Site açılış tarihi: 27 Kasım 2012
Geçen ayki Günlük ort. ziyaret: .. 118
Ay içinde en yüksek ziy sayısı: .158
Geçen ayki ziyaretçi sayısı: . 3537 (kasım 2022)
Toplam ziyaretçi sayısı: 815 500

Diğer Meslekdışı Kitaplar » Hindistan'da Yazdım » Coımbatura



    COİMBATURA
      Yeni bir şehre geliyorum. Bakalım günler neler gösterecek. Hostesimiz iniyoruz kemerlerinizi bağlayınız diye uyarıyor. Karşıda yüce dağlar görüyorum. Demek ki bu dağlar üzerinden geçerek buralara geldik. Tarlaların üzerinden geçip sakin bir iniş yapıyoruz. Boş görünen tarlalar arasında bazı mısır tarlaları dikkatimi çekti. Motorun kapağı tekrar açıldı ve hız kesti. Coimbatura'dayız.
      Kapıda beni karşıladılar. Organizasyon bakımından hemen hemen hiç bir aksaklık yok. Burada da grev varmış. Üniversite personeli de grevde olduğu için otelde yer ayırtmışlar. Neyse temiz ve güzel bir otele benziyor. Önce otele sonra üniversiteye gittik.
      Coimbatura' da yollar oldukça temiz. Kalküta' da karşılaştığı m korkunç insan kalabalığı yok. İnsanların çektiği çekçek arabaları görünmüyor. Sabah 9'da bisiklet ve motosiklet ile işine giden pek çok insan görüyorum. Bu şehir Tamil Nadu bölgesinin 3. büyük şehriymiş. İklim benim için çok iyi Hava sıcaklığı 24°C imiş. Hatta hava biraz bulutlu olduğu için etrafı açık araba ile giderken biraz üşür gibi oldum. Bu hissi Hindistan'da duymak güzel bir duygu. Burada ziyaret edeceğimiz Ziraat Fakültesi 1868 yılında kurulmuş çok eski bir eğitim kuruluşuymuş. Bunları beni - karşılayan arkadaştan öğreniyorum.
Sabahtan öğleye kadar resmi ziyaretlerimizi yaptık. Burada da bir konferans verdim. Çeşitli sorulara cevap verdim.  Saat 2'ye doğru otele döndüm. Yemeği yedikten sonra hem nezle, hem yolculuk, hem de sabahki yoğun ziyaretler nedeni ile bayağı yorgun düşmüşüm. Derin bir öğle uykusu uyumuşum. Uyanınca hemen dışarı çıktım. Vakit nakittir. Buraya uyumaya gelmedik, gezmeye geldik diye kendi kendime gayret vererek hiç bilmediğim bu şehirde avare avare dolaşmaya başladım. Gezdiğim şehirlerde bu tür plansız rastgele gezmeler çok hoşuma gider. Bilmediğim böyle yabancı bir ülkede zaten her an ilgi çekici bir görünüm karşıma çıkabilir. Burada dükkanlar oldukça güzel, bakımlı ve modern görünüşlü. Bu nedenle pek ilgimi çekmediler. Tabii burada da Hindistan görünümleri yok değil ama dilenciler çok az ve yollarda çıplak yatan insanlar yok Zaten yüksekte kurulmuş yayla gibi bir şehir olduğu için buralarda sokaklarda uyumak da pek mümkün değildir herhalde. Bu şehirde dört gece kalacağım. İki gün balık çiftliklerini gezeceğiz. Diğer günlerde de şehri dolaşırım. Böylece buradaki seyahatimi de tamamlayacağım.
      Akşamleyin yemeğimi otelin 9.katındaki terasta yedim. Esasında öğleyin de bu lokantada yemek yemiştim ama kapalı lokanta kısmında yediğim için etrafı pek izleyememiştim. Fakat gece terastaki masama oturunca gerçekten bir cennette olduğumu düşündüm. Güneşin batma anındaki kızıllığı bu terastan muhteşem görünüyordu. Gece olunca da tam bir dolunay çıktı. Ay ışığında şehrin lambalarından gelen ışıkların karışımı ile gerçekten insana huzur veren bir ortamda olduğumu hissettim. Terasın kenarlarına yerleştirilmiş saksılarda çok güzel çiçekler ve küçük ağaçlar yetiştirmişler. Hafif bir esinti ile ilk kez üşüme hissi duyuyorum. Gerçekten çok güzel bir manzarada güzel duygular içerisindeyim. Memleketimi ve ailemi düşünüyorum. Nerelerdeydim, şimdi nerede yemek yiyorum. Tanrıma bu günleri gösterdiği için şükrediyorum. Aşağıda evlerde yaşayan insanlar. Dünyada tanımadığımız milyarlarca insan. Şu an herbiri farklı duygu, düşünce ve yaşam içerisinde. Bu dünyayı anlamak çok zor. Çok hafif bir Hint müziği çalıyor. Koyun etinden yapılmış biryani yiyorum. Bir meyve suyu istedim. Çok güzel, bu güne kadar tatmadığım bir aroması vardı. Tadı çok güzeldi. En güzel lezzetler hep doğada saklı diye düşündüm. Yemekten sonra masaya, buharları tüten, içi sıcak su dolu bir kap getirdiler. Parmaklarımı ıslattım ve kağıt mendil ile elimi temizledim. Bu sıcak su, esasta beş parmağı ile yemek yiyen Hintliler içindi. Beş parmağı ile yemek yiyenlerin parmaklarındaki yağları sabunsuz bu sıcak su temizler mi bilemem. Etrafımdaki garson tam anlamı ile dört dönüyor. Bu kadar fazla ilgiye de pek alışık olmadığımdan birazda sıkılıyorum. Bardağımdan bir yudum su içsem hemen gelip dolduruyor. Ben de bardağımdaki suyun hepsini içtim. Geldi yine kibarca doldurdu. Ayrılırken onlara göre yüklü ce bana göre normal bir bahşiş bırakarak ayrıldım. Bu kadar ciddi ve güzel bir servis ve bu yemekleri Türkiye'de lüks bir lokantada yeseydim her halde bu bedelin bir kaç mislini öderdim. Keyifli bir şekilde lokantadan ayrıldım ve yatmaya gittim.
      Saat 7.30'a kadar uyumuşum (12.9.90). Sıcak su ile güzel bir banyo aldım. İyi dinlenmişim. Hava dışarıda güzel görünüyor. Ne sıcak ne soğuk. Tam bir yayla havası. Kalküta’daki bunaltıcı sıcaklardan sonra burası bana yayla gibi geldi. Üniversite misafirhanesinde yer ayırtacaklarmış ve çok güzel bir misafirhaneleri olduğunu belirttiler, fakat memurlar ve tüm işçiler grevde olduğundan bunu organize edememişler ve bu otelde yer ayırtmışlar. Bu durumdan hiç de şikayetçi değilim. Üniversiteye gittim. Üniversite Rektörü ve Başkan ile görüştüm. Her yerde çok sıcak ve samimi olduğunu hissettiğim bir ilgi görüyorum. Burada Üniversite idaresi bizlerden biraz farklı. İşçilere verilecek ücretleri de üniversite idaresi belirliyor. Sanırım demokrasi konusunda Hindistan'dan öğrenecek çok bilgi var. İncelemek gerekiyor. Fakat torpiller idari bozukluklar burada da çok görülüyormuş. Tamil Tadu Üniversitesine bağlı Hayvan Yetiştirme Bölümü ile Su Ürünleri Bölümünü, bir veteriner etkili bir makama gelince, bu bölümleri de veteriner fakültesine bağlamışlar. Biraz bu konu üzerinde tartıştık. Üniversitede grev olduğu için bana araba tahsis edemediklerini üzüntü ile belirttiler. Çiftliklere özel vasıtalar ile gideceğiz. Bunu memnunlukla kabul edeceğimi, fakat arabalara benzin koymama müsaade etmelerini istedim. Kabul etmek istemedi gibi görünseler de fazla bir yük olmak da istemiyorum. Gezi için bir plan yaptık ve saat 11’de üniversiteden ayrıldım. Bu ara saat 9.20 de saatim e baktım. Allah izin verirse tam iki hafta sonra bu saatte İzmir' de evime ulaşmış olacağım.
      Üniversiteden ayrıldıktan sonra hemen Coimbatura çarşılarını dolaşmaya başladım. Akşam otelde bir Hintlinin tarif ettiği yerlerdeyim. Dünkü küçük gezimde bu şehrin merkezi pazar yerinde olduğumu sanmıştım ama bugün bunun böyle olmadığını görüyorum. Çeşit çeşit mal satan ve ilgi çeken çok güzel dükkanılar var. Bir ara sebzelerin toptan satıldığı bir merkez gördüm. Bizdeki balık satışlarına benzer sebze satışları mezat şeklinde yapılıyordu. Tonlarca muzun arasında resim çektirmek istiyorum. Benden başka bir tek yabancı da yok. Zaten bu nedenle turlar ile devamlı gezmeyi pek istemem. Hangi seyahat turu bir yabancı kafilesini, İzmir' de balık haline veya sebze haline götürür. Halbuki bu tür yerlerde insan o ülke hakkında gerçekten ilgi çekici konular görür. Neyse bir kişiye rica ettim. Tonlarca muzun arasına girdim. Birden pazar hareketlendi. Bir yabancı toptancı haline gelmiş resim çektiriyordu. Onlar için de normal olan bu muzlar arasında bir yabancının resim çektirmek istemesi de doğal bir olay değildi herhalde. Hemen yanımda üç beş kişi belirdi. Bilmiyorum artık arkamdaki muzlar göründü mü? Yoksa bu kalbi temiz insanlarca muzlar kapatıldı mı? Olsun, diyorum. Bu resim belki böyle daha iyi olmuştur diye düşünüyorum. Bir çocuk kamyon kamyon gelmiş lahanaları gösteriyor. Burada da resim çek diyor. Bizde de çok var bunlardan diyorum ve uzaklaşıyorum. Bu şehirde de pek çok kuyumcu dükkanı var. Altın ve elmaslar çok pahalı. 1 gr 22 ayar altın 327 rupiydi. Bir garsonun maaşının da akşam 600-800 rupi olduğunu duymuştum. Demek ki bir garsonun maaşı 2-3 gram altın fiyatıydı. Resmi kur ile 1 gr. altın 19.2 dolara geliyordu. Türkiye'de ise 13-14 dolar civarıydı. Belki de beni yabancı gördükleri için bu fiyatı verdiler diye düşündüm. Tam hesap yaparsam Türkiye' den ayrıldığım sırada altın 36.000 TL dolar ise 2.740 TL. idi. Bu hesapla Türkiye'de altın 13.1 dolar idi. Buna göre altının Hindistan'da Türkiye'ye göre çok daha pahalı olduğu anlaşılıyordu. Fakat çok güzel el işlemeli altın gerdanlıklar vardı. Ayrıca bir iki dükkanda merak ederek elmas fiyatlarını da sordum. Yine fiyatlar çok yüksekti. Diğer pek çok taş çeşidi var. Ama tam bilemediğim için fazla bakmadım. Her dükkan bir şeyler satmak için ellerinde ne var ise üşenmeden masanın üzerine diziveriyorlar ama pek alıcı gözle bakmadım. Toptan pirinç satan büyük bir mağaza ilgimi çekiyor. Bu mağazada belki 30 çeşit pirinci tabaklara koymuşlar. İlgi çekici bir görüntüsü var. Pirinç bu ülkede başlıca gıda maddelerinden bir tanesi ve bizdeki ekmek yerine geçtiğinden bu konuda çalışan pek çok mağaza var. Fiyatları 4 ile 8 rupi arasında değişiyordu. 0.5 ile 1 dolar arasıydı bu fiyatlar.
      Biraz yoruldum. Bu satırları da yol kenarında gölge bir yerde yazıyorum. Önümden açık esmerden koyu siyah renge kadar her tipte insan geçiyor. Bir kadın çıplak ayakları ile ayak parmaklarının ucuna basarak yürümeye çalışıyor. Fakir, ince ve zarif bir yürüyüş ve görünüşü var. Belli ki güneşte kızmış yolda ayakları yanıyor ve fakat bir balerin nazikliği ile yürüyor. İlgi ile uzaklaşana kadar gözlerimle izliyorum. Kimbilir kim, nerelerde yaşar. Çoğunluğun ayakkabıları var ve fakat %10-20 de olsa ayakkabısız gezenler mevcut. Parasızlık mı veya bir alışkanlık mı karar vermek zor. Ayakkabıya chappels (coppel) diyorlar. Fiyatlar ucuz sayılır. Özellikle işçiler ve hamalların hemen hemen hepsi ayakkabısız çalışıyorlar. Herhalde böylesi daha rahat geliyor. Zengin fakir tüm kadınların giysisi olan sariler çok renkli ve göz alıcı. Önümden sırtında ilginç, bir taht gibi bir şey taşıyan bir Hint fakiri geçiyor. Bu taşıdığı malzemenin ne anlama geldiğini de bilemiyorum. Para istiyor, 2 rupi veriyor ve resmini çekiyorum. Gururla poz veriyor. İlgi çekmekten memnun her halde. Onun da yaşam tarzı bu olsa gerek. Yalınayak bir çocuk elinde özel yapılmış tepsimsi bir malzeme ile dükkanlara kahve dağıtıyor. Her taraf motosiklet ve bisiklet ile dolu. Önümden geçen otobüsten bana bakıyorlar. Her halde ben de onlar için ilginç bir manzara oluşturuyordum. Küçük bir köşe dükkanda bir genç elindeki bir aletle muzları büyük bir kazana doğruyordu. Hiç görmemiş ve duymamıştım. Her halde bir muz yemeği hazırlıyordu. Kazan yağ dolu. Camekanda da sarı renkli cips gibi görünen kızartılmış muzlar görünüyordu. Muz kızartmasını tatmanın ilginç olacağını düşünüyorum. Satıcı benim bu gıdadan hiç yememiş olduğumu anlamış olmalı ki 1 tane alayım diye hemen bir avuç uzattı. Bir tane aldım. Gerçekten lezzetliydi. 100 gr dedi, tamam dedim ve hayatımda ilk kez muz kızartması da yemiş oldum. Bir meşrubat alacağım ve büfedeki kibrit kutuları dikkatimi çekiyor. Çok küçük, bizdeki kibrit kutularının yarısı kadar. Hatıra olsun diye bir kutu alıyorum.
      Otele dönüp biraz uyudum. Saat 15.00'de uyanmışım. Dışarı çıkmayı düşünüyordum ama ortalık karardı ve tam bir ekvator yağmuru yağmaya başladı. Bardaktan boşanırcasına bir yağmur yağıyor. İnşallah bu otel de çukurda değildir diye düşünüyorum. Kalküta'da bu konuda çok sıkılmıştım. Şu an odamda olduğuma memnunum. Yağmur bitince sokağa çıktım. Önce otele yakın olan şehir parkı ve bu park içerisinde bulunan hayvanat bahçesini gezdim. Burada diğer hayvan at bahçelerinde gördüğüm kaplan, ayı, çeşitli yılanlar ve maymunlar vardı. En çok ilgimi çeken toz pembe rengindeki iri pelikanlardı. Buradan Derur Temple denilen yere gitmeye karar verdim. Şehir dışında bir tapınak. Bir üç tekerlekli ile gitme ve geri dönme anlaşması yaptım. Yola çıktık. Şehir dışına çıkıyoruz. Etrafımız hindistan cevizi ve kokanat bahçeleri ile kaplı. Şeker kamışı bahçeleri de çok fazla. Şoförümü dikkatle ve hissettirmeden inceliyorum. Zarar gelecek bir tipe benzemiyor. Boşver diyorum. Zaten bu konularda korkunun ecele faydası olmadığı gibi içimde de bir korku yok. Fakat yine de her şeyi düşün evlat diyorum kendi kendime. Ben bir yabancı, ıssız bir yolda üç tekerlekli bir motosiklette. Neyse ki artık Hintlilere karşı güvenim var. Çok büyük aksilik olmazsa bir zararları olmayacağını biliyorum. Herhalde buralarda benim gibi yalnız başına gezen yabancı zor bulunur diye düşünüyorum. Her ülkede kötü insan var. Allah rastlatmasın. Aralarından geçtiğimiz şeker kamışı tarlaları bu ülke için çok önemli. Sokaklarda suyunu sıkarak satıyorlar. Çok lezzetli bir suyu var. Fakat sistemleri biraz temizliğe aykırı olduğu için pek içmeye yanaşamıyorum. Susuzluğu mu hep kokonat suyu içerek gidermeye çalışıyorum. Biraz sonra ibadet yerine varıyoruz. Şimdiye kadar gördüklerimin bir benzeri. Fakat heykeller çok renkli şekilde boyanmış. Benden başka hiç bir yabancı yok. Bu durumda burada bulunanların hemen hepsi ibadet için burada bulunuyorlar. Bu tür yerlerde yabancıların pek istenilmediğini ve çoğunlukla içeriye almadıklarını da biliyorum. Kalküta'daki gibi turizm amaçlı faaliyetler de görülmüyor. Tapınağa yalın ayak girip çıkanlar var. Kapıdan biraz da çekinerek içeriye bakıyorum. Gerçekten insana huzur veren ve mistik bir duygu tattıran loş bir ortam var. Avluya büyük bir fil bağlamışlar. Hortumunu sallayarak sanki önünden geçenlere selam veriyor. Tapınağın ana giriş kapısı üzerindeki yüzlerce boyalı heykeli incelemeye çalışıyorum. Bir piramit gibi prizmatik görünüşlü olan kapı üzerindeki heykellerin hepsinin tek tek incelenmesi gerekiyor. Herbiri ayrı bir özellikte. Dinsel açıdan her birinin bir anlamı olması lazım. Dört kollu kız heykelleri ile bütün cinsel organları açıkça işlenmiş kadın ve erkek heykelleri var. Fil hortumlu insan heykelleri de dikkat çekiyor. Bu muhteşem kapının hemen yanına sazlardan bir kule yapmışlar. Bir anlam veremedim. Çeşitli resimler çekip buradan ayrılıyorum. Yolda bir Hindu mezarlığı gördüm. Mezarlar bile çok renkli şekilde boyanmıştı. Önce Müslüman mezarlığı sanmıştım ama, şoför Hindu mezarlığı olduğunu söyledi.
Bu akşam beni dün hava alanından alan öğretim üyesini akşam otelde yemeğe davet ettim. Oteldeki odamdayım. Kapı çalındı. Her halde o gelmiş olacak. Bu notlarımı yazmaya ara veriyorum.
Yemekte soslu karides yedik. Hindistan’ın bu bölgesinde soslu yemek yanında çok çeşitli ve lezzetli taze yapılmış pideler getiriyorlar. Bunları çok seviyorum ve lezzetli oluyorlar. Soslu karides ile verilen pidelerin isimleri naan sonte ile rotiymiş. İki pide de çok lezzetliydi.
      Bu sabah erken kalktım ve saat 6'da Hintli arkadaş geldi. Birlikte iç su balıkları yetiştirilen bir araştırma merkezine gittik Bu merkez şehir dışında, uzak bir bölge de olduğu için otobüsle gideceğiz. Otobüsümüz 6.30 da hareket etti. Normal köy- kasaba arabalarında Hint vatandaşları ile seyahat etmek bana daha ilginç geldi. Bu seyahatimizi dört otobüs değiştirerek tamamladık. Burada bazı adetlerini öğrendim. Öncelikle otobüse yalnız binen bir kadın katiyetle yalnız oturan bir erkeğin yanına oturmuyor. Bir kadın yalnız olarak oturuyor ise onun yanına da bir erkek oturamıyor. Kadınlar genel olarak arabanın sağ tarafında ve ön sıralara oturuyorlar. Kadınlara kesinlikle yer verme alışkanlığı yok. Bir sırada bir erkek yalnız olarak oturuyordu. Ayakta iki kadın var. Bu arada arkada da yalnız oturan bir adam vardı. Kadının biri erkeğe rica etti anladım ki bu erkeğin arka sıradaki erkeğin yanına geçmesini rica ediyor. Böylece iki kadın oturma imkanı bulacaklar. Erkek hayır dedi. Sıra ile üç kadın bindi hepsi de ayakta hiç biri boş olan erkeklerin yanına oturmadılar ve iki erkeğin yanları bir süre boş kaldı. Dördüncü binen bir adam ise rahatça sanki kendisine ayrılmış gibi öndeki adamın yanına oturuverdi. Bu ara önümdeki sırada izlediğim bu olay üzerine içimden adamın sırtına bir yumruk indirivererek ne yapıyorsun demek geldi ama ne çare. Dört otobüste de benzer olaylar izledim ve bu bölgelerde demek adetler böyleydi. Yalnız bir otobüste sıralar üçlü ve ikili şeklindeydi. Önde üçlü sırada oturan iki genç arkada oturan tek bir erkeğin yanına geçerek kadınlara uç kişilik yer açtılar. Demek ki kibar olanları da vardı. Otobüslerin kimisi yeni kimisi eski ama gerçek olan bir husus var ki hepsi çok iyi temizlenerek sefere çıkıyor. Şehir dışında pek çok köylerden geçtik. İnip binen genç kız ve kadınların hepsi sari giymiş olduklarından şehirli köylü ayırımı yapabilmek çok zor. Bu konuda bizlerden belki de daha iyiler veya bu bölgelerde durum böyle. Otobüse binenlerin de %90 çok temiz. Elbise model ve kaliteleri farklı olsa da herkes yeni yıkanmış elbiseleri ile otobüslere geliyorlar. Zaten ıklım de bunu gerektiriyor. Su ısıtma dertleri yok. Etraftaki tozlu ve sıcak ortamda terle beraber, bir gömlek öğleye kadar kirleniveriyor. 10 sene evvel güneyde Cochin'i ziyaret ettiğimde de aynı temizliğe dikkat etmiştim. Fakat daha kuzeyde olan Bombay' da güneydeki temizliği görememiştim.
     Otobüslerde bizdeki gibi inecek var mı haydi kalkıyor haydi kalkıyor diye bağırmalar yok. Şoför ile muavin arasında düdük ile fazla gürültü yapmadan bir anlaşma sağlanıyor. Herhalde bir düdük lisanları olsa gerek. Düdük kısaca ve sakince ötüyor. Otobüs kalkıyor veya duruyor veya kısa bir süre daha bekliyor. Türkiye' deki otobüs firmalarının bunlardan bu konuda ders almaları gerekiyor. Otobüsle önce Puliampatti denilen bir kasabaya gidiyoruz. Beş dakika sonra diğer bir otobüse biniyor ve bununla Bhavanisagar isimli köye gidiyoruz. Burada üniversitenin deneme çiftliğindeki balık yetiştirme ve devlete ait bir balık üretim işletmesine gidiyoruz. Yıllık olarak ürettikleri ve bölgeye dağıttıkları yavru balık miktarının 30 milyon civarında olduğunu öğünerek belirtiyorlar ve hak veriyorum. Bu konularda bizlerden daha ilerideler. Slayt makinaları olmadığı için buradakilere Türkiye hakkındaki slaytlarımı gösteremedim, ama soru cevap şeklinde bir saat kadar burada çalışanlar ile bir sohbet toplantısı yapıyoruz. Türkiye hakkında sordukları çok çeşitli soruları cevaplandırmaya çalıştım.
Öğlen yemeğimizi tipik bir köy lokantasında yedik. Buraya bir lokanta demektense küçük bir aşevi veya bir çardak altı yer olarak kabul etmek de mümkün. Önce önümüze oldukça büyük takriben 50-60 cm. uzunlukta ve 30-35 cm. eni olan taze bir muz yaprağı koydular. Her halde artık tam bir yerli tipi yemek yiyeceğiz. Ortam ve hazırlanan servis benim için yeni bir görünüş olduğu için memnunum. Sonra birer bardak su getirdiler. Yanımdaki arkadaş bu sudan bir miktar yaprağın üzerine döktü. Elleriyle yaprağın bir yüzünü yıkadı ve sularını aşağıya silkeledi. Bende aynısını tekrar ettim. Artık yemek tabağımız temizlenmişti. Garson yanımıza gelerek dört çeşit yemekten birer kaşık yaprağın kenarına bıraktı ve büyük bir tabakta da haşlanmış pirinç getirdiler. Pirinçten bir miktar muz yaprağının üzerine koyduk. Bu ara garson bir çeşit sos getirdi. Bundan da birer kaşık aldık. Arkadaşım bu sos ile yaprak üzerindeki sosu beş parmağı ile karıştırıyor arkasından yaprak üzerindeki tüm pirinçleri avucu ile sıyırarak avuç içerisine alıyor sıkıyor ve top haline getirdikten sonra yiyordu. Aynını yapmayı düşündüm fakat olmayacak o ara köşedeki tabaktaki kaşıkları gördüm ve gülerek bir tane aldım biraz da özür dileyerek kendi usulümle yemeğimi yemeye çalıştım. Bu tür yerlerde hiç naz yapmaya gelmez. Ne bulursan yiyeceksin. Çünkü bir daha bir dükkan bularak yemek yeme şansını yakalama imkanı yoktur. Bu nedenle önüme konulanları yemem lazım
Burada da aynı düşünce ile ne gelirse yiyeceğim. Ama yine de kendi tarzımda yedim. Biraz sonra biraz bal ve fincan kadar kaseler içerisinde yoğurt getirdiler. Arkadaşım kalan pirinç pilavı ile bal ve yoğurdu karıştırdı. Bunları da tatlı niye- tine yedi. Ben pilavı, balı ve yoğurdu ayrı ayrı yemeyi tercih ettim. Eh karnım da doymuş sayılır. Yemek bitince arkadaşım daha önce gelen sudan artanı ile elini sildi ve yemek bitti. Elini sabunlasa daha iyi olurdu diye içimden geçirdim ama bir şey diyemezdim. Benim ellerim için ise bir ıslatma yetti ve başka bir çarem de yoktu.
     Buradaki çiftlikler adını köyden alan bir barajın etrafında kurulmuş. Barajdan çok güzel su alındığı için tarım açısından çok güzel ve yeşillik bir bölgede bulunuyoruz. Hatta cennetin yeşilliği nasıl olur diye sorsalar bu yerleri tarif edebilirim. Her yerden yeşillik ve bereket fışkırıyor. Muz ve kokonat ağaçları ve diğer bilmediğim ağaçlar ve bunların arasındaki bahçeler çok güzel bir doğa harikası oluşturuyor. Pirinç, ayçiçeği, pamuk yetiştiriciliğinin çok fazla olduğu anlaşılıyor. Çiftlikte beni getiren arkadaşı herkes tanıyordu. Zaten bu bölgede daha önce çalıştığı ve bu bölgeyi çok iyi tanıdığı için bu arkadaşı görevlendirmişler. Arkadaş çiftlikten bir motosiklet temin etti ve bununla 4 saat kadar bölgede dolaştık. Önce baraja gittik. Bizdeki barajlara pek benzemiyordu. Bu işten pek anlamam ama ilginç ve yapımının zor olduğunu düşündüğüm ilgi çekici bir yapısı vardı. 1954 yılında inşa edilmiş. Gölette sazan ve yayın balığı yetişiyormuş.
Motor ile güzel bir gezinti yaptık. Yolların çoğu asfalt ama oldukça dardı. Ancak bir araba geçecek genişlikte yapılmıştı. İki araba karşılaşınca mutlaka biri toprağa kayıyordu. Bazı yerlerde çamurlu çiftlik yollarında hoplaya zıplaya gittik. Arkadaş çok usta olduğu gibi motor da yeni ve gerçekten güçlüydü. Dağ başında bir Hintlinin arkasında ıssız dağ yollarında balık çiftliklerini geziyoruz. Milyarlar versen, heyecanlı olsun desen, bunları göremez ve gezemezsin. İçimde bir sevinç var. Motor ile ulu ağaçların altından koyu gölgelerden geçerken derin nefesler alarak şükrediyorum. Bu yerleri gördüğüm ve bu meçhul diyarları gezebildiğim için çok mutluyum. Arkadaşım bu yerlerde 5 yıl çalışmış. Bütün yolları çok iyi biliyor. "Şehirden araba ile gelsek buraları gezemezdik", diyor. Bana göre heyecanlı ve zevkli bir gezi oldu. Arkadaşım çok kibar ve nazikti. Hatıra resimleri çektirdik. Kakonat suyu içtik. Burada kakonatın çok önemli bir bitki olduğunu öğreniyorum. Suyunu içtikten sonra kabuk içindeki 1 cm kadar kalınlıktaki beyaz kısmı bir meyve gibi yeniliyor. Taze iken bu kısım 2-3 cm kalınlığında olurmuş ve bundan sebze gibi bir yemek yapılırmış. Kabuğundan çıkarılan kokonat yağı Hindistan için çok önemliymiş. Özellikle Kerala bölgesi tamamiyle kokonat yağı kullanırmış. Yağı çıkarılan kabuk ve ağacın gövdeleri de yakılarak yemek yapımında kullanılıyormuş. Ben de bizde zeytinin bu konuda önemli olduğunu anlatıyorum. Burada ilaç yerine kullanıyorlarmış. Arkadaşının çocuğunun koluna bir şey olmuş 50 gr.lık zeytinyağını 2 dolara almışlar. Onlara göre çok pahalıymış. Doğru da sayılır, bu durumda kilosu 40 dolara geliyordu. İspanyol ürünüymüş.
      Şu an akşam 18.42 ve otelin 9. katındayım. Güneş yeni battı. Lokanta saat 19'da açılacakmış. Akşamın bu saatinde yine muhteşem bir görünüş var. Batıdaki yakın dağlarda güneşin battıktan sonra bıraktığı kızıllık bu taraflardaki bulutlarda tarifsiz bir renk güzelliği oluşturuyor. Gümüşi bir kızıllık var. Şehrin her tarafı buradan çok güzel görünüyor. Kokonat ağaçları arasında karanlığa giden bir şehir. Bu karanlığı yanmaya başlayan sokak lambaları bozuyor. Onların da ayrı bir güzelliği var. Işıl, ışıl. Kimisi turuncu kimisi kırmızı. Gri renkli florosan lambaları sönük kalıyor ama gözü rahatlatıyor. Hafif bir rüzgar var. Balkon kenarındaki çiçekler ve iri yapraklı ekvator bitkileri hafif hafif kıpırdıyorlar. Biraz üşüyor gibiyim. Fakat gezilerimde bu serinliğe hasretim. İliklerime kadar işlesin istiyorum. Aşağıda yollarda yüzlerce vasıta var. Korna seslerine üç tekerlekli motorların elle çalışan korna sesleri karışıyor. Hintliler korna çalmaya çok meraklılar. Zaten başka şekilde de mümkün değil. Bu tür bir trafikte başka türlü gidilemez. Bisiklet, motosiklet, motoguzzi, otobüs, taksi, kamyon, kağnı arabaları ve kıyılarda insan kalabalığı. Yemek servisi 7'de başlayacak. Biraz sabırsızlanıyorum. Çünkü öğleyin yediğim acı soslu pirinç pek midemi tutmadı. Niyetim dün akşam yediğim roti denilen pide ile karışık ızgara yemek. Bunları çok güzel yapıyorlar. Ayağa kalkıyorum. Günün son ışıklarını kaybetmeden şehri tekrar seyretmek istiyorum. Karşıda çeşitli oteller görülüyor. Uzakta Sri Lanka oteli yazıyor. 1980 yılında ziyaret ettiğim ve bizim Seylan olarak tanıdığımız bu ülke hakkında da çok güzel anılarım var. Otelin adı beni biraz bu anılara yöneltiyor. Otel bakımından güney Hindistan çok iyi. Sri Lanka'ya ilk gittiğim gün otel ile ilgili ilginç bir anım vardır. Bunu da burada anlatmak istiyorum.
     Güney Hindistan'da temiz oteller çok ve fiyatları da çok makul. Kaldığım otelde iki kişilik oda 10 dolar kadar. Temiz tertipli. Koridorlar ve giriş mermer. Bu şehirdeki en lüks otel sayılmasa da kalınabilecek temiz bir otel. Hiç olmazsa Amerika'da 100 dolara kaldığım üçüncü sınıf otellerden çok daha güzel ve temiz. Odamda renkli televizyon da var. Kapıma her sabah gazete bırakıyorlar. Dün akşam 21.30 haberlerinde Irak Türkiye sınırına 100.000 asker yığdığı için Türkiye'nin de karşı tedbir aldığını bildirdi. Bu nedenle bu akşamki haberleri de kaçırmak istemiyorum. Bu saatte tüm Hindistan televizyonları birlikte İngilizce haberler sunuyorlar. Genelde günün diğer saatlerinde ise bölgede konuşulan lisana göre yayın yapıyorlar. Akşam 21’den sonra tüm ülke yayınları Delhi'deki yayına bağlanıyor. Bu yayınlar ise Hinduca yapılıyor. Tüm ülke halkının Hinduca bilmesi arzu ediliyor ama bu tam olarak gerçekleştirilememiş. Gündüzleri ise, Kalküta' da Bengalce, Madras' da Tamice, yayın yapılıyor. Otelin ayrıca özel video yayını var. Otel idaresi bu kanaldan odalara devamlı bir film yayını yapıyor. Filmler hep birbirine benzer. Türk filmleri gibi. Bol bol aşk intikam ve bol şarkılı filmler. Dün iki filme arasıra baktım. İngilizce alt yazılı. Koca kapıyı açtı. Kapıda karısı var ve karısının kucağında hiç görmediği çocuğu var. Sarıldılar. Diğer filmde ise kız bir eve herhalde babasının evine geldi, onun da kucağında bir çocuk vardı. Kız özür dilemek veya affedilmek için babasının önünde yere diz çökmüş iken baba çocuğu kucağına aldı. Ağlıyor. Sonra kızın annesini çağırdı. Anneanne de hiç görmediği torununu kucaklamış baba ile kız birbirlerine sarılmışlar mutlu son. Odamda televizyonu devamlı açık tutuyorum. Gürültüsü arkadaşlık ediyor.
      Hayatımdan memnunum. Hanım ile gelseydik daha iyi olacaktı biliyorum ama, bu gezide dolaştığım bir çok yere de hanımla gidemezdim. Bu gezim, güzel ve heyecanlı olduğu kadar da biraz yorucu da oluyordu. Hanım Kalküta'daki sıcak ve yağmurlu hapis hayatında zorlanırdı herhalde. Bu gün gittiğim yerleri gezemezdim. Neyse, inşallah başka zaman. Aşağıda, uzaktan bize göre farklı, güzel ve çok etkili tam tam sesleri geliyor. Gecenin serinliğinde uzaktan gelen bu ses tam anlamıyla Hindistan'da olduğumu hatırlatıyor. Bu tamtamları düğünlerde, dini amaçlı toplantılarda çalıyorlar. Bir Hint düğünü görmeyi çok arzu ediyorum ama her gün olmazmış. Herkes uğurlu olduğunu inandıkları bazı dönemlerde düğün yapmak isterlermiş ve bu dönemlerde bu gibi uğurlu günler pek yokmuş. Düğün günü tayini de dini yolla olurmuş. Yoksa bizde olduğu gibi düğün salonunun boş veya doluluğuna göre gün tayini yapılamazmış. Bu nedenle düğün salonlarının kiralaması 5-6 aydan önce yapılırmış. Düğünlerin sabah olması tercih edilirmiş. Bu bilgileri bu günkü yol arkadaşımdan öğrendim.
     Yemekte önüme yine dumanlar içinde ızgaramı getirdiler. Zevkle yiyorum. Hani bu manzarada, İzmir imbatını andıran bu serin rüzgarda bu sofra ile bir duble içilir diyorum ama. Hindistan'da çok özel izin almış çok lüx lokantalar veya oteller dışında normal lokantalarda ve dükkanlarda içki satışı yasak. Bu nedenle hiç bir normal lokantada içki servisi yok. İçki üretimi de devlet tekelindeymiş. Ancak evde içme amacı ile satın alınabiliyor. Oldukça da pahalı satılıyor. Alkol içen bir kişinin çok zengin olması gerekirmiş. Normal bir işçi veya memurun devamlı içki içmesi mümkün değilmiş. İçenler ise bütün maaşlarını buna yatırmak zorunda kaldığından içki içen bir memur veya az gelirlinin sonu mutlak çok kötü olurmuş. Ayrıca perşembe günleri hava yağışlı olmazsa içki satan dükkanlar Kalküta' da satış yapmazlarmış. Eğer yağış varsa satış yapılabilirmiş. Bunları Kalküta' da duymuştum. Yeri gelmişken yazayım dedim.
Bu gün 5.30'da kalktım. Ooty denilen bir şehre gidip bir alabalık çiftliğini ziyaret edeceğiz ve fırsat bilip bu şehri de gezeceğiz. Ooty aynı zamanda önemli bir turizm merkezi. Özelliği de denizden olan yüksekliği. 2300 metreye çıkacağız ve ilk kez bu gün ceketimi alarak otelden ayrılıyorum.
     Bulutlara doğru yükseliyoruz. Artık vadi bulutlardan görünmüyor. Yanda, oldukça eğimli bir tren yolu var. Tren yolunun orta kısmında ayrıca dişli bir ray daha döşemişler. Bu dişli şekilde yapılmış ray, sanırım tren yukarı doğru çıkarken veya inerken kaymamasını ve yola tutunmasını sağlıyor. Conoor isimli bir kasabaya geliyoruz. Yol boyunca binaların bulunduğu bir kasaba. Sanki bütün evler bu yol üzerine dizilmiş. Arkalarda pek ev veya mahalle görülmüyor. Yollar da oldukça kalabalık. Hava artık serin sayılır. Yollardaki kadınların hepsinin belleri kapalı. Bu da burada havanın aşağıdaki ovalara nazaran daha serin olduğunu gösteriyor. Fakat elbiseler yine bir renk cümbüşü halinde. Hintlilerin giydikleri sari denilen elbiselerin renk ve desenleri gerçekten çok göz alıcı ve güzel. Yol kenarlarında bizdeki Atatürk çiçeklerinin çok büyük ağaç şeklinde olanları var. Artık 1900 metre yükseklikteyiz. Ooty'ye daha 11 km. var. Şu an Wellington yazan bir yerden geçiyoruz. Artık dağlar arasındaki bir vadide yükseliyoruz. Arada bir yutkunarak yükseklikten kaynaklanan kulak tıkanmasını düzenlemeye çalışıyorum. Mynolay denilen bir köy daha geçiyoruz. Yollarda Avrupa yapısı binalar var. Demek ki Avrupalılar daha doğrusu genelde İngilizler çay ziraatı için bu serin yerlere gelmişler, yerleşmişler ve bu binaları yapmışlar.
     Bildiğimiz gibi tüm Hindistan uzun yıllar İngiliz sömürgesi olarak kalmıştı. Manzaralar her yerde çok güzel. Bu kez Montltadu denilen bir yerdeyiz. Çok çeşitli sebze bahçeleri var. Son yarım saattir ağır ağır yol alıyoruz ve bu ara pek yerleşim yeri yok. Yoldaki bir derede kadınlar çamaşır yıkıyorlar. Nihayet Ooty'ye geldik. Dağın eteğinde ve ağaçlar arasında şirin bir yer. Arabadan ineceğim için not defterimi kapatıyorum ve buraya tam 3 saat 20 dakikada gelmişiz.
Ooty de bilinen Hindistan şehirlerine benziyor. Aynı insanlar ve aynı kalabalık. Yalnız evler daha düzgün görünüyor. Derme çatma hasırdan yapılmış basit yapılı evler yok. Bu şehre serinliği nedeni ile yaz aylarında çok fazla sayıda yerli turist gelirmiş. Özellikle mayıs temmuz arası burada yaz sayılıyor ve bu aylarda en sıcak günler yaşanırmış.
      Şehirde biraz dolaştıktan sonra Doddabetta denilen bir yere hareket ettik. Anlamı büyük dağmış. Bu yer Güney Hindistan'ın en yüksek noktası. Bu yerin Ooty'ye uzaklığı 10 km. kadar. Buradan aşağıdaki ovaları teleskop ile seyredebileceğimiz belirtiliyor. Tepeye ulaşıyoruz ve bu noktanın denizden yüksekliği 2623 m. Şu an Güney Hindistan’ın en yüksek noktasındayız. Yollarda ormanlar çok sıktı ve buralarda pek insan yaşamadığı anlaşılıyordu. Artık etrafımızda Ekvator ormanları yerine tanıdık çam ormanları var.
      Bu tepe noktadan her yer çok güzel görünüyor. Bazı yerler bulutlardan görünemiyor ama bulutların arasından aşağı ovalar gerçekten çok ilgi çekici bir görünüm veriyor. Şu an hayatımda ayak bastığım en yüksek yerdeyim. Garip bir duygu. Türkiye' de bile bu kadar yüksek bir yere çıkmadım. Sanırım Uludağ bile 2600 metreden yüksek değil. Yüksek bile olsa Uludağ'ın zirvesine kadar çıkmadığıma göre bulunduğum yer hayatta çıkmış olduğum en yüksek noktaydı. Dünyada şimdiye kadar ayak basabileceğim en yüksek yere ayak basmak Hindistan'da nasip olacakmış. Tepede bir bina ve teleskopla gözlem yeri yapmışlar. Pek çok turist var ama hepsi yerli. Etrafa bakıyorum, herhalde şu an buradaki tek yabancı benim. Gelenlerin çoğu da yeni evli çiftler. Bu bölgede balayına çıkanların çoğu buraya gelirmiş. Otobüste yaklaşık 8-10 çift var. Otobüste bakıyorum bütün kızlar erkeklere yaslanıyor. Sanki erkekler daha ciddi gibi. Bunu bir çok yerde hissettim. Hintli kızlar yanlarındaki erkeğin omuzuna doğru çok fazla yaslanıyorlar.
     Gözlem yerinde etrafı iyice seyrettim. Uzakta görülen dağların hepsi buradan daha alçakmış. Sonra tekrar kıvrıla kıvrıla Ooty'ye döndük. Yemek için bir lokantaya gittik. Hayatımda ilk kez sofraya sıcak su getirildiğine şahit oluyorum. Meğerse bu yerlerde yemekte sıcak su içilirmiş. Kaynar değil ama bayağı sıcak sayılır. Bu da yeni bir deneme diyorum. Lokantadan çıktıktan sonra şehir içerisinde biraz dolaştık. Çay bölgesi olduğu için, götürmek zor olacak ama yarım kilo çay aldım. Satıcıya Türkiye'ye götüreceğimi ve sahip olduğu en iyi çaydan vermesini aksi halde Türkiye'de bölgelerinin reklamının iyi olmayacağını şaka yollu söyledim. Bilmiyorum artık kalitesi nasıl. Yalnız paketi yaptıktan sonra firmasının damgasını paket üzerine gururla bastı.
Şehirde gezdikten sonra botanik bahçesine gittim. Bu bahçe şimdiye kadar gittiğim bahçelerin beşincisi oluyor. Ama bundan daha güzel ve bakımlısı yoktu.
     Çimenler üzerine oturmuş bazı gruplar sohbet ediyorlar. Parkta çok ulu ağaçlar var. Bu parka pek çok ülkeden getirilerek dikilmiş çeşitli ağaçlar dikkat çekiyor. Üzerinde ’Turkish cak' yazan bir ağacın önünde bir resim çektiriyorum. Ağaçlar arasında çok güzel bir çimenlik meydana getirmişler. Devamlı olarak da halı gibi biçiyorlar. Bazı ağaçlar üzerinde hangi yıl dikildikleri küçük madeni tabelalar ile belirtilmiş Bu bilgilerden bazı ağaçların 100 yaşından daha fazla olduklarını anlıyoruz. Park 1865 yılında kurulmuş ve tarihi önemi fazla olan bir milli park olarak kabul ediliyor. Çok çeşitli ve bazıları çok güzel çiçekli ağaçlar arasında dolaşıyorum. Bu parktan sonra yine ünlü bir mesire yeri olan göle gidiyoruz. Gölde küçük tekneler ile gezi yapan veya kürek sporu yapan insanlar var. Göl pek büyük sayılmaz ve göl suyu planktonlar nedeni ile yeşil bir renk almış. Pek temiz görünmemekle beraber göl kıyısında pek çok balık yavrusu vardı. Göl etrafında da çok güzel parklar oluşturmuşlar. Buradan çocuk bahçesine ve daha sonra alabalık çiftliği dedikleri yere gittik. Fakat balık çiftliğinde fazla bir su ve balık da yoktu. Bu gezilerden sonra arabaya dönüyor ve aynı kıvrımlı yollardan şehre dönüyoruz.
      Yolda iki yerde eski Hristiyan mezarları ve bir kilise gördüm.  Bazı mezar taşları halen ayakta ve çok güzel yapılı iseler de bu mezarların artık yok olmaya mahkum oldukları anlaşılıyordu. Mezarların büyük çoğunluğu da yıkılmış durumdaydı. Yabancılar ve sanırım genelde İngilizler yüzlerce yıl önce buralara gelerek çay ziraatı üzerinde çalışmışlar ve Avrupa’da pek yetişmeyen bu bitkiyi buralardan toplayarak ülkelerine göndermişlerdi. Nerelerden nerelere gelmişler. İngilizler veya Avrupalılar bizlere insan hakları konusunda ders vermeye kalkarlar ama bu fakir ülkelerde büyük kanlar akıttıkları ve buraları yüzlerce yıl bir sömürge olarak kullandıklarının delili bu mezarlar ve kiliselerdi. İngilizlerin Çanakkale'de, Fransızların Güney Anadolu'da ne işleri vardı. Buralara da gelmişler, çok zengin olmuşlar ve halkı fakir olan bu ülkede kazandıkları sömürge paraları ile bu ulu mezarları yaptırmışlar. Pek çok servetleri ülkelerine taşımışlar. Bu ülkelerin bizlere ahlak dersleri vermeye, insan hakları dersleri vermeye hiç hakları yok. Belki de eski günahlarını bilerek kendilerini aklamaya çalışıyorlar. Kıbrıs’tan bile 1953 yılında ayrılmadılar mı? Bu sömürge olarak kullandıkları ülkelerden zorunlu olarak çekildiler ama, başka sömürü yolları buldukları için dünyanın kaymağını yiyen yine onlar. Bizler de yabancılar gibi çalışmayı öğrenmek, üretmek ve kazanmak zorundayız. Bunun da yolu çalışmaktan geçiyor, ama bilerek çalışmak, bilime hürmet etmek, bilimi desteklemek, dışarıdan bilim almakla beraber bilimin ülkede üretilmesini sağlamak. Bunu hangi destek ile gerçekleştiririz bilemem. Bu destek konusunda üniversitelerimizin hali yürekler acısı. Araştırma fon saymanlıkları kuruldu, az da olsa faydalanıyoruz. TÜBİTAK ise proje destekleme görevini unutmuş, kendisi araştırma yapacağım diye gereksiz ve lüzumsuz enstitüler açıyor. Sanki bütün bilim dallarında birimler açıp kadrolar oluşturabilecek. Üniversitelerde yüzlerce öğretim üyesi varken, hangi akla hizmet ediyor anlamak mümkün değil. Bu kurumun mutlaka ıslah edilmesi gerekiyor. Herkes bir köşeye çöreklenmiş kendi bildiğini okuyor. Kültür balıkçılığı bana göre çok önemli olmakla beraber bu kurumdan destek almak mümkün olamıyor. Çünkü kurumda su ürünleri
yetiştiriciliğinin Y' sini bilmeyenler bu konulara bakıyor. Bu konuda bilim desteği nasıl olur bilemiyorum. Zaten olmuyor da.
Arabamız yokuş aşağı yıldırım gibi gidiyor. Zaman zaman korkuyorum. Ama görüyorum ki şoförümüz yolu çok iyi biliyor ve arabayı da güvenli kullanıyor. Birkaç kez yokuş yukarı çıkan arabalar ile burun buruna gelerek durmak zorunda kaldık. Geri manevralar ile arabalar birbirlerine yol verdiler. Saat 7 de oteldeydim.
     Bu akşam haberlerde Coimbatura Madras seferini yapan Boeing 737 model bir uçağın Sri Lankaya kaçınılmak istendiği bildirildi. Yarından sonra aynı uçak ile uçacağım ve oradan da Delhi'ye geçeceğim. Neyse ki ben uçakta iken bu olay olmadı diye seviniyorum. Bu konuda tehlike geçti sayılır ve bir süre uçaklarda çok sıkı önlemler alınacağını düşünerek rahatlıyorum.
Şu an Coimbatura havaalanındayım. Saat 7.50. Bu güne kadar bagajları pek aramıyorlardı ama bugün didik didik aradılar. Bu çok sıkı tedbirler, 2 gün önce yapılan kaçırma olayından kaynaklanıyordu. Eşyalarım da aldığım hediyeler nedeni ile epeyce artmıştı. Bu nedenle tartıya girmemesi için yanımda taşıdığı m çanta da epey ağırlaşmıştı ve 12 kg. gelmişti. Bu çantamı da ücretsiz bagaja koyabileceğim belirtilince yanıma sadece fotoğraf makinesi ile not defterimi alarak uçağa bindim. Coimbatura hava alanı küçük bir hava alanı. Etrafa bakınıyorum, öyle anlatılacak ilginç bir husus göremiyorum. Buradan Bangolore'ye uğrayarak Madras'a uçacağız. Madras'tan Delhi'ye uçmak için Madras havaalanında 7 saat beklemem gerekecek. Uçak tam vaktinde geldi. Buna seviniyorum. Çünkü son günlerde Küveyt'teki Hint işçilerini taşımak için pek çok yurt içi sefer iptal ediliyor. Uçağımızın vaktinde gelmesini yine zamanında kalkacağının bir işareti olarak kabul ediyorum. Koltuk numaram F6. Bu kez ön taraflarda oturacağım. Uçaklarda rahatlık bakımından ön koltuklar daha iyi. Motor arkada kaldığı için gürültü daha az oluyor. Uçakta arka taraflar daha emniyetli olduğu belirtilir ama Allah korusun bir kaza olduktan sonra kim öle kim kala. Hindistan havayollarına da güveniyorum. İngiliz eğitimi ve terbiyesi aldıkları için inişler kalkışlar ve havaalanı hizmetleri zamanında yapılıyor. Bu gün üç iniş yapacağım için uzun bir gün olacak. Hindistan'da genel olarak 3 tip uçak ile uçuyoruz. Birincisi Airbus tipi büyük uçaklar. İkincisi Boeing 737 tipi, üçüncüsü ise pervaneli uçaklar. Bu uçaklar dışında diğer  uçaklardan pek görülmüyor. % 95 uçaklar benzer olunca bakım işleri de kolay oluyordur. Hindistan gibi büyük bir ülkede akıllı bir uygulama. Hindistan hava yolları bir günde 67 merkeze 300 dolayında uçuş yapıyormuş.
Havalandıktan sonra Coimbatura üzerinde bir tur atıyoruz. Elveda Coimbatura diyorum. Belli olmaz ama bir daha belki buralara gelmem diye düşünüyorum. Evler tarlalar artık uzaklarda ve aşağılarda kaldı. Küçük küçük pek çok yerleşim yerlerinin üzerinden geçiyoruz. Yalnız Kalküta etrafında gördüğüm yerleşim yerlerinden farklı. Coimbatura etrafındaki yerleşim yerlerindeki evlerin çatıları genelde kiremit ile kaplı. Kalküta civarında ise siyah karanlık çatılı evler çok fazlaydı. Coimbatura küçük bir şehir olmasına rağmen pazar yerlerinin neden çok kalabalık olduğu uçaktan izlenen bu görünüm ile daha kolay anlaşılıyor. Çevresinde yakın mesafede küçük büyük yüzlerce yerleşim yerinin varlığı havadan çok çarpıcı bir şekilde gözleniyordu. Artık dağlık bölgelerden geçiyoruz ama bu dağların düzlüklerinde bazı yerleşim yerleri de gözlenebiliyor. •Bu dağlardan daha yüksek, Hindistan'ın en yüksek dağının en tepe noktasına ayak bastığım için garip bir zevk ve heyecan duyuyorum. Bu dağlar üzerindeki yayla konumundaki düzlükler sebze ve meyve üretimi bakımından bir ambar olarak kabul ediliyor. Ooty' de 2.300 m yükseklikteki bu şehirde de çok güzel sebze ve meyve bahçeleri görmüştüm. Çocukluğumda ekvator bölgelerinin çok mümbit yerler olduğunu, meyve ve sebze bakımından çok zengin olduğunu düşünürdüm. Fakat aşırı sıcak ve kurak olan mevsim ile çok yağışlı olan mevsimler iyi bir sebze ve meyve üretimine imkan tanımıyordu. Bu nedenle sıcak yerlerde yetişen meyvelerde bizim ülkede yetişen meyvaların lezzetini hiç bir zaman bulamadım. Ülkemizin dünyanın en güzel bir yerinde kurulmuş olduğunu buraları gezince daha iyi anlıyor insan. Daha önce Pakistan’a, Filipinler’e de gitmiştim. Sebze ve meyve bakımından ülkemizin zenginliğini bu sıcak ekvator ülkelerinin hiç birinde bulmak mümkün değildi. Hindistan'da da bu nedenle yüksek yerlerde bulunan sebze ve meyve alanları bu ülke için çok önemli. Hindistan büyük bir ülke. Milyara yakın insanın yaşadığı bu ülkede gıda sorununu çözmüşler. Artık açlık sorunu yok. Az sıcağa dayanabilecekler için güzel bir iklimi var. Her şey yapabiliyorlar. Atom santralları bile mevcut. Dünyada var olan her şey bu ülkede mevcut ama herkesin bunları alma olanağı olduğunu söylemek elbette ki mümkün değil. Ülkenin zenginliği çok olmakla beraber, gelir bir milyara yaklaşan nüfusça paylaşılınca ortaya mevcut durum çıkıyor. Her türlü makina aksamını yapabiliyorlar ama kendilerine bile yetmesi mümkün değil. Dağları geçtik ve iniş için Bangolore'ye inmek için alçalmaya başladık. Coimbature serin bir yerdi. Hele Ooty'de üşümüştüm. Kalküta' da ise sıcaktan ve terden kolumda ve sırtımda çıkan kızıllıklar buralarda geçmiş ve iyileşmişti. Yine biraz daha sıcak yerlere gidiyorum. Ama Delhi Kalküta'dan daha iyi bir iklime sahip. Hiç olmazsa sıcak da olsa rutubet oranı daha az.  Pilotumuz bir kaç kez ustaca yön düzeltmesi yaptı. Hindistan düzlükleri çok fazla olan bir ülke. Buralarda da ufuktaki dağlara kadar çok büyük düzlükler görülüyor.
Bangolore'deyiz. Yarım saat sonra tekrar havalanıyoruz ve saat 11.15 de Madras'tayız. Uçaktan inince artık sıcak bölgelerde olduğumuz belli oluyordu. Hava sıcaklığı bu gün Coimbatura'da 22, Bangolore'de 24, Madras'ta ise 30 dereceydi. Neyse uçağım saat 17.10 da kalkacak. Delhi uçağının 1 saat önce saat 16.10 da kalkacağını öğreniyorum. Zamanında gelseydim uçağı kaçıracak mıydım diye yetkili birine sorunca Küveyt nedeni ile bu günlerde olan bu zorunlu değişmelerin kendilerini de üzdüğünü, telefonla ulaşabilecekleri yolculara ulaşmaya çalıştıklarını ve fakat kalan olsa da saat 20 dolayınca kalkacak bir diğer uçak ile bu sorunu gidermeyi planladıklarını açıkladı. Şu an, klimalı Madras hava alanı iç hatlar salonundayım. Daha önce Madras'ta satın aldığım işlemeli masa için satıcıya telefon ettim. Bir saat sonra gayet güzel şekilde paketlenmiş olarak masayı getirdiler. İnşallah sağlam şekilde paketlenmiştir ve bu paket içerisine iyi bir masa koymuşlardır. Bu paket de 12 kg geldi. Diğer yüklerim de fazla olduğu için her halde fark alırlar diyorum. Neyse ne derlerse ödeyeceğiz ve "Oda mı dert?" diye kendi kendime gülümsüyorum
      Salonda küçük bir büfe var. Bazı yabancılar büfeye bakıyorlar ama ne alacaklarına karar veremiyorlar. Yufka içerisine sarılmış tavuk dürmesi var. Satın alıyorum ve çok lezzetli. Turistler 20 gün evvel benim baktığım gibi bakıyorlar. Artık Hindistan hakkında az da olsa bir şeyler öğrendim. İki dürüm alıp afiyetle yedim. İyi yerlerde malzemeyi sakınmıyorlar. İyi lokantalarda tabaklar çok dolu olarak geliyor. 20 gün önce olsaydı bu dürüm için çok acı derdim ama şimdi acı olmazsa yiyecekler pek lezzetli görünmüyor. Hiç acı yemezken burada acılı yemek yemeye de kısa sürede alıştım. Hele dün öğleyin yediğim acılı yemeği yedikten sonra ve o acılı şiş kebabı ile midem hiç rahatsız olmadı olmadıktan sonra az acılı yemekler artık çok normal geliyor. Dün öğleyin lokantaya gittim. Tandari dedikleri çok güzel piliç ızgaralar yapıyorlardı. Bu pişirme şeklinde piliçleri dört parça olacak şekilde ayırıp, çeşitli soslarla muamele ettikten sonra nar gibi kızarmış şekilde servis' yapıyorlar. Ayrıca bu piliçlerin yanında şişe dizilmiş piliç etleri de bulunuyordu. Yemekte bir çeşit piliç şiş ızgara tarif ederek sipariş etmeye çalışmıştım. Garson beni dinlerken tamam tamam dedi ve gitti. Önce bir Çin çorbası istemiştim. İçerisine bol acı biber doğranmış sirke koyunca çok lezzetli oluyor. Biraz üşütmüş olduğum için içimi ısıtır düşüncesi ile içmeyi arzulamıştım. Bu çorbayı içerken kendi kendime artık acılı yemeye alıştım diyordum. Çorbayı bitiremeden şiş kebap da gelmişti. Yalnız şekli biraz farklıydı. Şiş üzerine 35-40 cm kadar sucuk kalınlığında kıyma yerleştirmiş ve ızgara yapmışlar. Sonra 5 cm.lik parçalar halinde keserek servis yapmışlardı. Bir parça aldım. Her halde, hayatımda, bu kadar acı bir eti bu güne kadar tatmamıştım. İçtiğim çorbadan da ağzım acılıydı ama bu başka tür bir acıydı. Ama şiş kebapta bulunan daha başka baharatların da etkisi ile şiş kebap lezzetli de idi. Ayrıca sıcak ve acı yanyana olunca etkisi daha da fazla oluyordu. Yemeği önce çok çok acı bulsam da afiyetle bitirdim. Bu da bir' tecrübeydi. Yemeklerde bir tabakta çok lezzetli soğan turşusu getiriyorlar. Onu da tüketiyorum. Midem de sağlammış diye seviniyorum. Genelde biraz fazla yediğim zaman memlekette midem rahatsız olur ve gaz yapardı. Bu nedenle acılı ekşili pek yemek istemem. Fakat şimdi anlıyorum ki midede gaz yapan esas olarak acılı yiyecekler değil. Özellikle hamurumsu ve hazmı zor gıdalar aldığım zaman mideme dokunuyor sanıyorum. Babam da annem de evde çok acı yerlerdi. Yemekleri acı yapmasalar bile evimizde çok acı biber tüketilirdi. İkisi de hayatları boyunca hiç midelerinden şikayetçi olmadılar. Bu nedenle eğer midede gastrit veya ülser yoksa acının mideye hiç de zararlı olmadığı fikri bende yerleşiyor. Hatta 80 yaşın üzerinde bir tanıdığım var. O yaşta bile çok acı olan küçük süs biberleri yiyordu. Hayatı boyunca hiç bir mide sıkıntısı çekmediğini söylerdi. Demek ki doğruymuş. Bilgilerime ters geliyor ama hayat tecrübem bu fikri doğruluyordu. Midede belirli bir rahatsızlık yok ise acının faydalı bile olduğunu söyleyebileceğim. Neyse bir beslenme uzmanı değilim. Bu akşam ki yemeğimde tarifi doğru yaptım ve şişte piliç ızgara yedim. Gerçekten çok lezzetliydi. Chicken tikka ismi ile tanınıyor.
Uçağımın 16.10'da kalkacağını bildirdiler. Fakat 50 dakika kadar gecikecek. Şu an emniyet kontrolleri yapılıyor. Uçağa binmek için salonda bekliyoruz. Eşyalarım biraz ağır geldi ve 22 rupi ek ücret aldılar. Bineceğimiz uçak karşımızda. Airbus 3 LO tipi. Bombay'dan gelmiş ve geciktiği için biz de rötarlı kalkacağız. Ayrıca bu uçak direkt olarak Delhi uçağı olmasına rağmen Haydarabat şehrine de uğrayacağı belirtiliyor. Bu tür program değişiklikleri bu günlerde çok olağan. Uçuş planına baktım. Madras Hayadarabat arası 1 saat sürer diye gösteriyor. Haydarabat ile Delhi arası ise 2 saatmiş. Madras Delhi arasını ise 2.5 saat olarak belirtiyor. Demek ki bu hesapla yarım saat kadar fazla uçacağız. Bir süre de Haydarabat  alanında oyalanırız. Uçakta ikram edilecek malzemeleri bir kapıdan, yolcu bagajlarını ise diğer kapıdan yüklüyorlar. Uçakta hiç boş yer olmayacağını tahmin ediyorum. Fakat Hindistan Hava yollarını tanıtan mecmuada, uçağın dolu olduğu belirtildiği halde uçakta boş yer görürseniz bunun emniyet için yapılmış olduğunu biliniz diye yazıyor. Havaya, rüzgara, güneşe ve kargoya bağlı olarak yapılan hesaplamalar sonucu yolcu adedinin saptandığı belirtiliyor. Bu nedenle her türlü emniyet tedbirleri alınarak uçuş yolcu planlamalarının yapıldığı açıklanıyor. Biraz evvel sağanak halde yağmur yağdı. Şu anda ise güzel bir sakinlik var. Yüksekler bulutlu ama hava açık sayılır. Etrafta bir grup Rus ve Fransız turistler görüyorum. Turizm mevsimi olmamasına rağmen bu gün biraz daha fazla yabancı görünüyor. Saat 17' de uçağa aldılar. 32. sırada oturuyorum. Her sırada 8 kişi var ve uçakta hiç boş yer yok. Uçağın kalkmasını beklerken bu satırları karalıyorum. Hostes kız şeker ikram ediyor. Yazdığım için göremiyorum. Rahatsız ettiği için özür diliyor. Ama, esas ben özür dilerim diyerek onu rahatlatmaya çalışıyorum. Çok tatlı bir tebessümü vardı. Şekeri aldım ve bu ara uçağımız hareket etti. Ağırca piste doğru ilerliyoruz (17.15). Asilce havalandık. Havalanmanın da asilcesi mi olur demeyin. Gerçekten her uçağın kalkışı artık pilotun becerisinden mi, yoksa uçağın yeniliği veya eskiliğinden mi bilemem ama, farklı oluyor. Bazı kalkışlar, şu an olduğu gibi, insanı hiç tedirgin etmeyen, uçağın motorunun sakin çalışması ile bu kalkışlar bana vız gelir hissini veren, güçlü, fakat sakin Gürültüsünden insana huzur ve güven veriyor. Bazı kalkışlarda da insan istemeden tedirgin oluyor. Uçak ya çok çabuk dikleniyor veya fazla yüklenmekten de olabilir çok gürültülü ve titremeli olarak kalkıyor. Bulunduğum uçakta gerçekten çok heybetli. Bu kadar insanla bu kadar rahat nasıl uçuyor, mükemmel bir teknoloji. Bu tür uçakları Türkiye ileride yapar mı bilemiyorum ama, biz araba yapıyoruz diye sevinir iken dünya nelerle uğraşıyor. Yaptığımız arabaların da bütün dizayn ve teknikleri yabancılara ait.