ettik ve Taç Mahal’e doğru ilerliyoruz. Mihmandarımız mikrofon ile birşeyler anlatıyor ama pek anlaşılmıyor. Garip bir duygu içerisindeyim. Dünyanın en büyük eserlerinden ve dünyanın yedi harikasından biri sayılan bir yeri ziyaret edeceğim. Yol üzerinde pek çok güzel oteller inşa etmişler. Bu oteller etrafında pek çok lokanta ve turistik eşya satan dükkanlar oluşmuş. Buralarda durup uzun uzun gezmek lazım ama grup gezileri olunca insan bu isteklerini pek yerine getiremiyor. Bu nedenle de insan bağımlı olduğu için oldum olası grup gezilerini pek sevmem. Şu an serbest geziyor olsaydım otobüsü durdurur iner, bir iki saat gezer başka bir otobüs ile yoluma devam edebilirdim. Bu tür serbest gezileri daima tercih ederim. Başkalarına bağımlı kalma zorunda kalmazsın. Agra ve Taç mahal denilen yerleri gezdikten sonra bizi bu türden bir satış yerine götüreceklerini söylediler. Agra, Taç mahalden biraz uzakta ve gerçekten Taç mahal kadar güzel olan tarihi bir yer. Yollarda çok sayıda manda gördüm. Bol yağmur nedeni ile bu canlıların yaşayabileceği çok rahat bir ortam oluşmuş. Beslenme dertleri olmasa gerek. Hindistan' da vejetaryenler et yemedikleri için süt ve yumurta çok önemli gıda maddeleridir. Çevrede oldukça bakımlı ve verimli oldukları izlenimi veren sebze bahçeleri uzanıyor. Bu ara bir deve sürüsü görüyorum. Tüyleri neredeyse beyaz gibi. Bizdeki deve renginden biraz farklı oldukları için ilgimi çekiyor. Bazı kadınlar mandaları yıkıyorlardı. Pırıl pırıl yıkamışlar ama biraz sonra yine çamur göletline uzanacaklardı. Karşıda Taç Mahal bütün haşmeti ile görünüyor artık. Mihmandarımız satıcıların fiyatlarına aldanmayın, dikkatli olun, kimseye kanmayın diye uyarıyordu. Buraları başka yerlere benzemez, resim çektirmek için de' kameranızı kimseye vermeyin kapıp kaçarlar ve kimse de yakalayamaz diye uyarıyordu. Burada bir saat kalacağız. Arada fırsat bulursam duygularımı yazarım diye defterimi de yanıma alıyorum.


         Taç Mahal Beyaz mermerden yapılmış çok güzel bir yapı. Gerçekten dünyanın yedi harikasından biri olmaya hak etmiş bir bina. Binanın giriş kısmının önünde çok uzun bir havuz var. Her iki tarafı ağaçlar ile kaplı ve nefis bir park haline getirmişler. Yüzlerce kişi tarafından ziyaret ediliyor. Bu muhteşem binanın iki kişinin mezarı olarak inşa edildiğine inanmak oldukça zor. Bina içinde iki tane mezar var. Özellikle mezarları çeviren oyma işlemeli mermerler gerçekten bir sanat eseri. Bu kısımda ziyaret edilen mezarlar gerçek değilmiş. Esas mezarlar bu yerin takriben 8-10 m. altında. Bu kısma bir merdiven ile iniliyor. Çok sıcaktı. Buradaki mezarlar da yukarıdaki ile aynı boyuttaydı. Esas mezara inen yol ve diğer pek çok yerde çok nefis duvar işlemeleri var. Eskiden alttaki mezar altın ile kaplıymış ve fakat hırsızlık korkusu ile kaldırılmış. Bu binada her yer mermerden yapılmış ve gerçekten insanın bir başka yerde göremeyeceği çok güzel bir yapı. İçeriye ayakkabılar çıkarılarak giriliyor. Etraf ve çevrenin bakımı çok güzel.

 

        Taç Mahal'in acıklı bir hikayesi var. Tae mahal İran soyundan gelen bir ailenin kızı olup esas ismi Mumtaz Mahal’dır. Çok iyi bir eğitim gören ve zamanının çok güzel bir kızı olan Mumtaz Mahal genç kız olarak olgunlaştığında prenses, Şah Jahan'a aşık olur. Her ne kadar prensin babası ilk başta bu evliliğe yanaşmaz ise de, bir süre sonra, baba şah razı olur ve evlenirler. Mumtaz Mahal prensin ikinci karısı ise de, aralarındaki bağ çok derindir ve bu durum ilk eşini kıskandırmaktadır. Şahın ilk karısı bütün devlet işlerine karışmak istemesine rağmen Mumtaz Mahal devlet işlerine karışmamakta, bütün sevgi ve ilgisini kocasına vermektedir. Bu nedenle halk tarafından da çok sevilmektedir. Evlendikten iki yıl sonra kocası ile Devan denilen bölgeye bir seyahate çıkarlar ve burada Mumtaz Mahal bir kız çocuğu dünyaya getirir ama, doğumdan sonra hastalanır. Öleceğini anlayan Mumtaz Mahal kocasına çeşitli vasiyetlerde ve hatta kendisi öldükten sonra evlenmesini bile ister ve kısa bir süre sonra da ölür. Ani gelen bu ölüm karşısında şah çok hüzünlenir. Bütün ülkede bir yas hakim olur. Şah iki yıl süre ile hiç bir tören ve eğlencelere katılmaz. Saçları bir mecnun olarak kısa sürede kırçıllaşır. Güçten düşer ve her cuma karısının mezarına giderek gözleri kızarıncaya kadar gözyaşı döker. Bu hüzün sonunda karısını ölümsüzleştirmek isteyen şah, karısı için Taç Mahal'i inşa ettirmeye karar verir. Bunun üzerine o zamanlar dünyanın en iyi ustaları çağrılır. Bu ustalar arasında Türkiye’den bile (Muhammed İsa Efendi, Satfar Han, İsmail Efendi) ustaların gittiği kaydediliyor. Neticede 20.000 işçinin devamlı çalışması ile 12 yılda Taç Mahal, dünyanın en güzel eserlerinden biri olarak inşa edilir ve şu an benim de gezme fırsatı bulduğum dünyanın yedi harikasından biri, bu güzel eser ortaya çıkar.


        Agra şehrinde bir satış yerinde durduk. Bir saat mola verecekler. Dükkanı 5-6 dakikada süratle gezerek fırsattan istifade Agra şehrinde bir tur atayım dedim. Hemen 3 tekerlekli bir motosikletliyi durdurdum. Beni şehrin içerisinde yarım saat bir tur yaptırmasını ve yarım saat sonra bu yere geri dönmem gerektiğini belirttim. Düşündüğümden az bir para isteyince tamam dedim ve diğer yolculuk arkadaşları dükkanlarda gezinirken ben Agra sokaklarını dolaşıyorum. Yine diğer Hint şehirleri gibi. Yolda bu güne kadar görmediğim şekilde güçlü motosikletten oluşturulmuş yük motorlarını dolmuş haline getirmişler. 7-8 kişi taşıyan bu üç tekerlekli dolmuşlar ile Taç Mahal' e yerli turist taşıyorlar. Bu tür vasıtayı ilk kez burada görüyorum. Yolarda inekler yine serbest olarak dolaşıyor. Bu serbestliği Hintlilerin hoş görülü davranışlarına bağlıyorum. Örneğin Taç Mahal bir Müslüman mezarı. Fakat Hintliler titizlikle bizim diye koruyorlar ve bu yapı ile gurur duyuyorlar. Binlerce Hindu inanışlı Hintli ziyaret ediyor. Yarım saat içinde satış yerine dönüyor ve arabamız hareket ediyor. Bu kez Agra' da Agra Fort denilen yere gidiyoruz. Çok büyük bir kale. Aynen Delhi'de olduğu gibi kırmızı taştan örülmüş bir yapı. Mihmandarımız dünyanın en sağlam kalelerinden bir olduğunu açıklıyor. Taç Mahal gibi Jamune nehri kenarında kurulmuş. Bu gezilerden sonra aynı yollardan geriye dönüyoruz.


         19.9.90. Dünkü geziden yorgun olduğum için bu gün biraz dinlenmek istiyorum. Bu nedenle otelden akşama doğru çıktım ve DKnorak caddesi üzerindeki mağazaları dolaştım. Diğer gün ise dinlenmiş olarak sabah erken kalktım ve kahva1tıdan sonra otelden ayrıldım. Amacım Kemal Atatürk ismi verilmiş olan caddeye gitmek. Yolda bir üç tekerlekli durdurdum ve Kemal Atatürk caddesine kaç paraya götüreceğini sordum. 35 rupi deyince hiç bir şey söylemeden yürüdüm. Söylediği fiyat buraya göre çok pahalıydı. Benim için önemsizdi ama bir turisti kazıklamaya çalışmamalı diyerek binmek istemedim. Israrla kaç para vereceksin diye beni takip ederken bir taksi durdurdum ve taksimetreyi açmasını rica ettim. Aklımca fazla para isteyen 3 tekerleklinin şoförüne bir ders vermiştim. Bu taksi ile Kemal Atatürk caddesini bulmamız biraz zor oldu ama neticede ulaştık. Kemal Atatürk caddesi yazan tabelanın resmini yakından çektim. Bir de tabelanın yanında bir hatıra fotoğrafı çektirmek istiyorum. Yol oldukça geniş. Trafik de yoğun sayılır. Gerçekten güzel bir caddeye isim vermişler. Bu tür kadirşinaslıklar insana zevk veriyor. Yalnız yoldan yaya olarak geçen insan yok gibi. Neyse bir Hintliye rica ettim. Dedim ki ben tabelanın yanına gideceğim benim resmimi çeker misin ve basacağı düğmeyi açıkladım. Evet dedi ama ben daha tabelanın yanına gitmeden makinanın çıt sesini duydum. Ben daha yerimi almadan düğmeye basmıştı ve tebessüm ediyordu. Al makinanı resmini çekemedim gibi mahcupça tebessüm ediyordu. Zararı yok demeye çalışarak ikinci denemeyi yaptık. Neyse resmimi çekti •ama bilmiyorum artık nasıl çıktı. Bu caddede biraz yürüdüm. Yakınında çok büyük oteller var. Ayrıca yol üzerinde Jokey kulübü, jimnastik kulübü gibi sosyal yerler mevcuttu. Bu görüntüler ve bu caddedeki nizam bir çok Avrupa ülkesinden daha ileriydi. Buradan Sagdacjang tomb denilen türbeye gittim. Taç Mahal tipinde Mermer işçilik açısından güzel bir örnek. Moğollar tarafından inşa edilmiş en son türbelerden biriymiş ve bu mezar da iki katlıydı.


         Delhi’de bu mezar gibi daha pek çok İslam mezarı varmış. Yalnız Hindistan'daki bu tür türbeler bizdeki türbelerden çok daha büyük boyutlarda inşa edilmişler. Bunlardan iki tanesine daha gittim. Artık birbirlerine benzer yapılar oldukları için Delhi rehberinde bir çoğu hakkında gidilmelidir yazılmasına rağmen daha fazlasına gitme ve ziyaret etme imkanı bulamadım. Bu konuda en ünlüleri olarak Altamash, alauddin, Kamali ve Jamali, Sultan Ghori, Chiasddin, Tughlak, Nizamettin, Humayıııı ve İsa Khan gibi isimleri Delhi hakkındaki kitaptan öğreniyorum.


        Bu ziyaretlerden sonra Loal Colony ve Central Market denilen pazar yerlerine gittim. Bu yerlerin turistler için ilginç bir yönleri yok. Bu nedenle buralarda pek turist de yok. Daha ziyade yerli halk için çalışan pazar yerleri. Bu nedenle benim ilgi mi daha çok çekiyor. Amacım biraz da papağan satan bir dükkan bulmak ve papağan satışları hakkında bilgi sahibi olmak. Kuş satışı yapılan bir yerde papağan satışının yasak olduğunu, özellikle doğadan yakalanmış canlı papağan satışının kesinlikle yasak olduğunu belirttiler. Doğru bir karardı. Bu pazarlarda ilk kez Hindistan' da karpuz gördüm. Esas mevsimi erken yaz ayları olduğu için güneyde hiç yoktu. Fiyatını sordum 1 kg.'ı 10 rupi idi ve bu ülkenin hayat şartlarına göre çok yüksek bir fiyattı. Öğlen yemeği için otele döndüm. Çünkü yemek için en iyi yer yine de oteldeki restorandı. 5-6 dolar arası bir fiyatla açık büfe lokantada çok iyi kalite ve tada sahip yemek yiyebiliyordum. Yemeklerde çok güzel ve lezzetli tatlılar sunuyorlardı. Dün akşam değişiklik olsun diye, yine otelimizde bulunan Çin lokantasında yemek yiyeyim dedim. Bu kısımda canlı müzik de bulunuyordu. İki gitarcı ile bir davulcu gayet güzel bir müzik yapıyorlardı ama, ne yazık ki burada hiç bir müşteri yoktu. Bu kadar iyi müzik yapılan ve güzel döşenmiş salonda benden başka hiç bir müşterinin bulunmaması sıkıcı bir konu. Neyse saat gecenin 9'u olmasına rağmen tek başıma oturuyorum. Biraz sonra bir kişi ve turist bir aile gelince salonun boşluğu biraz azaldı gibi geldi. Delhi'de veya Hindistan'da bizdeki gibi gece kulüpleri ve barlar yok. Var ise de sadece bir kaç ünlü otelde var olduğunu söylediler. Lokantamız kuru ve sönük bir ortam Yalnız bu kısımda müzik olduğu için fiyatlar açık büfeli lokantadan neredeyse iki misli daha pahalıydı, ama; yine de bize göre ucuz sayılırdı. Bana getirilen Çin işi tavuk çok tuzlu olmasına rağmen lezzetli sayılırdı. Neyse diğer konularda pek memnun kalmadımsa da bir değişiklikti ve bu otelde yemek sorunum olmadığı için memnunum.


         Bugün niyetim Delhi üniversitesini ziyaret etmekti ama anlaşılıyor ki mümkün olmayacak. Dün bir öğrenci kendini yakmış ama kurtardılar. Durumu ciddiymiş. Bu olay nedeniyle tüm üniversiteler tatil edilmişti. Olayları hükümet önlemeye çalışıyor. Neyse ki, Hindistan' da bu gibi olaylar yerinde kalıyor. Diğer yerlerde hayat normal şekilde devam ediyor. Herkes kendi derdinde.


        Gece 9.30 haberlerini dinledim. Haberlerin çoğunluğunu Irak'ın Kuveyt'i işgali konusu teşkil ediyor. Bu güne kadar, 80.000 kişiyi uçakla, Ürdün'den Hindistan'a taşımışlar. ABD Irak'a hava ambargosu koydurmaya çalışıyormuş v. s. Bir aydır buradayım. Televizyonda Türkiye ile ilgili hiç haber geçmedi. Sadece bir ara körfez krizi nedeniyle zarar gören ülkelere yardım edileceği ve en çok zarar gören bu 3 ülkeden birinin Türkiye olduğu belirtiliyordu.


        Bu sabah saat 7' de uyandım. Niyetim bana burs veren resmi daireye gitmekti. Fakat kuvvetli bir yağmur başlayınca ancak saat 10' da otelden ayrılabildim. Burada üniversite bölümüne giderek gezimi tamamladığımı ve pazartesi günü ayrılacağımı ve teşekkürlerimi bildirdim. Buradan (Jama Mascit) lama camisine gittim. Yağmur hafif hafif yağıyordu. İyi ki şemsiyem yanımdaydı. Camiyi gezdikten sonra çevresindeki yerleri dolaştım. Caminin bulunduğu bölge gerçekten tam bir Hindistan örneğiydi. Otelimin bulunduğu modern Delhi'den artık apayrı bir bölgede bulunuyorum. Bu muhite tren istasyonu ve Red Ford denilen bölge yakın olduğu için tam bir renk cümbüşü vardı. Her tipten insan ve görüntü mevcut. Bir ara kendimi tavuk, balık ve et pazarlayan bir yerde buldum. Herşey açıkta. Yağmur da yağıyor. Eğer otel de yediğim tavuklar buradan geliyor ise vay halimize. Zaten başka yerden gelme ihtimali de az. Neyse, göz görmeyince gönül katlanır diyorum. Güvercin ve muhabbet kuşu satan bir dükkana girdim. Papağan var mı diye sordum. Bir tane var dedi. İçeriden getirdiler. Gerçekten iri yapılı çok güzel bir kuştu. Elime tutuşturdular. Gözlerime çok güzel bakıyordu. Fiyatının 700 rupi (35 $) olduğunu söylediler. Satın almayı çok isterdim ama götürme imkanım yok. Yine papağana benzeyen ve fakat biraz daha küçük yapılı olan çok güzel kuşlar vardı. Bunların fiyatları çok ucuzdu. Neredeyse ı dolara alınabilirdi. Götürmek istiyorum ama uçakla götürme konusu beni düşündürüyor.
Red Fort denilen yerde çok büyük gösteri yerleri kurulmuş. Bu yerleri bir çeşit açık sirkler olarak kabul etmek de mümkün. Bu ara karnı m da çok acıktı ve fakat bu muhitlerde arzu edebileceğim bir lokanta bulmakta zor. Biraz da başım ağrıyor. Bu nedenle daha önceden öğrendiğim puri pişirilen yerden iki tane satın aldım. Puriyi, bizdeki pideye benzeyen ve küçük saçlarda pişirilerek taze tüketilen bir ekmek çeşidi olarak tarif edebilirim. Bu puri ile birlikte pidenin içine bir yemek koyarak veriyorlar ama yemeğin içeriğini bilmediğim için almak istemedim. Satıcıdan sadece pide isteyince kızar gibi oldu. Ben yemeğin de parasını vereceğim, sadece pideyi isterim deyince gönülsüzce satış yaptı. Bu hareketim belki doğru değildi ama midemin şu an kaldırmayacağı bir şeyi de yemek istemezdim. Puri denilen pide tek başına olsa da bana çok lezzetli geldi. Hele çok taze olması insanın iştahını kabartıyordu. Yollarda bu sade pidemi yiyerek yoğun kalabalık arasında ilerliyorum. Şu an gerçekten bizlerin yaşamından farklı bana seyahat zevki veren bir ortamda geziyorum. Şu an tam Hindistan'dayım diyorum. Bu satırları sokağa taşan bir kahvehanede yazıyorum. Hem yoldan geçenleri seyrediyorum, hem de bu satırları karalıyorum. Gerçekten kaynayan bir kahve getirdiler. İçimi ısıttı. Etraf biraz eskice de olsa aldırmıyorum. Pişmiş pide ve kaynamış kahve ile bir mikrop tehlikesi olmadığını biliyorum. Bu kahvehanede bu yabancının ne işi var gibi bana yadırgayarak veya merakla bakanlara aldırmıyorum. Artık eskisi kadar da çekinmiyorum. Biraz alıştım her halde. Bu insanları da seviyorum. Devamlı nazik ve kibarlar. Bu ara yağmur altında gezdiğim için çoraplarım bile ıslanmış. Sıcak kahve çok iyi geldi. Bir tane daha istiyorum. Bulunduğum yer aynı zamanda Çin lokantası olduğunu yazıyor ama şu sıra pek yemek yiyen yok. Bu ara lokanta olarak pek müşteri olmadığı için uzun süre oturmamın dükkan sahibini rahatsız etmeyeceğini düşünüyorum. Yağmur da dindi sayılır. Kahvemi bitirip dükkandan ayrılıyorum. Yollar yine kalabalık. Üç tekerlekli motosikletler, bisikletler, yayalar arabalar devamlı bir insan seli akıyor. İnsanların yarısı sırılsıklam. Şemsiyeleri de yok. Hava sıcaklığı 30 derece dolaylarında olsa gerek. Islak yaşamaya alışmışlar ve hayat devam ediyor.


         Buradan eski Delhi'nin ve bölgenin önemli bir pazarı olan Chandy Chowk bölgesine ve oradan tren istasyonuna giderek dükkanları dolaştım. Amacım bir şey almak değil, hayatı öğrenmek. Bu pazarlarda her türlü insan tipini görebiliyorsunuz. Hindistan’ın her bölgesinden gelen çeşitli portre tiplerini izlemek ilginç oluyor. Bizdeki işportacılar gibi kurdukları küçük tezgahlarda ekmeğini çıkarmak isteyen yüzlerce insan. Yollarda tuvaletler var. Yol üzerinde duvarlara pisuvarlar konulmuş ve ihtiyacı olan yola sırtını dönerek buralarda ihtiyacını gideriyor. Böyle umumi tuvaletler açıkta olunca vatandaşların herhangi bir yerde arkalarını dönerek ihtiyaçlarını gidermenin normal bir alışkanlık olduğu anlaşılıyor. Bir dükkanda yeni açılış nedeni ile olsa gerek kokteyl tipi bir açılış töreni yapılıyor. Dükkandan Hint müziği ve tamtam sesleri geliyor. Bu tür müzik insanı çok etkiliyor. Dükkana yanaştığımda bu güzel ve etkili müziği yapanların kadın kılığına girmiş erkek müzisyenler olduğunu görüyorum. Meslekleri icabı bazı Hintli müzisyenler bu şekilde kadın kılığında gösteri yaparlarmış. Delhi'nin bu muhitinde insanların çektiği üç tekerlekli bisikletlerden yüzlercesi var. Harıl harıl insan gücü ile insan taşıyorlar. Bu muhit modern Delhi' den çok farklı. Genel olarak Hindistan' da modern dünyada olan her şey var. Fakat sanırım esas Hindistan'ın ilginç yönü burada. Bu pazarlarda Avrupa’da olan her şey var olduğu gibi, modern dünyada göremediğimiz pek çok görüntü var. Sokaklarda meyvaların her türlüsü pazarlanıyor. Yol üzerinde hemen alınıp yenilmesi için pek çoğunun kabuklarını soymuşlar. Ananaslar, hindistan cevizleri, salatalık ve acurlar dikkatimi çekiyor. Hepsi çok taze. Küpür, küpür. Fakat satın alıp yemeye çekiniyorum. Çünkü açıkta ve soyulmuş olan bu meyvaların kurumaması için satıcılar bir kovadan devamlı olarak bu meyvaları ıslatıyorlar. Bu suların temizliği konusunda çok şüpheliyim. Biraz daha temizliğe riayet edebilseler çok iyi olacak diyorum. Ama bizim ülkede de tren yolu civarındaki lokantaların temizliği de tartışılır. Buralarda da yemek yiyemem. Bu ülkenin hayatı buydu: Bu davranışlar onlara göre normaldi. Türkiye'de de pek çok davranışımızın yabancılara garip geldiğini de biliyorum. İnsan dışarıdan bakınca farklılıkları daha kolay görüyor. Burada modern ve eski dünya içiçeydi. Burada ilginç manzaralar gördüm. Ayrı bir dünyada yaşadım. İyisiyle, kötüsüyle bu satırları yorulup oturduğum bir otobüs durağında yazıyorum. Önümden midibüs diyebileceğim büyüklükte vasıtalar geçiyor ve müşteri almak için bağırıyorlar. Bu bağırmalar bizdeki kadar bağırma şeklinde değil. Biraz daha kibarca ve sakince. Bu şehir içi vasıtalar çok ucuz. Yolculardan 1.5 rupi yaklaşık 250 TL alıyorlar. Bu fiyat bize göre çok ucuz, Hintliler için de ucuz sayılır. Şu sıra ben buraya gelmezden önce İzmir' de otobüs fiyatlarına zam yapılmıştı. Türkiye'deki belediyenin bu aşırı sayılabilecek fiyat artışlarına hak veremiyorum. Belediyelerin yaptığı bu taşımacılık bir kar amacı olarak değil bir amme hizmeti olarak yapıldığı söylenir ama acaba böyle midir. Şişmiş kadroların maaşlarını ödemek için devletçiliğin kötü örnekleri uygulanır ve bu sistem savunulur. İzmir' de dolmuşçular 600 TL'sına yolcu taşımaya razı oldukları halde İzmir belediyesi otobüs fiyatlarını 1000 TL'ye çıkarınca halk oldukça tepki gösterdi ama, belediye rekabet edebilsinler diye dolmuşların ücretlerini de 1200 TL'ye çıkarmıştı. Bunun halkçılıkla ne ilişkisi var anlamak da zordu. İşçilere verilen çok hesapsız maaşların halktan haksız yere toplanmasının bir yoluydu. İnşallah uzun süre bu fiyatlar artmaz da vatandaş rahat eder. Bu fiyat artışı ile dolmuşçular bayram yapmıştı. Mesafeleri genelde kısa olan İzmir için bu fiyatlar çok yüksek.


         Öğleden sonra yine aynı bölgelerde dolaştım. Önce İzmir' deki bit pazarına benzeyen fakat yüzlerce küçük dükkanın bulunduğu bir pazar yerini gezdim. Buradaki dükkanların çoğunluğu radyo, saat vs. gibi elektronik malzemeler pazarlıyordu. Buralarda ne ararsan var. Daha sonra, İzmir' de Kemeraltı bölgesine benzer ve çok ilgi çekici dükkanların bulunduğu ara sokaklardaki pazar yerlerini dolaştım. Buralarda o kadar çok dükkan var ki anlatmak oldukça zor. Ara sokaklar küçük küçük, rengarenk kumaşların ve yerli giysilerin satıldığı dükkanlarla dolu. Hele bazı sokaklar var ki buraları tam bir renk cümbüşü. Sanırım düğünlerde ve çeşitli törenlerde giyilen kıyafetler için gerekli çeşitli sırma boncuk ve aksesuarlar pazarlıyorlardı. Burası Delhi'de bir pazar olmakla beraber tüm Hindistan' dan gelen insanlara hitap ettiği için satılan malzemelerin zenginliği ve çeşitliliği de insanı bir başka hayal dünyasına sürüklüyor.


        Bir ara bando sesi duydum. Ana caddeye doğru yürüyünce büyük bir konvoyun gelmekte olduğunu gördüm. Bu gün şanslıyım diyorum. Şu an Delhi'nin başka bir yerinde olsaydım benim için çok ilginç olan bu konvoyu göremeyecektim. Yol kenarları konvoyu merakla bekleyen insanlar özellikle çocuklar ile doluydu. Konvoyda sıra ile filler geçiyordu. Bir çok arabada çeşitli şekillerde rengarenk olarak donatılmıştı. Fillere ilgi gösterdiğimi görünce, bir filin üzerindeki esmer bir genç çok iri bir filin üzerinden gel bindireyim diye ısrarla işaret ediyordu. Nerede ise koca fili önümde çöktürecek. Israrla olmaz diyorum. Çünkü üzerimde külliyetli miktarda para olduğu gibi fotoğraf makinam ve satın aldığım bazı malzemeler var.


        Binerken veya inerken düşersem ne olur diyorum ama bu fırsatı da değerlendiremediğim için üzülmüyor da değilim. Neyse filin hortumu ile nefis bir s harfi yaparak selam verdiler. İri filin hortumuna elimle para sıkıştırdım. Hemen sırtındaki sahibine iletti. Yine bir grup çalgıcı geçiyordu. Bunların resmini çekiyordum ki o anda bir tamtamcı gruptan ayrılarak süratle önüme geldi ve olanca gücü ile tamtamını çalmaya başladı. Herkes bana bakıyor. Onun da bahşişini verdim, centilmence uzaklaştı ve süratle yerini aldı. Önümüzden 15-20 kadar donatılmış vasıta geçti. Her arabanın üzerinde çeşitli giysiler giymiş insanlar vardı. Kimisi kılınçlı, kimisi büyük bıyıklı, bazıları kadın elbiseleri giymişlerdi. Çeşit çeşit, renk renk ve tip tip insanlar. Hepsini merakla seyrettim. Her arabanın önünde de bazılarında sayısı 50'ye kadar çıkan bando takımları vardı. Her takımın çaldığı müzik itibarı ile farklılıklar vardı.  Törendeki fillerin, gördüğüm sirklere mi ait olduğunu veya başka bir yere mi ait olduklarını anlayamadım. Ama benim için sürprizlerle dolu manzaralardı bunlar. Bu töreni izledikten sonra tekrar otel muhitime geldim. Bu bölgelerin artık benim için bir ilginçliği kalmamıştı. Demek ki Delhi' de iki ayrı dünya vardı. Delhi'ye gelenler eski Delhi'yi görmeden giderlerse Hindistan'ı gezdim dememeli. Zaten Avrupa tipi binalar her yerde var. Buradaki telaşlı hayatı dünyanın başka yerlerinde görmek zor sanırım. Yüzlere yaklaşan farklı bölgelerin insanları bu kalabalık yerlerde birbirlerine aldırmadan saygıyla yaşıyorlar. Arada politik grup mücadeleleri oluyor ama, nüfusu milyara yaklaşan bu ülkede bu olayları normal karşılamak gerekiyor. Bu gün oldukça dolu yaşadım. Otele döndüm ve lüks sayılabilecek yemeğimi yedikten sonra odama çekildim.
Önümden bir bayram şeklinde geçen bu günkü gördüklerimden sonra çocukluğumda yaşadığım bayramlar aklıma geldi. Bugünkü törenlerde de geçen konvoylara en heyecanla bakanlar yine çocuklardı. Sanırım çocukluğumda bizlerin bayramlarda duydukları duyguları yaşıyorlardı.

 

         Sabahleyin kalkınca önce müzeye gitmeyi düşündüm. Fakat dünden biraz yorgun olduğumdan saat 11’e doğru otelden ayrıldım. Etrafta biraz dolaştıktan sonra da geri döndüm. Akşamüzerleri İndian Gate denilen yerin çok kalabalık ve güneş batarken çok güzel bir akşam grubu görüntüsü olduğunu duymuştum. Burada Hükümet binası da bulunuyordu. Bu binanın tam karşısında 2 km kadar çok geniş bir yol yapmışlar ve bu yolun iki tarafında çok geniş park alanları bırakmışlar. Yemyeşil çimenler ile kaplı olan bu parkta bir yere oturdum. Hafif bir rüzgar ve çok güzel dinlendirici bir hava var. Bu gün Delhi' de en düşük hava sıcaklığı gece 24 "C, gündüz ise 29°C olacakmış. Hindistan'a ilk geldiğim günlerdeki ürkütücü sıcaklar yok. Bulunduğum yerlerde de sivrisinek bulunmadığından çok rahatım. Bu tür gezilerde en çok korktuğum konu sivrisinekler. Buralarda bu konuda rahatım iyi sayılır. Çimenler ve ağaçlar arasında pek çok sincap dolaşıyor. Hindistan' da her yerde bol miktarda sincap görülüyor. İnsanlarla neredeyse dost olmuşlar. Evcil hayvan gibi, çok yaklaşılmadığı taktirde, insanlardan pek kaçmıyorlar. Doğaya bir canlılık ve hareket veriyorlar. Etrafta sincaplara zarar verebilecek pek canlı da görülmüyor. Dikkat ettim, Hindistan' da bizdekinin tam tersine sokaklarda hiç kedi yok. Varsa da herhalde ben göremedim. Sadece bir kez Coimbatura' da otelde gördüm. Köpek ise bir kaç yerde mevcuttu. Çoğunluğu da küçük yapılıydılar. Kedi ve köpekler olmayınca ve ürkütmeyince sincaplar rahat yaşıyorlar diye düşündüm. Dikkat ettim, sincaplar çimenlerin yeşil filizlerini yiyorlar. Hindistan'da ot bol olduğuna göre yiyecek sıkıntıları da yok sayılır. Burada gerçekten insana güzel duygular veren akşam grubunu seyrettikten sonra, ortalık kararmaya başladığından, ilk kez gece Delhi'yi gezmeyi düşündüm. Bu amaçla dün bir çok çadırın kurulduğu, basit bir fuar görünümünde olan Red Port' a gittim. Binlerce sandalyenin yerleştirilmiş olduğu bahçede saat 8' den 11'e kadar eğlence var diyorlar ama ne tip bir program olduğu hakkında hiç bir bildiri yoktu. Bahçenin girişinde çok büyük kale kapısı gibi bezden yapılmış giriş kapısı dikkat çekiyordu. Birisine programda ne var diye sordum, birşeyler anlattı ama anlayamadım. Bu bahçeye giren herkesi polisler kontrol ediyordu. Baktım bu kontroller göstermelik değil çok ciddi olarak yapılıyordu. Pek çok etnik grubun bulunduğu ve bu grupları çatıştırmak isteyenlerin var olduğu bir ülkede bana ters gelse de bu ciddi tutuma hak veriyorum. Etrafta oldukça fazla sayıda polis var. Köşe başlarına ve her 50 metrede bir kum torbalar yerleştirmişler. Belli ki önemli boyutlarda tedbirler alıyorlar. Ayrıca, her iki gösteri meydanında da birer ilk yardım köşesi kurmuşlar. 5-6 bin kişilik olduğunu tahmin ettiğim bu gösteri yerlerinde acil müdahale tedbirleri en iyi şekilde alınmış durumda. Yoksa benim bilemeyeceğim bazı olayların olma ihtimali nedeniyle mi? bu kadar önlemler alınıyor tabii ki bilemiyorum. Bir süre kalabalıkta dolaştım. Fakat saat 20'ye kadar bekleyip ne olduğunu bilmediğim, üstelik gece yarısı böyle kalabalık bir ortamda tek yabancı turist olarak kalmama gerek olmadığını düşünerek buradan ayrıldım ve otelime döndüm. Otelimizin alt katında Kuveyt hava yolarının bürosu var. İçim burkuluyor. Şu an için yok olmuş bir ülke. Şansları açık olsun.


         Bugün pazar. Yarın Hindistan'dan ayrılacağım. Daha önce bir kaç yerde hayvan at bahçesi gezmiş olduğum için Delhi hayvanat bahçesini gezmeyi pek düşünmemiştim. Fakat zamanım olunca gitmeye karar verdim. Gezmeseydim gerçekten büyük kayıp olacakmış. Yeni Delhi' de bütün ölçüleri büyük tutulmuş, yolları çok geniş olan bu park içerisinde pek çok hayvan türü vardı. Ayrıca bahçenin kapladığı alan şimdiye kadar hayatımda gördüğüm hayvanat bahçelerinin en büyüğüydü. Her hayvan türüne ait ayrılmış olan yerler arasında oldukça uzun mesafeler vardı. Hayvanat bahçesi Old Forth denilen eski bir kalenin yanına kurulmuş. Bu kale çok eski bir yapı olup buradaki en eski insan eseri izlerinin 3000 yıl önceye kadar dayandığı belirtiliyor. Şu andaki muazzam kale ise en son 1640 yıllarında inşa edilmiş. İstanbul'daki surlar gibi heybetli olan duvarları kırmızı taştan yapılmış. Çift kubbeli, çok büyük, güzel ve zarif giriş kapıları var. Hayvanat bahçesinin içerisinden geçen küçük bir dere var. Bu su ile küçük adacıklar oluşturmuşlar. Bu adacıklarda çeşitli hayvanlar ve kuşlar barındırıyorlar. Çeşitli su kuşlarını seyrederken Great Indian Horııbill olarak belirtilen büyük bir kuş çok ilgi mi çekti. Çok ilginç bir gaga yapısı var. Daha önce bu kuşu hayatımda hiç görmemiştim. İbiğinin altı beyaz üst kısmı sarıydı. 20-25 cm. uzunluğundaki gagasının üst kısmında takriben 15 x 8 ebatlarında ayrı bir gagası vardı. Burada da sincaplar kuşlara verilen yemlere ortak olmuşlar. O kadar güzel bir oturuş ve yem yiyişleri var ki seyretmeye değer. Burada dünyanın en iri antilopları da ilgi mi çekiyor, oldukça cüsseli bir yapıları var. Etleri çok lezzetli ve yapıları iri olduğundan doğada avcılar tarafından hemen hemen tüketilmiş. Delhi h ayvan at bahçesinde başarı ile yavru üretildiği belirtilerek yok olmasının engellendiği belirtiliyor. Bahçede pek çok gazal, geyik ve karaca türleri mevcuttu. Biraz yürüdükten sonra sessiz ve elektrikle çalışan, arkasında 5-6 küçük vagonu olan bir vasıta gördüm. Meraklıları hayvan at bahçesinde gezdiriyor ve bilet kapıdan alınıyormuş. Şoför tek kişi olduğumu anlayınca, nezaketen, beni yanına oturttu. Bu şansıma çok sevindim. Çünkü şimdi anladığıma göre hayvan at bahçesi yayan gezilecek gibi değildi. Umduğumdan çok geniş bir alana kurulmuştu. Bu vasıta ile pek çok hayvan gruplarını seyrettik. Özellikle papağanların pek çok çeşidi vardı. 14 farklı ırk saydım. Eclectus, Military, Searter, Mavi, Yeşil, Gri, Sarı başlı papağan, Surplus crested, Rare breasted, Madagaskar, cinslerini yazabildiğim papağan ırklarıydı. Gergedanlar, filler ve su aygırları bahçenin en iri hayvanlarıydı. Bir saat kadar bu vasıta ile dolaştıktan sonra çıkış yerine yakın bir yerde indik. Şoföre teşekkür ederek bahşişli para vermek istedim. Kabul etmedi ve sadece bilet parası olarak 2 rupi aldı. Zorla bir paket Türk sigarası verdim. İçmiyorum dedi. Arkadaşlarına verirsin dedim. Koyu gölgeli bir bambu ağacı grubunun altına oturmuş bu satırları yazıyorum. Hayvanat bahçesinin önemli bir canlısı da beyaz kaplandı. 1950 yılına kadar uzun süre hiç bir beyaz kaplan görülmemiş. Bu kaplanların soyunun tükendiği sanılırken bir tane yakalanmış ve bu bahçeye getirmişler. Bu hayvanı bir kahverengi kaplan ile çiftleştirmişler. Bu şekilde doğan 4 yavru renkli doğmuş. Sonra başka çiftleştirmeler ile elde edilen hayvanlar birbirleri ile çiftleştirilince beyaz kaplan üretimi mümkün kılınmış. Şu anda dünyada 60 kadar beyaz kaplan varmış ve bunların 25 tanesi Hindistan'daymış. Timsahlar, krokodiller ve diğer hayvanları seyrettikten sonra hayvanat bahçesinden ayrılıyorum.


         Artık Hindistan yemeklerine biraz alıştım. Bir lokantada yemekli puri yedim. Daha sonra hayvanat bahçesinin yanındaki Old Down kalesini gezdim. Biraz evvel belirttiğim gibi bu eski ve muhteşem kalenin iç kısmı da ilgi çekiciydi. Buradan Humayin türbesine gittim. Delhi' den 5 km kadar uzakta olan bu türbe 1556'da ölen kralları için yapılmış. Mezar Humayun'un karısı ve büyük Akbar'ın annesi olan Han Begun tarafından inşa ettirilmiş. İnşaat 13 yıl sürmüş. Türbede pek çok mezar var. Hümayun'un 2 eşi ve üç kızı da burada gömülü. Mezar taşlarının bir özelliği vardı. Üst köşelerinde belirli sayıda çıkıntı yapılmış. Örneğin, Humayun'un birinci hanımının mezar taşında 3, ikinci hanımının mezar taşında ise 4 çıkıntı vardı. Bu birinci hanımdan 3, ikinci hanımdan ise 4 çocuğu olduğunu belirtiyormuş. Humayun türbesi Old Town denilen yerden çok ihtişamlı görünüyordu. Rivayete göre, Old Tomb kalesinde oturan Kral Humayun, bu yeri, ölümünden önce seçmiş. Diğer türbelerde olduğu gibi gerçek mezarlar üstteki anıt mezardan 15-20 m. daha aşağıda. Buradan Humayun türbesinin hemen yanında olan İsa Han türbesi ve camisini gezdim. Bütün yapılarda Hint, İran ve İslam sanatının izleri var. Buradaki Mihmandar, bazı penceresiz ve karanlık odaları göstererek, bu yerlerin İngilizler tarafından, bazı önemli kişiler ve İngilizlere karşı olan vatanseverler için hapishane olarak kullanıldığını yazıyor. Güzel İngilizce konuşan bu kişi ile bir süre, İngilizlerin Çanakkale'de ve Hindistan' da ne işleri vardı diyerek, bu İngilizlerin buralarda ve dünyanın diğer ülkelerinde yaptıkları sömürgecilik ve insanlık dışı yaklaşımlarını tartıştık ve medeni geçinen bu ülkelerin bizlere insanlık dersi vermeye hakları olmadığı noktasında birleştik. İngilizler bu ülkede çok zulüm yapmışlar. Sömürmüşler. Çocukluğumda hatırlıyorum. 1950'li yıllarda İngilizler tamamıyla Hindistan' dan çekilince büyük olay olmuştu.
Humayun türbesinin arka kapısında yarımşar metre çapında yabani bal arısı yuvaları vardı. Bu arılar ilkbaharda gelirlermiş ve bu mevsimde arılara dikkat edin diye uyarı yazıları vardı. Etraf yemyeşil. Pek çok yerde olduğu gibi çok güzel ve geniş park yerleri yapmışlar. Türbelerin etrafı pek çok tarihi yapı ile doluydu. Bu sürede hepsini gezmeye ve anlamaya imkan yok. Buraları gezdikten sonra Delhi müzesine gittim. Çok güzel bir müze binası inşa etmişler. Müzede 1 milyon yıl önce yaşamış insanların kullanmış olduğu taş devri eserleri ile M.Ö. 4000-5000 yıllarında yapılmış pek çok ilginç eser vardı. M.Ö. ve M.S.ya ait çok güzel eserler sergileniyordu. Bir çoğunu hayranlık ve hayretle izledim. Müzeden otele dönüyorum. O kadar geniş, temiz, yeşil ve modern bir cadde ki böyle bir caddeyi pek çok ülkede göremeyiz. Hindistan'daki diğer görüntüleri hatırlayınca ne kadar büyük bir tezatlar ülkesinde olduğumu daha iyi anlıyorum. Hindistan’ın gizemi de bu değil miydi?


         Saat şu an 18.30. Bu gece saat 3'de Hindistan'dan ayrılacağım. Bugün biraz çarşı pazar dolaştım. Hindistan'daki son günüm. Akşam yemek için odamdan çıkacağım. Otelin lokantası saat 20'de servise başlıyor. Bu gün nedense hiç iştahım yok. Bu nedenle öğleyin de yemek yiyemedim. Sadece bir peynirli sandviç ile meyva suyu içtim. Dışarıya çıktımsa da çevrede pek iyi lokanta olmadığından ve bildiğim iyi lokantalar uzakta olduğundan tekrar otele döndüm. Oda servisine telefon ederek yiyecek bir şeyler ısmarladım. Bu satırları bu bekleme anında yazıyorum. Artık ülkeme döneceğim. İçimde belirsiz bir sabırsızlık var. Belki de bu nedenle iştahım yok. Buraları güzel, ama yine de en güzeli benim memleketim, bizim topraklarımız. bizim insanlarımız. Her yönüyle ülkemi çok özledim. Yurt dışına çıkmayan ülke özleminin ne olduğunu bizler kadar bilemez. Bu bir tutkudur. Sevgidir. Koparılıp atılması zordur. Hele insanın doğduğu topraklar en büyük hasrettir. Başkası bu kasabanın, bu köyün neyini özledin diyebilir. Bilinmez bir sırdır, toprak sevgisi, memleket hasreti. Doğduğun yerlere gidince hayatını hatırlarsın. Eski mutlu ve mutsuz günlerini tekrar yaşarsın. Yaşamını hissedersin. Benim doğum yerim Aydın'ın Karacasu kazası. Türkiye'nin 40 yıldır nüfusu hiç artmayan iki kasabasından birisi. Ben 10 yaşında iken nüfusu 5000 idi. Halen aynı. Yeşil dağların eteğinde kurulmuştur. Ekilecek toprak yok gibidir. Ekmek aslanın ağzındadır. Bu nedenle hep dışarıya göç vardır. Ekmek ve iş için bir çok aile Karacasu'dan ayrılmıştır. Kalanlar aç mı? Hayır. Babaannem dünyada aç mezarı yoktur derdi. Burada kalanlar da kendilerine göre bir gelir buluyorlar. Karacasu' da yaşayanlar da ayrılanlar da bu kasabayı yürekten seviyorlar. Yaylaları benim için hep bir özlemdir. Hele yurt dışında buram buram tüten bir hasrettir. Türkiye’ye dönünce en kısa zamanda Karacasu'ya giderim diye düşünüyorum. Yaylalarına çıkacağım. Söğütlü suyundan su içeceğim. Tanrım nasip ederse babamın ve akrabalarımın mezarlarını ziyaret edeceğim. Bütün hayallerim bu. Tanrıma şükrediyorum. Bu arzularıma ulaştırması için dua ediyorum. Şu an en büyük sığınağım o.
Saat 20'de havaalanında oldum. Zamanım olduğu için iki kitap aldım. Uçağımız tam vaktinde gece saat 2'de geldi.


         Uçağa bindik ve ülkemdeyim.


         Bana bu imkanları verdiği için, önce tanrıma, sonra mesleğime ve Hint Hükümetine şükran borçluyum.


                                    SON