Site açılış tarihi: OCAK 2013
Geçen ayki Günlük ort. ziyaret: ..242 (Mart 2017)
Ay içinde en yüksek ziy sayısı: . .530
Geçen ayki ziyaretçi sayısı: . 9647
Toplam ziyaretçi sayısı: .238504

Diğer Meslekdışı Kitaplar » Beyaz Balık



 

 

 

         BEYAZ BALIK

 

 

       Evvel zaman içinde, Kalbur saman içinde. Deve tellal iken, pire berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, uzak bir devletin gökyüzüne yakın bir köyünde şirin bir kızla ailesi yaşarmış. Bu küçük kız biraz yaramazmış. Hayvanları da çok severmiş. Bu nedenle fırsat buldukça evdeki yemekleri sokaktaki kedilere verir ve bundan çok mutlu olurmuş. Annesi bu duruma bazen hoş görür bazen de kızarmış. İşte o günde böyle olmuş. Küçük kız annesinin pişirdiği yemekteki tüm etleri sokak kedilerine verivermiş. Babası da oduncuymuş. Her gün odun kırar, çok yorulur ve çok acıkırmış. Babası öğlen yemeğine gelince sofraya oturmuşlar ve baba hanım'ına seslenmiş;
       "Haydi hanım yemeği getir de yiyelim" demiş.
       Anne yemeği getirmiş ve babasının  tabağına yemeği koymuş. Küçük kız; babasının kızmaya başladığını anlamış ve usulca yerinden kalkarak dışarıya çıkmaya hazırlanırken annesi sormuş!
       "Nereye gidiyorsun kızım " deyince,
       "Tuvaletim geldi anne" demiş ve Kapıya doğru koşmuş. Yemeğin etlerini kediye verdiğini anlayan annesi kızının arkasından bağırıyormuş
       "Ben sana bu kedilere yemek vereceksen bana sor, ben onları beslerim demedim mi? Neden böyle yapıyorsun kızım" diye bağırıyor ve babasıyla beraber kızın arkasından koşturuyorlarmış.
       Küçük kız kapıdan fırlamış ve kaçmaya başlamış. Birden ne görsün. Yolun köşesini döndüğünde önünde, aniden bir dağ belirivermiş.  Aynı anda dağ yarılmış ve küçük kız karşısına çıkan dağda, iki kaya arasında açılan iki kanatlı, altından yapılmış üzeri inci ve elmaslarla süslü bir kapıdan o anki telaş ve korkuyla içeriye girivermiş. İşte bu olay da  böyle başlamış.
       Küçük kız İçeriye girmiş. Etrafına bakınca şaşırıp kalmış. Ben şimdi neredeyim? Evimizin karşısına bu dağ da nereden çıktı? Acaba rüyamı görüyorum? diye elini çimdiklemiş ama, canı yanınca, rüyada olmadığını anlamış. Ben ne yapacağım, şimdi nereye gideceğim? diye etrafına şaşkın şaşkın bakıyor ve biraz da korkuyormuş. Üzülüyormuş ama, hayatında  bu  güzellikte bir yeşilliği de hiç  görmemiş. Etrafında boyları çok uzun kocaman ağaçlar varmış. Ağaçların o kadar kocaman gövdeleri varmış ki on kişi kollarıyla çevirse bile kucaklayamazmış. Koyu yeşillikler arasından gökyüzünü göremiyormuş. İnsana mutluluk veren her tarafı yemyeşil cennet gibi güzel bir ormanda bulunuyormuş. Kitaplarda anlatılan cennet burası olmalı diye düşünmüş.
       Kısa bir şaşkınlıktan sonra yürümeye başlamış. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Doğrusu nereye gittiğini de bilemiyormuş. Uzun süre,  etrafına baka baka, şaşkın şaşkın yol almış. Ağaçların tepesinde şimdiye kadar hiç görmediği güzel renkli kuşlar, papağanlar ve maymunlar görüyormuş. Kalın gövdeli ağaçların üzerini yemyeşil sarmaşıklar sarılıymış. Ağaçların dalları arasında sarı kahverengi renkli sincaplar dolaşıyormuş.
       Birden ağaçların bittiği bir nehir kıyısına gelmiş. Nehrin suyu o kadar temizmiş ki suda yüzen küçüklü büyüklü pek çok balık görmüş. Karşıdaki bir çağlayan çok yüksekten akıyormuş. Etrafa sıçrayan su damlalarında oluşan gökkuşağı güneşin bütün renkleriyle muhteşem görünüyormuş. Babam buna elbişmelek babaannem ise meleklerin salıncağı diye öğretmişti diye düşünmüş. Gördüğü güzellikler karşısında gözlerine inanamıyormuş. Nehirdeki balıklar  başlarını sudan çıkarıp küçük kıza  bakıyor, sende nereden geldin? dercesine garip garip gülüşüyorlarmış. Balıklar güler mi? diyormuş ama, gerçekten balıklar küçük kıza gülerek bakıyorlarmış. Balıkların hepsi bildiğimiz soluk sarı kahverengi renkteymişler. Birden aralarında bembeyaz bir balık görmüş. Gözleri o kadar güzelmiş ki şaşırıp kalmış. Küçük kız bundan sonra başından geçenleri şöyle anlatıyor.
       "Beyaz balık bana gülerek ve biraz da şaşkınlıkla bakıyordu. Gözlerinde bir üzüntü vardı. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Hiç böyle süt beyaz renkte bir balık görmemiştim. Birden  ön yüzgeçlerini bir insanın kolları gibi sallayarak, kıyıya doğru yüzmeye başladı. Sanki kıyıya gel, sende yaklaş diyordu. Şaşkındım. Merakla kıyıya geldim ve yanına doğru yürüdüm. Şimdi o nehirde bense kıyıda karşı karşıya kalmıştık. 
        Aman allahım, beyaz balık konuşuyordu. Ağzından çağlayan gibi çıkan billur  sesiyle neler söylediğini, ne dediğini ilk kez anlayamamıştım. Biraz sonra konuşmasına alıştım ve su sesine benzeyen sesinden ne dediğini anlamaya başladım, Kısık sesiyle,
       "Ne olur beni kurtar"  diyordu.
        Küçük kız ne yapacağını şaşırıp kalmış ve sormuş.
       "Seni nasıl kurtarabilirim" demiş. "Ben şimdi nerede olduğumu da bilemiyorum.  Buradan nasıl kurtulurum,  sen de bana yardım edebilir misin?" diye beyaz balığa yalvarmış.
        Balığın gözlerinden bir kaç damla yaş akmış.  Suyun içerisinde balığın ağladığını nasıl anlamış diye sormayın. Çünkü beyaz balığın gözlerinden akan yaş damlaları suya değince birer inci oluyor ve suyun üzerinde beyazımsı gök mavisi  inciler yüzmeye başlıyormuş. Küçük kız gördüklerine inanamıyormuş. Beyaz balığa  acımış ama, ne yapabileceğini de bilemiyormuş.
        "Peki" demiş;  "Sana nasıl yardım edebilirim, benden ne istiyorsun?" diye sormuş.
        Beyaz balık Başından geçenleri anlatmaya  başlamış.
       "Ben" demiş, "Yeşil göller vadisindeki inci kralının oğluyum.  Babamın sarayı şu gördüğün şelalenin üst kısmındadır. Ben yıllar önce  nehir kıyısında oynarken  bir cadı tarafından balık yapılarak şelaleye atıldım ve buraya düştüm. Gördüğün gibi  buradaki balıklara benzemiyorum. Yedi-sekiz senedir buralarda yaşıyorum. Buradaki balıkların renkleri de farklı olduğu için beni istemiyorlar. Burada çok yalnızım. Gördüğün gibi şelale çok yüksek. Bu nedenle yukarıya gidemiyorum Babamlar da buralara gelemezler. Çünkü,  aşağı inerlerse bir daha yukarıya çıkamazlar. Bu nedenle de benim yaşayıp yaşamadığımı bile bilmiyorlar. Eğer beni yukarıya çıkarabilirsen Kral olan babamla, kraliçe olan annem çok sevinirler ve sana mutlaka yardım ederler" demiş ve konuşmaya devam etmiş.
        "Ne olursun yukarı git ve benim yaşadığımı onlara anlat. Gereken önlemleri alarak beni yanlarına alsınlar. Yalnız çok dikkat et. Yukarıya giden yolun sağ ve sol taraflarında büyük mağaralar ve çok ulu ağaçlar vardır. Bu mağaralarda ve ormanda kötü yılanlar yaşar. Onların yanından geçerken çok dikkatli olmalısın. onlardan kurtulmanın ve sana zarar vermemelerinin bir tek yolu vardır. Ben bunu sana öğretebilirim" demiş.
        Küçük kız, "Peki bunun yolu nedir" diye sormuş. Beyaz balık;
        "Söylerim ama" demiş  "Babamın ve annemin yanına gideceğinden emin olmalıyım" diye konuşmuş.
        Küçük kız "Peki" demiş. "Ben yukarıya çıkabilirsem mutlaka ailenin yanına gideceğim. Bundan emin olabilirsin. Ben aileni  bulup olanları anlatırım. Sen hiç merak etme" diye konuşmuş. "Hem görüyorsun. Bende kaybolmuş durumdayım" demiş.
        Beyaz balık
        "Kusura bakma" demiş. "Kendi derdimden senin derdini soramadım. Senin buralarda ne işin var. Yıllardır buradayım. İlk gelen insan sensin. Senin gibi yedi-sekiz yaşlarında bir çocuğun buralarda ne işi var". Diye sormuş.
        Küçük kız başından geçenleri beyaz balığa  anlatmış. Beyaz balık merakla dinlemiş ama bir dağın yarılıp ta oraya girdiğini söyleyince yüzündeki tebessüme benzer bakışları birden değişivermiş. O an ağzından
        "Eyvah" diye bir söz çıkmış.
        Küçük kız,
        "Niçin böyle konuşuyorsun" diye sormuş, Beyaz balık,
        "Yok, hiç bir şey yok" diyormuş ama, bir şeylerden sıkıldığını küçük kız  hissetmiş.. Bu işte bir yanlışlık var diye düşünmüş.
       "Bak" demiş. düşündüklerini anlatmazsan  yukarı çıkıp aileni arayamam. Bana her şeyi anlat ki bende nelerle karşılaşacağımı bileyim. Eyvah kelimesinin anlamını da lütfen bana açıklamalısın."
        Beyaz balık,
        "Ben hiç bir şey söyleyemem"
        "Neden?"
        "Sana bazı şeyleri anlatırsam korkar yukarıya gitmekten vazgeçebilirsin. Sen benim son şansımsın "demiş.
        "Öyle diyorsun ama, yolda bilmediğim tehlikeler varsa ve bende bunlara karşı bilgili olmazsam gitmem daha zor olmaz mı? Bana her şeyi anlat ki gideceğim yoldaki tehlikelere karşı önlem alabileyim"
        Beyaz balık konuşmasına devam etmiş.
        "Ben sana yoldaki tüm tehlikelerden koruyacak önlemi öğreteceğim. Eğer dediklerime tam olarak uyarsan hiç bir tehlike yok. Yukarıya sağ salim erişebilirsin. Eğer her şeyi anlatırsam çekinebilirsin ve yukarıya gitmekten vazgeçersin diye korkuyorum " demiş.
        Küçük kız,
        "Korkmana hiç gerek yok, bende buradan kurtulmak istiyorum. Bana  yardım edebilecek olanlar da ailenin krallığı olmalı. Bu nedenle çekinme bana her şeyi anlat" diye ısrar etmiş.
        Beyaz balık
        "Olmaz" diyor ve çekiniyormuş .
        Küçük kız o kadar yalvarmış ki, neticede beyaz balık yolda olabilecekleri küçük kıza anlatmaya başlamış. 
        "İlk olarak,"demiş "yukarıya çıkarken neler yapman gerektiğini öğreteceğim, Sonra diğer konulara geçeceğim " diye konuşmaya devam etmiş.
        Küçük kız, "Haydi başla" demiş. "Meraktan çatlayacağım"
        Küçük balık "Bak" demiş, "Babamların sarayına ancak yılanlı yoldan gidebilirsin. Öncelikle yol boyunca daima yolun tam orta kısmından yürüyeceksin. Eğer yolun ortasından yürümezsen bu yılanlar hemen seni yakalar ve sonuç senin için hiçte iyi olmaz. Çünkü bu yolun iki kenarındaki yılanlar birbirlerine çok düşmandırlar. Bu nedenle yolun tam ortasında bir sınır bölgesi bırakmışlardır. Eğer bu yolun tam ortasından yürürsen her iki taraftaki yılanlar sana hiç bir zarar veremezler. Çünkü orta yola her hangi biri kolunu uzattığı zaman büyük bir kavga başlayacak ve her iki taraftan da pek çok ölen olacaktır. Bu nedenle hiç bir yılan orta yoldan geçen bir canlıya saldırmaktan çok çekinir. Sende şunu bilmelisin ki yoldan geçen bir canlı bu orta şeridin sağına veya soluna bir karış kadar kayarsa o anda kendisini yılanların ininde bulur ve bu gidişten şimdiye kadar kurtulan olmamıştır. Bu nedenle buralara kimse gelmez ve sende çok dikkatli olmalısın."
        "Ben bunu yapabilirim. Yalnız bir dağdan girdiğimi söyleyince ağzından eyvah diye bir söz çıktı. Lütfen bunun nedenini de açıklar mısın".
         "Gerek yok" ."Sen yolun tam ortasından gidersen hiç bir sorun çıkmaz"
 Küçük kız "Bak" demiş "beni dinle, Ben seninle anlaşmıştım. Bana her şeyi anlatacaktın. Haydi bunu da söyle"
        Beyaz balık biraz düşünmüş. Sıkıntılı bir hali varmış. Sanki anlatsam mı yoksa anlatmasam mı? der gibi bir düşünceye dalmış . Küçük kız, tekrar,
       "Lütfen" diye yalvarmış.
       Bu ısrarlı davranış üzerine beyaz balık anlatmaya devam etmiş,
        "Bir dağdan girdiğini duyunca eyvah dedim. Çünkü bu durum yılanların uzun zamandır aç olduklarını gösterir. Eğer karınları tok olsaydı senin dünyandan bir canlının buraya gelmesine pek gerek duymazlardı. Bu dağ kapısını açabilirler ama inlerinden de pek çıkamazlar. Yıllar önce yapılan bir sihir nedeniyle bu yolun iki kenarından ayrılamazlar. Uzaklara gidemezler. Bunu sonucu olarak uzun zamandır aç oldukları anlaşılıyor. Bu gibi durumlarda yollarından geçen her canlıyı orta yoldan saptırmak için pek çok yalan ve hileye başvururlar. Bu nedenle seni yolun orta kısmından sağ veya sola çekmek için ellerinden geleni yapacaklardır. Çok dil dökeceklerdir. Hiç birisini dinlememelisin. Eğer aç olmasalardı senin dünyandan bir canlı için dağ kapısını açmaya gereksinim duymayacaklardı. Bu nedenle eyvah dedim, Seni şaşırtmak için her türlü hileye baş vuracaklardır. Çok dikkatli olmalısın. Hele yılanların en kötü kalplisi olan yedi başlı cadı yılan seni şaşırtmak için pek çok yalan söyleyecektir. Hiçbir şeye aldırmadan yoluna devam edebilirsen babamların yurduna erişebilirsin. Babamların yurduna ulaştığın zaman bütün dertlerimiz bitecektir. Benim soyum canlılar aleminde iyilik severlikleri ile tanınmıştır. Senin için her olanağı kullanacaklar ve seni ailene mutlaka ulaştıracaklardır. Bundan hiç şüphen olmasın" demiş.
        Küçük kız gördüklerine ve duyduklarına inanamamış. Geçtiği yeşil ormanlar ve berrak nehir suyu ile çınlayan şelaleler mutluluk veriyormuş. Yalnız akşam olmadan eve dönmesi gerektiğini düşünüyormuş. Eğer akşam eve dönemezsem annemle babam beni çok merak ederler, bu nedenle akşam vakti evde olmam gerekir diye telaş ediyormuş.
        Bazı günler oyuna dalarak geç kalsa da akşam üzeri mutlaka evine dönermiş. Annesiyle babası bunu bildikleri için şimdilik bir sorun yokmuş. Öğlen yemeğinde evden çıktığı için daha akşam olmasına 6-7 saat varmış. Yaz günü olduğundan günlerde uzunmuş. Akşam vaktine kadar buradan kurtulmalı ve evime dönmeliyim diyormuş.
        Küçük kız beyaz balığın yanından ayrılmış. Bu sırada kurtulma ihtimalinin sevinciyle ağlayan beyaz balığın gözlerinden akan yaş damlaları nehirde birer inci oluyormuş. Küçük kız bunlardan birkaç tane  alıp yan cebine koymuş.
 Küçük kız yola koyulur ve  Kendi kendine karar verir. Yolda giderken sağına soluna hiç bakmayacaktır. Yolun tam ortasındaki izi takip edecektir. Yalnız yolun başlangıcında bir kez yolun ilerisine doğru bakmaktan kendisini kurtaramamış. Karşısında çok güzel ve yemyeşil bir yol uzanıyormuş. Yolun genişliği iki insan boyu  kadarmış. Yolun tam orta kısmında biraz çukurca bir orta yol uzanıp gidiyormuş. Yalnız yolun iki tarafı o kadar büyük ve ulu ağaçlarla çevriliymiş ki öğle üzeri olmasına rağmen koyu bir aydınlık varmış. Ağaçların yeşilliğinden olacak  havanın rengi bile yeşil gibiymiş. Ulu ağaçların etrafı da yol kenarına kadar yemyeşil otlarla kaplıymış. Otların her birinin yeşil rengi de farklıymış. Koyu yeşilden açık yeşile kadar yeşilin yüzlerce çeşidi gözleri kamaştırıyor, Otlar arasında kocaman kelebekler uçuşuyormuş. Bu kelebeklerden bazıları çok büyük ve boyları bir karıştan bile daha fazlaymış. Kelebeklerin kanatları çok güzel desen ve renklerle dolu ve Küçük kız sanki bir rüya alemindeymiş.  Devamlı düşünüyormuş küçük kız. Bu yol boyunca gidecekti. Bu güzelliklere bakmadan yürüyecekti. İnsana heyecan veren çok güzel bir renk ve ışık cenneti içerisinde neredeyse yapacaklarını unutacak kadar şaşkınmış ama bu cümleleri de devamlı aklından geçiriyormuş
        Küçük kız çaresizim diye düşünmüş. Eğer buradan kurtulmak istiyorsam  başarmalıyım diyormuş. Küçük olmasına rağmen çok kararlıymış. Ayrıca etrafına baksa bile orta çizgiden ayrılmadıktan sonra bir tehlike olmadığını düşünüyormuş. Arada sırada baksam da yoldan ayrılmazsam bir tehlike olmadığına göre esas dikkat edeceğim konu orta yol demiş ve şu cümleleri defalarca tekrarlamış.
        "Orta yoldan ayrılmayacağım"
        "Sağıma soluma bakmayacağım"
        "Orta yoldan ayrılmayacağım."
        Küçük kız son bir defa ileriye doğru bakar  ve başını öne doğru eğerek metin adımlarla yürümeye koyulur.  Yürümeye başlar ama, bir de ne işitsin. Her yerden çığlıklar kahkahalar, sevinçli nağmeler, acıklı haykırmalar geliyormuş. Kız şaşırıp kalmış. Neredeyse yürümeyi unutacak. Ne olduğunu kavrayamıyormuş. Bu kadar çeşitli sözlerin haykırıldığı bir ortam düşünemiyormuş. Acaba sağda solda ne oluyordu, işittiklerine bir anlam veremiyormuş. Meğerse bu sesler onu yoldan saptırmaya çalışan yılanların sesleriymiş. Kimisi ağlıyor, kimi yılan yalvarıyor, bir başkası su vermek istiyor bazıları da gel dinlen diye yoldan saptırmak istiyormuş. Bu nedenle de ormandan çok çeşitli sesler geliyormuş.
        Yürümüş yürümüş. Hiç bir şey duymak ve görmek istemiyormuş. Kulaklarını elleri ile tıkamış. Başını hiç kaldırmadan ve bir süre hiç durmadan koşarcasına yürümüş. Yolun başlangıcında görmüş olduğu güzel ormanlık manzaralara bakamadan  gitmek istemiyormuş ama kendisine bildirilen tehlikelerden korunmak için de başka bir çaresi yokmuş. Yürümüş yürümüş  az gitmiş uz gitmiş bir saat kadar yürümüş.
       Aniden gittiği düz yol bitivermiş ama önünde yokuş bir yol varmış. Çok da  yorulmuş ama kararla, zorda olsa yokuş yukarı çıkmaya başlamış. Birden ayağına bir ağaç kökünün takılmasıyla  yere düşüvermiş. Neyse ki aynı anda yolun tam ortasında bulunan bu ağaç köküne  tutunma olanağı bulmuş ve yokuş aşağı yuvarlanmaktan kurtulmuş. Bir an olduğu yerde dona kalmış. Şimdi ne yapacağım diye düşünüyormuş. "Neyse" demiş "beni düşüren bu ağaç kökü oldu ama beni kurtaranda bu ağaç kökü oldu" diye düşünmüş. Hiç olmazsa, düşsem de yolun ortasından ayrılmamış oldum diye sevinmiş. Bir kaç kez derin nefes almış. Biraz dinlenmiş ve rahatlamış. Duyduğu gürültülü sesleri de  çok merak ediyormuş. Bir an düşünmüş. "Nasıl olsa yolun ortasındayım. Şu an için bir tehlike yok .Etrafıma baksamda bir şey olmaz" düşüncesiyle, toprağa dönük olan yüzünü yavaşça yan tarafa doğru çevirmiş. Birde ne görsün, gördüklerine şaşırmış kalmış. Korkuyla yüzünü tekrar toprağa çevirmiş. Gördüklerinin gerçek olabileceğine inanamıyormuş. Sağ tarafındaki yol kısmında bir ağaçtan sarkan yılanın tam 7 tane başı varmış. Yılan çok büyükmüş. Öyle ki her bir başı taşıyan yılanın vücut kalınlığı kendi bedeninden bile daha kalınmış. Yılanın her bir başı öküz başı büyüklüğündeymiş. Kocaman kocaman burunları varmış.  Yılanın bazı başları dillerini çıkarmış  ve bir şeyler yakalamak ister gibi sağa sola doğru hamleler yapıyorlarmış.  Yalnız bu yılanın yedi başı da ayrı karakterdeymiş. Esas kendisini şaşırtan da bu olmuş. Çünkü yılanın bir başı kendisine gülerek bakıyor ve hiç bir insanda göremediği bir tatlılıkta tebessüm ediyormuş. Bu bakışlardan bir zarar gelmez diye sevinmiş. Fakat yılanın ikinci başı kendisine o kadar kızgın gözlerle bakıyormuş ki nerede ise seni bir yakalarsam çiğnemeden yutarım diyormuş. Üçüncü baş ise  onunla hiç ilgilenmiyormuş. Sanki varlığından bile habersizmiş. Dördüncü baş ise sakin sakin uyuyormuş. Diğer üç başın ise ne yaptığını tam olarak anlayamamış. Çünkü kısa bir bakış anında ancak bunları görebilmiş.
        Şimdi ne yapacağım diye düşünüyor ve kendi kendine sakin olmalıyım diyormuş. Tekrar başını kaldırmış ve yılanı bu kez daha dikkatli incelemeye Başlamış. Birden yılanın beşinci başının konuşmaya başladığını görmüş. Bu yılan başı kendisini bir dalın üzerine uzatmış hareketsiz duruyormuş.
        "Ne olur bana yardım et küçük kız"  demiş
        "Ne olur bana yardım et. Ne istersen veririz"
        Diye küçük kızı yardıma çağırıyormuş.
        Küçük kız,
        "Peki" demiş, "ne istiyorsun" diye uzaktan bağırmış.
        "Benim boyun kemiğim çıktı. Bu nedenle başımı hiç oynatamıyorum. Eğer gelir ve ellerinle çıkan boyun kemiğimi yerleştiriverirsen beni büyük bir sıkıntıdan kurtarmış olursun". demiş,
        Bu arada diğer yılan başlarının da  onu onaylar şekilde başlarını salladıklarını görmüş. Hatta kendisine kızgın şekilde bakan yılan başının bile bakışları yumuşamış .  Bu kez bütün yılan başları, hep birklikte
        "Haydi ne olur, yardım et kardeşimizin durumu bizleri de çok üzüyor" diyorlarmış .
        Küçük kız  acaba yardım edeyim mi? diye düşünüyormuş ki, aklına beyaz balığın açıklamış olduğu konular gelmiş.
       "Yok" demiş, "ben bunlara inanmamalıyım". Bu arada ormandan gelen sesler hiç kesilmiyormuş. Ani bir kararla doğrulmuş ve kaçarcasına yokuş yukarı çıkmaya başlamış. Yılan başları "eyvah kaçırdık" diye bar bar bağırıyorlar ve kandıramadık diye birbirlerine kızıyorlarmış. Neredeyse iyilik yapacağım derken yolundan kalacakmış. Oh kurtuldum diye sevinerek yoluna devam etmiş..
        Bir süre daha yürümüş. Artık gücü kalmamışken sık ağaçlarla kaplı ormandan gelen tüm çığlık ve seslerin birdenbire kesildiğini ve bunun yerine  çok güzel çağlayan seslerine karışan kuş sesleri içersinde olduğunu hissetmiş, o an içini bir şevinç kaplamış. Ayrıca yolun ortasındaki izleme yolunun da bitmiş olduğunu görmüş.
         Heyecanla durmuş. Başını kaldırmış bakmış. Birde ne görsün? Dünyada buradan daha güzel bir yer bulunamazmış. Burası aşağıdaki ormanlardan ve nehir kıyısından çok daha yeşillik ve daha güzelmiş. Etrafta tabak gibi kocaman kocaman güller varmış. Zambakların boyu kendi boyundan bile daha yüksekmiş. Mor sümbüllerden etrafa çok güzel kokular dağılıyormuş. Kocaman kocaman müjde böcekleri uçuşuyormuş. Kuşlar o kadar güzel ötüyorlarmış ki sanki her birisi bir müzik aletinden daha güzel şarkı gibi sesler çıkarıyorlarmış. Burası her halde  meleklerin cenneti olmalı diye düşünmüş.
       Neticede gelmiş olduğu yolun çok güzel bir göl kıyısında son bulduğunu görmüş. Birde ne görsün. Bulunduğu yerin tam karşı kıyısında  muhteşem bir saray varmış. Sarayın biraz uzağında bir apartman kadar yüksekliği olan bir tepeden göle  çok güzel bir şelale dökülüyormuş. Şelalenin iki yanı yemyeşil ormanlar ve kızmızı mor pembe çiçeklerle kaplıymış. Kayalar üzerindeki koyu renkli yosunlar çağlayana ayrı bir güzellik veriyormuş. Tepedeki ağaçların gölgesinde kalan çağlayanın çıkardığı ses hafif hafif esen rüzgar’ın sesiyle mutluluk dolu bir ortam yaratıyormuş.
        Gölün kenarına kadar gelmiş. Yere oturmuş ve yorgunluğunu karşısındaki güzellik ler içerisinde unutmaya başlamış. Bu ara karşı kıyıda ki sarayın bahçesinda bazı hareketlenmeler olduğunu farketmiş. Bu kez etrafına bakmaktan vazgeçerek karşı sarayda olanları izlemeye başlamış. Bunlar bildiği insanlarmış. Annesi ne babasına ve diğer bildiği insanlara benziyorlarmış. Nasıl olurda aşağıdaki balığın ailesi bunlar olabilir diye şaşkınmış. Acaba yanlış yere mi geldim diye de korkmaya başlamış ama, ben bu insanlardan niye korkacağım diye cesaretlenmiş. Yalnız bu insanların giysileri çok farklı ve çok renkliymiş.Bu arada karşı kıyıdan bir kayığın kendisine doğru gelmekte olduğunu görmüş. Kayık som altından yapılmış ve güneş altında pırıl pırıl parlıyormuş. Kayığın tam orta kısmında incilerle süslenmiş çok güzel bir taht bulunuyormuş. Tahtın üzeri yine beyaz ve pembe incilerden örülmüş bir gölgelikle korunuyormuş. Tahtın üzerinde beyazlar giyinmiş dünya tatlısı, ama biraz yaşlıca bir kadın varmış. Kayığın iki kenarına oturmuş ipekli elbiseler giymiş delikanlılar suyu sıçratmadan ustaca kürek çekiyorlarmış. Tahtın yanında ise kollarını kavuşturmuş altı tane güçlü kuvvetli sırmalı elbiseler giymiş askerler heykel gibi duruyor ve etrafı kontrol ediyorlarmış.
        On-onbeş dakika içerisinde kayık çocuğun önüne gelmiş. Kayık kıyıya yanaşmış ve kürekçiler tahtan kalkan güzel kraliçenin, kayığın ön kısmına gelmesine yardım etmişler.
 Kraliçe ayağa kalkmış ve küçük kıza
        "Sen kimsin evladım" demiş, "Yıllardır bu yoldan gelen hiç bir kimse olmadı. Buralarda ne işin var, nerelerden geliyorsun, bu nedenle merak ettim ve hemen yanına geldim "
        Küçük kız çok heyecanlanmış. Ne diyeceğini bilememiş. Önce kendisinin bile anlayamadığı bir kaç kelime söylemiş,
        Kraliçe
        "Anlayamadım kızım" , demiş, "sakin ol ,söylediklerini anlayamadım.  Bir daha tekrarlar mısın". demiş.
 Küçük kız, Biraz duraklamış, düşünmüş ve ağır ağır ve bu kez daha dikkatli ve sakin bir şekilde konuşmaya başlamış.
        "Efendim. Ben ova köyden geliyorum. Bilmediğim bir dağ kapısından girmiş ve aşağıdaki nehir kenarına gelmiştim .Oradan da buraya gelmemi istediler, bende geldim"    

        Dediği an,
        Bütün kayıktakilerden bir oğultu yükselmiş
        "Aaaaa" demişler, "aşağıdan nehir kıyısından gelmiş, yılanlı yoldan geçmiş" diye kayıktakiler şaşkınmış. Çünkü yıllardır aşağı giden hiç bir kimse yukarı gelemediği gibi aşağılardan da yabancı hiç bir kimse  bu yerlere ulaşamamış. Bu nedenle çok şaşırmışlar. Kraliçe, sadece büyük babam söylerdi, bir keresinde yine aynı yaşlarda bir çocuk yıllar önce gelmiş ama çok korkmuş olacak ki hiç bir şey anlatamamış ve zaten bir süre sonra da kaybolmuş. Bildikleri tek bir şey varmış, oda, aşağıya giden bir daha geri gelemezmiş ve aşağı ormanlar yılan memleketi olduğu için bu yoldan geçen bütün canlılar yem olurmuş. Bu nedenle hayretler içerisindeymişler
       Kraliçe yine küçük kıza sormuş.
       "Aşağıdan buraya gelmeni kim söyledi kızım".
       "Efendim" demiş ," nehir kıyısındaydım. Bana doğru beyaz bir balık geldi" der demez, Kraliçe yere düşüp küt diye bayılıvermiş.
       Hizmetkarlar hemen kraliçenin yüzüne  su serpmişler. Küçük kız ne görsün. Kraliçenin yüzüne atılan sular birer inci olup yerlere dökülüyormuş. Kraliçe kendine gelince, biraz dinlenmiş  ve "Haydi kızım anlatmaya devam et" demiş.
        Kız konuşmasını şöyle sürdürmüş.
        "Bu beyaz balık bana, annesinin ve  babasının burada sarayda olduğunu  ve kendisini kurtarmanızı istedi, Eğer bu haberi iletebilirsem beni de sizlerin kurtaracağını söyledi. Bu nedenle buralara geldim. Onu kurtaralım lütfen" demiş.
 Hep beraber saraya doğru kayıkla yola koyulmuşlar. Kayık berrak göl suyunda yavaş yavaş giderken, kraliçe beyaz balık olan oğlu hakkında şunları anlatmış.
        "Bundan 10 sene evvel bir oğlum olmuştu. İki yaşına gelmişti. Bizler inci krallığı olarak biliniriz. Fakat göl içerisinde bulunan bir cadı bizim inciler yapmamıza çok kıskanırdı. Bu nedenle  bir gün küçük oğlum göl kıyısında oynarken onu balık yapmış ve oğlum şelaleden  aşağı atmış. O günden beri de kendisini öldü bilirdik. Sen bu haberle bizleri çok sevindirdin. Oğlumu kurtaralım dile bizden ne dilersen "demiş. Ayrıca "şu an cadı bizim elimizde onu çıkamayacağı ve hiç bir sihirli olayın çözemeyeceği şekilde hapsettik. Eğer oğlumu kurtarır ve buraya getirirsek onu serbest bırakma şartı ile oğlumu hem balık olmaktan kurtarır hem de senin geri dönmeni sağlayabiliriz "demiş.
        Saraya varmışlar. Beyaz balığı yukarı getirmek için bir plan hazırlamışlar. Bunun için  yapılan bir sandalı göldeki çağlayandan aşağıya sarkıtıp balığı bu sandal ile yukarı çekelim diyerek planlar hazırlamışlar. Yalnız bu konuda önemli bir sorun varmış. Çünkü o güne kadar aşağı giden hiç bir kimse yukarı gelemediği için aşağıya inmeyi hiç bir kimse kabul etmek istemiyormuş. Küçük kız kahramanca "ben giderim" demiş.
        Dört tarafı kapalı ve küçük pencereleri bulunan ve dip kısmında su bulunan bir sandalı çok sağlam halatlarla çağlayandan aşağıdaki indirmişler. Küçük kızın da içinde bulunduğu sandal aşağı nehir yatağına varınca küçük kız  etrafına bakınmış. O anda beyaz balık çoktan kızın yanına gelmiş ve salın içerisine zıplayarak salın dibindeki su içerisinde yüzmeye başlamış. Küçük kız yukarıya işaret vermiş ve sandalı yukarı çekmişler. Kraliçe karşısındaki beyaz balığın kendi oğlu olduğunu kimseye göstermeden  odasına kurdurduğu büyük akvaryuma aldırtmış ve cadıyı hemen zindandan getirtmişler. Uzun yıllardır zindanda yaşamaktan bıkmış ve korkmuş olan cadı.
        "Oğlunuzu balık olmaktan kurtaracağım. Bu kızı da sağ salim evine göndereceğim. Yeter ki siz bir daha beni hapse atmayınız" demiş.
        Kraliçe "seni hapisten kurtarırım ama bir daha hiç bir kimseye kötülük etmeyeceğin konusunda söz vereceksin " demiş.
        Cadı" Ne isterseniz onu yapacağım demiş ve beyaz balığın kurtulması için, 
        "Beyaz balık, beyaz balık dediklerimi tekrar et, "cumba cumba cumba" diye üç defa bağır demiş.
        Beyaz balık bu sözleri üç kez tekrar edince 10 yaşlarında  pırıl pırıl yüzlü küçük bir delikanlı oluvermiş.  Kraliçe çok sevinmiş. Küçük kızı aşağıda anlatıldığı gibi geri gönderdikten sonra Bütün krallıkta kırk gün kırk gece sürecek şölen ilan etmişler. Bu memlekette fakir kalmayacak, herkese para inci ve altın dağıtılsın diye buyruk vermişler. Sokaklarda hemen masalar kurulmuş. Kazanlar kaynatılmış. Yemekler pişirilmiş. Bütün halk prens geri döndü diye mutluluk içerisindeymiş. Kırk gün kırk gece yemişler içmişler, güzel günler geçirmişler.
        Kraliçe cadı'ya "haydi bakalım bu kızı da nasıl geri gideceğini göster bende seni azat edeceğim" deyince, Cadı. Küçük kızın nasıl geri dönebileceğini açıklamış ve bu konuda demiş ki.
        "Bu yılanlar akşam oldu mu  göremezler.  Bu nedenle akşam üzeri aynı yoldan geri gider ve üç tepeden oluşan dağların önüne gelince beyaz balığın dediği gibi "cumba cumba cumba" diye üç kez bağır ve gözünü iyice kapatarak 20 adım yürürsen kendini sokağında bulursun" demiş.
        Küçük çocuk telaşlanmış ve "ben hemen dönmeliyim. yoksa gece olursa annem babam çok merak eder, mutlaka gitmeliyim. "Bana izin veriniz" diyerek süratle aşağıya doğru koşmaya başlamış. Yalnız ayrılırken kraliçe küçük kızın sırtına taşıyabileceği büyüklükte bir torba koymuş.
        Küçük kız batmaya başlayan güneşin kaybolan kızıllığında aşağı doğru koşmaya devam etmiş ve gerçekten kısa bir süre sonra  üç tepe görmüş. Dağların önünde durup üç kez,
        "Cumba, cumba cumba" diye bağırınca,
 Ortadaki dağda bir kapı açılmış ve hemen gözlerini kapatarak 20 adım yürümüş ve gözlerini açınca kendisini evlerinin kapısı önünde bulmuş. Sırtındaki torbayı kapının yanına bırakarak sevinçle kapıyı çalmış,.
        Onu gören annesi, Hiç bir şey olmamış gibi, "Haydi kızım gir artık içeriye, akşam oldu, Bu vakte kadar nerelerde gezindin yine,  neredeyse baban gelir. Onun da  sana kızgınlığı kalmadı. Ben onun karnını doyurup gönderdim akşama da yeni yemek yaptım" demiş.
        Küçük kız o kadar yorgunmuş ki olanları annesine bile anlatamadan koltukta uyuya kalmış.
        Biraz sonra eve gelen babasıyla annesi kapının yanında bir torba içerisinde milyarlarca değeri olan bir sürü kıymetli inci bulunca çok sevinmişler. Sevinçlerinden çocuklarının anlatmak istediklerini bile dinlememişler. Annesine başına gelenleri anlatmayı deneyince, "sen koltukta uyurken rüya görmüşsündür kızım" diyerek annesi onu susturmuş.
        Bu olaydan sonra torbadaki inciler sayesinde ailece çok zengin ve mutlu bir hayatları olmuş
        Aradan 15 sene geçince kızın evlendiği çok yakışıklı bir delikanlının bazen balık gibi baktığı rivayet edilir. Kimsenin tanımadığı bu yakışıklı delikanlının nereden geldiği ve bu kadar parayı nerden bulduklarını da tüm kasaba halkı merak edermiş. Sanırım sizler biliyorsunuz. Sakın kimseye söylemeyin. Olur mu? Onlar ermiş muradına, sizlerden de selam ola.