Site açılış tarihi: 27 Kasım 2012
Geçen ayki Günlük ort. ziyaret: .. 118
Ay içinde en yüksek ziy sayısı: .158
Geçen ayki ziyaretçi sayısı: . 3537 (kasım 2022)
Toplam ziyaretçi sayısı: 815 500

Diğer Meslekdışı Kitaplar » Hindistan'da Yazdım » Kalküta





     KALKÜTA
     Kalküta uçağından tam zamanında indik. Önce bavullarımı aldım. Çıkış kapısında nazik bir Hintli elinde Prof. Dr. Atilla ALPBAZ yazan tabelası ile beni bekliyordu. Tanıştık. Dışarıda az bir yağmur serpiştiriyordu. Bekle dedi. Araba getirecek sandım. Biraz sonra şemsiyesi ile geldi ve arabaya kadar yürüdük. Bu ara iki çocuk peşimize takıldı. Bavulum küçük ve tekerlekli olmasına rağmen taşımada ısrar ediyor ve bavulun iki kenarından tutarak arabaya kadar geldik. Bavul ile birlikte onları da taşıdım diye kendi kendime gülümsüyorum, Mihmandar çocukları kovalamak istiyor, ama dinleyen kim. İki rupi verdim. Hemen 5-6 yaşlarında bir kız çocuğu daha yanaştı. Çok tatlı gülümsüyor. Mihmandarım şemsiyesi ile kovalamaya çalışıyor ama, yüzümden ona da para vereceğimi anlayan kız, küçücük yaşına ve yapısına rağmen mihmandar ile neredeyse kavga edecek. 2 rupi de ona veriyor ve kızı korumaya çalışıyorum. Küçük kız arabanın kapısını yaşından beklenmeyecek bir ustalık ve tebessümle açtı.

        Yola çıktık. Ani bir yağmur. Sanki gök delindi. "Bu yağmur 24 saat sürer mi?" diye soruyorum. Hayır, dedi, çabuk geçer. Gerçekten de 10 dakika sonra yağmur dinmişti. Bu kez güneş vardı. Yol kenarları her taraf insan dolu. Birçok gölet görüyorum. "Balık var mıdır?" diyorum. Elbette, diyor mihmandarım. Yine Hindistan' a has her tarafta serbest gezen inekler var. Doğa, bol yağmur, kızgın rutubetli güneş ve hava ile yemyeşil. Bizim ülkede yağmur sıkıntısı var, sizde ise çok fazla, paylaşalım diyorum. Gülüşüyoruz.
      Şoförümüz çok hızlı. Tereyağından kıl çeker gibi yolun sağından solundan gidiyor. Burada trafikte İngiliz sistemi hakim. Türkiye'dekinin aksine direksiyon sağda ve arabalar yolun solundan gidiyorlar. Ben ara sıra şaşırıyorum. Daha alışamadım. Yollar dar ve çok kalabalık olunca, bazen, çok hızlı giden arabamızın yanlış gittiği ve karşıdan gelen araçlarla çarpışıvereceği hissine kapılıyorum. Ters gidiyorlar gibi geliyor. Birkaç güne kadar alışırım herhalde.

      Yollarda Delhi'den farklı bir görünüm var. Yollar biraz daha kötü. Delhi başkent olmanın yararlarından fazlaca yararlanmış, insanlar daha kötü giyimli. Zaten pek giyinmişler de sayılmazlar. Çoğunluğunda bir şort ve üzerlerine sardıkları beyaz bir bez var. Zaten bu yağmurda yayan yürüyenlerin başka bir elbise giymeleri de mümkün değil. Yol boyunca göletlerde, küçük su birikintilerinde hep yıkanan insanlar görüyorum. Bazı kadınların elbiseleri ile yıkandıklarını izliyorum. Bilmem bu rutubetli havada bu elbiseler üzerlerinde nasıl kurur. Herhalde ıslak elbise ile yaşamaya alışmışlar sanıyorum.
      Delhi'de insanların çektiği çek çek arabalarını sadece biraz gezebildiğim yeni Delhi kısmında pek görememiştim. İnsan taşıyan arabalar daha çok bisiklet şeklindeydi. Kalküta'da ise yol boyunca sık sık görüyorum. Bu durum bile Kalküta'nın gelişme bakımından Hindistan'ın birçok bölgesinden daha geride kaldığını gösteriyor. Cılız bir adam, arabasına kurulmuş ve alnındaki terleri silen şişmanca bir kadını taşıyor. Hindistan'da göbeklilik herhalde zenginlik timsali. Zengin kadın bol gıda bulduğundan ve pek çalışmadığından hemen göbekleniyor. Şişmanlıyor, bunun sonucunda tabii ki vücutları biraz daha şekilsiz oluyor. Belleri açık olarak giydikleri sarilerinin altından sarkan et kıvrımları pek hoş durmuyor. Bellerini örtseler daha iyi görünecekler. Fakirler zayıf ve daha zarif. Bunu kadınların giysisinden de anlamak mümkün. Üzerinde şık ve pahalı olduğu anlaşılan elbise ve sari giyen kadınlar genellikle orta yaşlı ve şişmanlar. Orta tabakadan ve zayıf kadınların kıyafetleri daha basitçe ve fakat zayıf olduklarından daha zarif görünüyorlar.

       





 Çeşitli dar ve geniş yollardan geçerek misafirhaneye geliyoruz. Odama çıkıyoruz. Odada klima mevcut. Buna memnun oluyorum. Hintli hizmetçi hemen vantilatörü ve klimayı çalıştırıyor. Odam serin. Saat 13.30'da yemek vereceklerini söylüyorlar. Mihmandarıma balık yetiştiriciliği bölüm başkanı ile ne zaman görüşebileceğimi soruyorum. Yarın saat 11’de diyor. Bir konferans vermek istediğimi belirtiyorum. Evet diyor, yarından sonra vereceksin. Öğleden sonra serbestim. Zamanı değerlendirmem lazım.

       Odam normal. Yatakları kontrol ediyorum, oldukça temiz ve rahat. Odamda iki adet tek yatak var. Küçük bir masa mevcut. Masa üzerine bir lamba, mum ve bir kutu kibrit koymuşlar. Bir de termos mevcut. Açıyorum. İçi yeni doldurulmuş soğuk su ile dolu. Benim için hazırlamışlar. Banyo dışarıda, aynı katta iki oda daha var. Sanırım banyoyu müşterek kullanacağız. Bavulumu açıyor, hazırlanıyor ve sokağa çıkmak için defterimi kapatıyorum.
Hava sıcaklığı gece 25-26° C, gündüz ise en yüksek 32°C olacakmış. Sıcaklık çok fazla değil, etkilenmeyeceğim diye seviniyorum. (Bu satırları önce yazmıştım, sonra sıcak ve rutubetten çok sıkıntılı anlarım oldu).
       Kaldığım yerin üniversiteye ait bir misafirhane olduğunu sanmıştım. Fakat bir pansiyonmuş. Yemek üst katta hazırlanarak getiriliyordu. Yemekler alışkın olduğumuz bir tat ve lezzette değilse de fena sayılmazdı. Akşam yemeğinde körili tavuk, 2 küçük karides ve birkaç çeşit hepsi 7 çeşit olan yiyecek verdiler. Öğle yemeğinde de 7 çeşit vermişlerdi. Bir anlamı var mı bilemiyorum. Bu satırları gece odamda yazıyorum. Dışarısı sıcak ama odamda rahatım. 17- 18 yaşlarında bir çocuk bizim kata hizmet ediyor. Diğer odalarda kimler var bilmiyorum. Fakat yemek yiyen bir tek ben varım. Yemek sorunum pansiyonda halledildiği için beş gün rahatım. Çocuğa 50 rupi verdim. Sevindi. Daha bardağım boşalmadan su dolduruyor ve saatte bir kapımı çalarak "termos boşaldı mı?" diye soruyor. Öğleden sonra yemeği yedikten sonra hemen sokağa çıktım. Yayan yol alarak çok çeşitli pazarlar gezdim. Bir manavın önünde hiç görmediğim meyvalara bakarken manavdaki çocuk elime bir meyve sıkıştırdı. Ne olduğunu anlayamadan parmağım meyvenin içerisine gömülüverdi. Dıştan sert gibi görünmesine rağmen meyve çok yumuşak yapılıymış. İsmi anona olan bu meyvenin hemen parasını ödedim. Nasıl yeneceğini de bilmiyorum. Satıcı yememi belirtiyor. Bir ısırdım, içerisi ayçiçeği tohumu gibi çekirdek dolu. Bu çekirdekler yenir mi, atılır mı bilmiyorum. Satıcıya soruyorum. Çıkaracaksın diyor. Tatlı bir meyve. Bunu da tesadüfen öğrenmiş ve hayatımda ilk defa gördüğüm bir meyvenin tadını tatmış oluyorum.
      Kalküta, herhalde, dünyanın en zengin insanları ile en fakir insanların yaşadığı bir şehir. Yol kenarında yatıp uyuyan pek çok insan var. Pazarları da çok ilginç. Bazı caddelerde orta kısımdan yürüyünce yol kenarlarındaki hiç bir dükkan görünmüyor. Öyle ki kaldırım üzerinde caddede bulunan binaların alt kısımlarında bulunan dükkanlara karşı küçük dükkanlar kurmuşlar. Böylece kaldırımda ikinci bir sıra oluşmuş. Arada kalan 1-2 metrelik yol ise geçmeye imkan vermeyecek kadar kalabalık. Bu ara yollar loş ve insan seli ile dolu. Fakat ara yolun üst kısımları örtüler ile kapatıldığı için gölgeli ve serin bir alışveriş merkezi doğmuş oluyor. Bu pazarlarda manavdan saatçiye kadar her türlü dükkan var. İşin ilginç yanı, ana caddenin ortasında bu ikinci sıra dükkanların arka kısmı göründüğü için sanki ana cadde boş gibi. Ama bu dükkanların ön tarafında dünyanın en kalabalık pazarlarının bulunduğunu ana yoldan araba ile geçenlerin, hele bu olayı bilmiyorsa anlamaları mümkün değil. Çarşıda çok ilginç eşyalar gördüm.

     Bu mevsim turizm mevsimi olmadığı için Delhi'de bir miktar yabancı görmüşsem de burada Kalküta'da, hemen hemen, muson yağmurları korkusuyla, hiç yabancı turist yok gibi. İş için gelenler ise büyük otellerde kaldıkları için ortalıklarda pek görülmüyor. Bu nedenle binlerce insanın kaynaştığı bu mağazalarda benden başka yabancı yok gibi. İşte bu kalabalıkta gezerken, yorgunluğumu belirtmiş olacağım ki, bir dükkan sahibinin otur demesi ile bir kenara iliştim. Ben oturdukça bana Hint kumaşları gösteriyordu. Açma desem de topları teker teker açıyordu. Neticede bizim Türk parası ile çok ucuza gelen iki hanım elbiseliği almak zorunda kaldım. Hint kumaşlarının ve özellikle üzerindeki desenler bakımından çok güzel görünüşleri var.
       Bu arada fotoğraf makinam bozuldu. Bu duruma biraz canım sıkıldı. Eğer tamir edemez veya ettiremezsem çok üzüleceğim. Çünkü bu gezimde mümkün olduğu kadar bol resim çekmek istiyorum. Tamir amacı ile küçük bir tornavida takımı ve ince makina yağı aldım. Amacım fotoğraf makinasını söküp silmek ve çok az miktarda yağlamak. Akşam otele gelince her zaman yaptığım gibi tamir edemesen de "söktüğün gibi tak" yöntemini uygulayarak dikkatle ve sıra ile fotoğraf makinamı dağıttım. Neticede 3 saat sonra son vidayı taktığımda tamir çalışmamın başarılı bittiğini görmek beni çok sevindirdi.           Gündüzki çarşı gezisi ve 3 saatlik bu tamir çalışmasından sonra sucuk gibi terlemişim tabirini kullanmak yerinde olacak sanıyorum, bir duş aldım ve çok rahatladım. İki saat de uyuyunca akşam yemeğimi ancak saat 21'de yiyebildim.
Bugün yola çıkalı 3 gün oluyor. İlk resmi ziyaretimi yarın yapacağım. Üniversitede sabah mesaisi saat 10'da başlıyormuş. Saat 11’de beni alacaklar.


       Ertesi gün saat 8' de kalktım. Saat 11’e kadar epey zaman var. Bu boş zamanımda Kalküta rehberini okuyarak gezebileceğim yerleri tespit etmek istiyorum. Kahvaltıdan sonra bu tür çalışmalar ile vakit geçirmeye çalıştım. Biraz geç geldiler. Saat 11.45' de elinde bir kağıt bulunan bir şoför geldi. Beraberce üniversiteye gittik. Jadavpur üniversitesinde su ürünleri ile ilgili direkt bir kürsü bulunmuyordu, bu nedenle tam bir işbirliğine gidemeyeceğimizi anladım. Fakat yabancılara karşı oldukça ilgili görünüyorlar. Beni, üniversite ile ilişkilerimi sürdürme görevini üstlenen öğretim üyesinin odasında, gıda fakültesindeki bütün profesörler sıra ile ziyaret ettiler. Bu ilgiden memnun oldum. İlgi üzerine hazırladığım konferansı nerede verebileceğimi sordum. Saat 13 için planladıklarını ve salon işini hallettiklerini belirttiler. Öğretim üyelerinin hepsi ana dili gibi İngilizce biliyorlardı. Fakat yine de üniversite imkanlarının bizden daha geride olduğu belli oluyordu. Bazı öğretim üyeleri çalışma konuları hakkında bilgi verdiler. Gerçekten çok ilginç konular üzerinde çalışmalar yapılıyordu.
       Üniversite yönetim sistemi konusunda da konuştuk. Bu arada şunu da belirtmek isterim ki, Hindistan gerçekten demokrasinin en iyi ele alındığı ülkelerden bir tanesi. Nüfusu 1milyara yaklaşan bir ülke olarak politik çatışmalar yanında etnik çatışmalar da çok görülüyor. Fakat politik çatışmaları, etnik çatışmaların da etkilediği muhakkak. Bu günlerde politik ortam çok gerginmiş. 20'den fazla lisanın konuşulduğu ve her türlü komünist, liberal, dinci partilerinin var olduğu ve bu kadar karmaşık grupların yaşadığı bir ülkede demokrasinin bu kadar genişçe kanunlarda yer alması gerçekten güzel ve örnek alınacak bir durum. Üniversitelerde aynı demokrasi anlayışı hakim. Üniversite kanunlarında genel olarak İngiliz sistemlerini örnek almışlar. İdarecilerin seçiminde öğretim üyelerinin etkisi ve seçim hakkı var ise de, en üst kademede ve bizdeki rektör karşılığı olan idarecilerin görevlendirilmesinde, yine de bizdekine benzer yöntemle atamalar daha üst kademeler tarafından yapılıyormuş. Hindistan çok büyük bir ülke olduğu için her üniversitenin idaresi, bölgelere göre müstakil sayılıyor ve üniversite rektörleri mütevelli heyetler tarafından tayin ediliyor. Üst kademelerin seçiminde politik etkilerin çok fazla olabildiğini belirttiler.
Saat 15'te konferansımı verdim. Konferans konu balık yetiştiriciliği olmakla beraber, Türkiye hakkında sordukları birçok soruya cevap verme durumunda kaldım. Konferanstan sonra 2 profesör yarın öğle yemeği için davet ettiler. Kabul ettim. Daha doğrusu kıramadım. Esasında Kalküta' da kalacağım süre az olduğu için birçok yeri gezmek ve görmek istiyordum. Bu tür yemek gibi konular ile vakit kaybetmek istemiyordum. Saat 04.30'da üniversiteden ayrıldım. Bir araba ile Japon tapınağı denilen yere gittim. Büyük bir heykelin altında bir Buda heykeli vardı. Burayı ziyaret ettikten sonra bu bölgede bulunan Soraba gölüne gittim. Etrafı park olarak tanzim edilmiş çok güzel bir yerdi. Parkın bir bölümü futbol sahası olarak ayrılmış. Burada gençler futbol oynuyorlardı. Heyecanlı bir maç olmalı ki pek çok seyirci vardı. Gölde kürek çeken insanlar vardı. Parkın bir yanında, ocağını bile yolun ortasına kurmuş ve burada gecelediği belli olan kadın ile bu kürek çeken gençlerin görüntüleri tezat bir görüntü oluşturuyordu. Kürekle hız denemesi yapan genci arkadaşları sahilden tezahürat ile hırslandırmaya ve hızlandırmaya çalışıyorlar. Gölün kıyısındaki koyu ağaçlık bölgede genç ve yaşlı insanlar koşuyorlar. Kıyıda dizili banklarda ve parktaki ağaçların altında ise çiftler oturmuşlar ve kendi dünyalarını yaşıyorlardı. Bu çiftlerin oturuşları ve davranışları tam bir asillik içerisinde. Birbirlerine sarmaş dolaş ve aşırı hareketler yapan yok.
       Gölün kenarındaki yolda ve parkta biraz dolaşıyorum. Yol kenarında bir kaynaktan su akıyor. Yaşlıca bir adam su içiyor. Kıyafeti düzgünce. Yanına yaklaşıyorum ve "Bu su içilir mi?" diye soruyorum. Yaşlı adam "Kalküta' da en önemli konu temiz kaynak suyudur, buradan emniyetle içebilirsin." diyor. Genellikle dışarıda bilmediğim yerlerde su içmemeye ve bir hastalığa yakalanmamaya çalışıyorum. Çünkü özellikle muson yağmurlarının olduğu dönemde bilinmeyen yerde su içilmemesi elimdeki tanıtım kitabında yazılı. Bu nedenle susuzluğumu, buldukça meşrubat içerek gidermeye çalışıyorum. Bir kaç çeşit meşrubat denedim, neticede Timka denilen bir markada karar kıldım. Hep bu marka kola ile susuzluğumu gideriyorum. Neyse bu arada yaşlı adam nerelisin diye sordu. Türkiye diye cevap verdim. O yoluna koyuldu ve ben de su içmeye başladım. Kana kana su içtim. Tam su içtiğim yerden ayrılıyordum ki yaşlı adamın geri geldiğini gördüm. Yanıma geldi ve bana dikkatle bakarak "Atatürk" dedi, "büyük adam". Ben çok iyi hatırlıyorum ki, çocukken sanırım 1938 yılları olacak, Atatürk öldü diye okullarımız 3 gün yas ilan edilmişti." Yaşlı adamın gözleri çok uzaklara, eski yıllara gitmişti. Çok sevinmiş ve duygulanmıştım. Hindistan'da, hemen hemen hiç bir turistin görülmediği bir ortamda yaşlı bir Hintli, çocukluğunda Atatürk öldü diye okullarında yas ilan edildiğini söylüyordu. Bir kaç dakika Atatürk hakkında konuştuk. "Büyük adam" diyordu tekrar tekrar. Ayrılırken bir resmini çekmek istedim. "Ne yapacaksın, ben yaşlı bir adamım" dedi. Neyse bir poz resmini çektim. Gözleri sevinç ve gururla parlıyordu. Selamlaştık ve ayrıldık. Biraz daha yürüdüm. Yolun kenarına yatmış zayıf bir adam. Uzaktan bir resmini çekiyorum. Yanına gitmeye çekiniyorum. Çünkü resmini çektiğim de nasıl bir tepki göstereceğini bilmiyorum. Uzaktan bir resim çektikten sonra yanına yaklaştım. Ağzı köpük içerisinde, ama hiç aldıran yok. Hasta mı yoksa uyuşturucu mu almış bilemiyorum. Ama o rahat uzanmış kendi halinde uyuyor. Yoldan çeşit çeşit arabalar geçiyor. Bir tanesi ilgi mi çekiyor, çünkü bu durakta duran araba otobüs mü, kamyon mu belli değil. Hiç bir yerde bu şekilde toplu taşıma aracı görmemiştim. Sanki kamyon kasası iki katlı otobüs haline getirilmiş. Kalküta şehir içi otobüsleri çeşit çeşit. Bazı yollarda tramvaylar da çalışıyor. Öyle eski modeller ki her halde bu tür tramvaylar dünyanın başka hiçbir ülkesinde kalmamıştır. Küçük taşıma araçları ise tarifle anlatılacak gibi değil. İnsanlardan çektiği çekçeklerden motosikletli ve diğer taksilere kadar her çeşidi var. Bu ara yanımdaki rehber kitapta Hindistan'da ilk kez kurulan yer altı metrosunun Kalküta'da çok temizlerine binmek istiyorum. Akşamüstü olmasına rağmen vaktimi değerlendirmek için hemen bir arabaya atladım ve Kalküta'nın en ünlü yerlerinden olan Park Street denilen bölgesine gittim. Ortalık kararmak üzere olduğundan bu bölgede yarım saat kadar gezebildim. Cadde üzerinde Kalküta'nın en ünlü alışveriş merkezleri mevcuttu. Burada birçok dükkana girdim çıktım. Amacım kısa sürede pek çok konuyu öğrenebilmek. Bu arada bir ayakkabıcı dükkanına girdim. Fiyatlar bizim para ile çok ucuz. Bir kaç tane denedim. Fakat model, ölçü ve kalite olarak bana uyan bir ayakkabı bulamadım. Dükkan sahibi iyi İngilizce biliyor. Müslüman olduğunu söylüyor. Din birliği ortaya çıkınca biraz sohbet ediyoruz. Bu ara sohbetten cesaret alarak bana mutlaka bir ayakkabı satmak istiyor. Zaten fiyatlar ucuz. Bu fiyattan daha ucuza verebileceğini söylüyor. Almak istiyorum, ama ayağıma uymayınca ve modelini beğenmeyince ucuz diye almanın bir anlamı da yok. Ayakkabı kalıplarının enleri çok dar. 44 numara bir ayakkabı için çok uydu, çok yakıştı diyor ama ben hep 42 numara giyerim. Neyse biraz sohbetten sonra ayrılıyorum. Ayrılırken, "Yeni gelmişsin, geceleri dikkatli ol" diyor. "Yanında fazla para var mı?" diye soruyor. Yanımda çok para olmasına rağmen 100 dolar kadar var diyorum. Biraz daha yürüdükten sonra bir taksiye binerek adresi veriyorum. Binerken bu adresi biliyor musun diye ısrarla soruyorum ve bildiğini söylüyor. Ama belli ki adresi bilmiyor, amacı bir yabancı turisti kaçırmamak. Yolda 3-4 kez durup adres sordu. Tam kaybolduk diyorum, arka yollardan misafirhanenin bulunduğu sokağa çıktık. Ortalık karanlık olduğu için tedirgin olmuştum. Seviniyorum. Çünkü yol boyunca ortam devamlı değişiyor. Apartmanların olduğu bir yoldan geçiyoruz, herşey modern. Birden karanlık bir yolda kenarda loş ışıklar altında oturan kalabalık insanlar. Kara kara küçük kulübelerden oluşan lokanta gibi yerler. Birden bakıyorsun tekrar kalabalık bir cadde. Birbirleri ile bu kadar tezat teşkil eden bir hayatın içiçe olduğu başka bir şehir yoktur sanıyorum. Büyük bir zenginliğin hemen yanında dünyanın en fakir insanlarını görmek mümkün. Hanımla olsa bu yerlerde dolaşmaya korkardım. Biraz bahşiş verip arabadan iniyorum. Şoför seviniyor. Esasında geldiğimiz mesafe oldukça uzak. Giderken 25 rupiye, bizim para ile 4000 TL. sına gitmiştim. Karanlık olduğu için 40 rupi istemesine rağmen 50 rupi verdim. Bizim şartlara göre yine de ucuz. 3 dolar kadar bir para ediyor.
Saat 20'de bir banyo aldım. Akşam yemeğini saat 21'de verecekler. Yemek sorunum olmadığı için memnunum. Öğle yemeğini de üniversitede yedim. Bizlere göre biraz acı olmasına rağmen köri ile yapılmış balık köftesi fena sayılmazdı. Sardesti isminde bir tatlı verdiler. Yağı biraz ağırcaydı, su ile yutmak zorunda kaldım. Misafirhanede verdikleri rosegella isimli tatlı ise fena sayılmazdı. Tam yemek getirdikleri anda ışıklar söndü. Hemen masamda bulunan lambayı yaktılar. Misafirhanede masalarda neden lambaları ve mumları hazır bulundurduklarını şimdi anlamıştım. Odam soğutmalı olduğu için rahatım iyi ama, hava bugün gerçekten çok sıcak. Rutubet de çok yüksek. Odamdan dışarıya çıkınca, rutubetli havada, sanki hamama girmiş hissine kapılıyorum. Yemeğim bitmesine rağmen elektrikler hala gelmedi. Kalküta'da elektrik kesintileri ile telefon görüşmelerinde yaşanan zorlukların olağan bir durum olduğunu öğreniyorum. Bu akşam yemekte pirinçli tavuk vardı. Adı binihari imiş. Ayrıca bakıcı çocuğun bağdakabi dediği çeşitli soslar ile kavrulmuş bir sebze yemeği vardı. Sonradan bunun lahana olduğunu öğreniyorum. Fakat o kadar çeşitli soslar koymuşlar ki lahana kokusu ve tadı neredeyse kaybolmuş. Ayrı bir sebzeli yemek ise, patates ve içinde nohut gibi sert çekirdekleri olan bir sebzeden yapılmıştı. Yemeğin adı alupatakari imiş. Domates soslu ve biraz acılıydı. Fakat 3 yemek de yenilecek kalite ve lezzete sahipti.
       Bugün 31 Ağustos 1990. Sabahtan beri dışarıda Kalküta'yı gezdim. Bu satırları akşam döndükten sonra yazıyorum. Otele dönmek için neredeyse 1 saate yakın taksi bekledim. Akşamüzeri Kalküta'da özellikle merkezde ve kalabalık yerlerde boş araba bulmak bir sorun. Bu arada iki araba durdurdum. Boş olmalarına rağmen adresi bilmiyoruz dediler. Misafirhane şehrin güneyinde Jadavpur üniversitesi yakınında olduğu için diğer muhitteki kişilerce pek bilinmiyor. Kalküta gibi kalabalık ve karışık bir şehirde bu doğal bir durum. Bir süre bekledikten sonra araba beklediğim yerin yan tarafında bulunan ve bir saattir araba beklediğimi gören bir şoför yanıma yaklaştı ve nereye gitmek istediğimi sordu. Halbuki durağa ilk geldiğimde kendisine boş olup olmadığını sorduğumda içerideki müşterisini beklediğini söylemişti. Adresi gösterdim, "Bulabilirim, fakat boş döneceğim için iki misli ücret ödersin" dedi, "Olur" dedim ve böylece misafirhaneye dönebildim. Misafirhaneye geleli 10 dakika oldu ama, geldiğimden beri 3 bardak su içmişim. Odadaki soğutucuyu ve tavandaki pervaneyi açtım. Çok terliyim ama olsun. Bir süre sonra terim kurumaya başladı ve biraz rahatladım. Dışarısı biliyorum çok sıcak, odamdan tuvalete gitmek için dışarıya çıktığımda daima hamama: girmiş duygusuna kapılıyorum. Bugün herhalde biraz fazla gezdim ve kendimi yormuş olacağım ki hafif bir şekilde belim ağrıyor. Kendi kendime dikkat et Atilla, daha bu ülkede çok kalacaksın, dikkatli olmalısın diyorum.
       Bu gün saat 8. 30'da kahva1tı yaptıktan sonra Kalküta hayvanat bahçesine gittim. Hayvanat bahçesi gerçek bir yeşil cenneti. Yağmur mevsimi olduğu için bahçedeki küçük göletlerdeki sular bile plankton patlaması. ile yemyeşil. Sular bile ortama uymuş. Koyudan açığa tarifi mümkün olmayan bir yeşillik hakim. Bahçenin insan eli değmeyen bakımsız yerleri bile doğal otlarla kaplanarak ortama uymuş. Hayvanlar için çok iyi ve güzel barınaklar yapmışlar. Fakat bir Hint şehri için içerisini zayıf buldum. Birçok bina boş ve içeride az sayıda hayvan vardı. Fil ve su gergedanı bahçede bulunan en iri hayvanlardı. Çok çeşitli ve rengarenk kuşlar gördüm. Herbirini dikkat ve merakla seyrettim. Hele bizim ülkede de evlerde beslenen muhabbet kuşlarından biraz daha irice olan papağanlar çok ilgimi çekti. İnsana yan yan bakıyorlar. İri gözlerinin bakışları çok manalı ve mahzun. Sanki bizleri kurtarın der gibi bakıyorlardı veya bana öyle geldi. Çok hoşuma gittiler, uzun süre seyrettim. Bahçede en ilginç bölüm yılanlar bölümüydü. En büyük boa yılanlarından çok küçük kobra türlerine kadar 30-40 tür yılan vardı. Hele bir tanesi vardı ki, 35-40 cm kadar uzunluk ve küçük parmak kalınlığında görünüyordu. Türkçe olarak adi kobra veya normal kobra olarak ismini tercüme edebileceğim bu küçük yılan dünyanın en zehirli yılan türüymüş. Sokması anında acele tedavisi yapılamaz ise genelde öldürücü olurmuş. Bu yılan özellikle yılan serumlarının bilinmediği dönemlerde Hindistan'da çok can almış. Yılanlar bölümünde Hint kobrası, Kral kobra, kum boa yılanı, su boa yılanı gibi çok çeşitli isimler okudum. Su monitoru denilen bir su hayvanı da ilgimi çekti.
      Hayvanat bahçesinden çıktıktan sonra hemen karşısında bulunan akvaryuma gittim. Ne yazık ki çok büyük bir bina yapmış olmalarına rağmen içi boşmuş. Bu nedenle giremedim. Üzüldüm. Böyle bir bina bizim üniversitede olsa içini iyi doldururduk diye düşündüm. Akvaryumun hemen yanında Kalküta Milli Kütüphanesi var. Dünyanın en büyük kütüphanelerinden biriymiş. 1 milyon kitap ve 700 kadar periyodik mevcutmuş. 2000 dolayında çok kıymetli el kitaplarının bir hazine olduğunu belirtiyorlar. Çok büyük ve ihtişamlı bir kapısı var. Ağaçlı ve çok büyük bir park gibi olan bahçenin ortasında güzel bir yapı. Yine kütüphaneye yakın bir botanik bahçesi vardı. Burayı da kısa bir süre gezdim. Çok çeşitli bitkiler gördüm. Parkın ortasında büyük bir gölet var. Kenarında artık alışmaya başladığım bir manzara. Birçok kişi yıkanıyor. Birbirlerine su atarak oynuyorlar.   Buradan bir taksi ile kali temple denilen bir yere gidiyoruz.
       Temple Hint dilince bizdeki camiler gibi Hinduların, ibadet ettikleri yer anlamına geliyor. Bir müze gibi olmasına rağmen gerçek bir ibadet yeri. Çok muhteşem. İnsan ruhani bir yerde olduğunu hemen hissediyor. Etrafımı hemen çocuklar ve bir yaşlı adam çeviriyor. Biraz çekiniyorum. Yaşlı adam 100 rupi ver seni gezdireyim diyor. Çocuklar etrafımı çevirmiş, kurtulmam gerekiyor. Ufak bir pazarlıkla 20 rupiye yaşlı adamla anlaşıyoruz. Mihmandar 10 rupiye de razı ama 20 verince hayatından memnun. Tapınağın iç kısımlarına doğru ilerledikçe mihmandarı yanıma almakla çok iyi yaptığımı anlıyorum. Hem bana iyi açıklamalarda bulunuyor. Hem de dilenci ve diğer turist bekleyenlerden koruyor. Yalnız gezilecek bir yer değilmiş. Bu ara bir yerden çığlıklar geldiğini duyuyorum. Uzun ağlayışlar, yakarışlar, çığlıklar var. İliklerime kadar titriyorum. Garip bir duygu. Kalabalık bir ortam. Her kıyafette insan var. Sanki benden başka yabancı yok gibi. Pek turist de gözükmüyor. Bir köşede tamtamlar çalıyor. Zaten Hintlilerin bizdeki darbukaya benzer kullandıkları vurgulu çalgıdan çok güzel sesler çıkıyor. Çok etkileyici sesi var. Mihmandarım önce beni içeride çok çeşitli insanların bulunduğu bir bölümün önüne götürdü. Bu bölümün önündeki insanlar heyecanlı ve dövünür gibi hareketler yapıyorlar. Mihmandarım bana resim çekmememi öneriyor. Hemen yanımda bir Hintli kadın var. Ağlamaklı bir şekilde bölümdeki heykele yalvarıyor gibi hareketler yapıyor. Gerçekten duygulandırıcı ve etkileyici bir ortam. İster istemez heyecanlanıyorum. Ayrılıyoruz. Bu kez beni bir salona çıkarıyor. Ayakkabılarımızı çıkararak giriyoruz. Salonun köşelerinde oturmuş çok sakin heykel gibi dua eden insanlar var. Kitap okuyorlar. Burada resim çekebilirsin diyor. Bir tarafta çocuklar yerlere uzanmış. Çok rahat ve çocuksu hareketlerle oyunlarını sürdürüyorlar. Bu durum çok ciddi oturmuş dua eden Hintliler ile bir tezat teşkil ediyordu. Bu ara yanıma bir adam yaklaşıyor. Mihmandarım gibi o da beyaz ve uzun Budist elbisesinden giymiş. Bana bu yerin Rahman'ı olduğunu söylüyor. Güzel ve anlaşılır bir İngilizcesi var. Devamlı şekilde,’ben para istemem' diyor. Bizim dinimizi anlatayım diyor ama, devamlı şekilde para istemem diyen bir kişinin talebi ve amacı ne olabilir diye de düşünmüyor değilim. İstemem diyenden çekin diyorum kendi kendime. Buradan içeride resim çektirmedikleri bir yere gidiyoruz. Burada çiçek satıcısı var. Mihmandarım çiçek al diyor. Neyse 5 rupi verip bir çiçek aldım. Oradaki buda heykelinin önüne koyuyorum. İçerisi nerede ise karanlık olan loş bir odada kadınlar görüyorum. Dua ediyorlar ve inançlarının derinliği sanki yüzlerinden okunuyor. Sonra diğer bir odanın önüne geliyoruz. İçeride bir ağaç var. Üzerine çeşitli taşlar bağlamışlar. Çocuğu olmayan insanlar gelip burada dua ederlermiş. Daha sonra bir havuza gidiyoruz. Bu havuzda yıkanmadan kadınlar bu duayı yapamaz diyor. Bir genç kadın ince, narin, güzel. Belli ki fakir kesimden; çok şişmanlamamış. Gülerek elbisesi ile havuzun merdivenlerinden suya doğru yürüyor. Sanki "çoçuğu olmayan kadın benim" der gibi utangaç utangaç suya giriyor. Gizemli bir gülüş var gözlerinde. Ayrılıyorum. Bu kez yemek yapılan bir odanın önünden geçiyoruz. Rahman diye kendisini tanıtan kişi heyecanlı heyecanlı hergün burada fakirlere devamlı yemek verdiklerini söylüyor. Nihayet niyetini anlıyorum, ben para istemem diyor ama buraya yardım et diyor. "Olur" diyorum ama bu kez "bir torba pirinç alacağım, para ver" diyor. "Ne kadar" diyorum, "600 rupi" diyor. Güler misin ağlar mısın? Oldukça yüklü bir para. 600 rupi'ye Hindistan'da 6 çift iyi kalite ayakkabı satın alınır. Önce olur der gibiyim, ama çok yüklü olan meblağın yardım olduğuna inanmak çok güç. "Makbuz verir misiniz?" diyorum, pişkinlikle "bana güvenmiyor musunuz?" diye ısrar ediyor. Ve durum sıkıcı olmaya başladı. Nerdeyse zorla yardım alıyorum diye para alacak. Makul bir istek olsa seve seve vereceğim.
       Yürürken bir ara içi kan dolu göletleşmiş bir çukurun yanından geçiyoruz. Etraf kandan kıpkırmızı olmuş ve kurumuş kanlar korkunç bir görüntü veriyordu. Burada adak kesildiğini söylüyor. Tek bıçak darbesiyle hayvanın kafasının kesilmesi lazımmış. Bu tür vuruş ile kesilen hayvanların kafasından etrafa kan sıçraması da doğal. Bu arada pazarlığımız ben istemesem de devam ediyor. "Biz vejetaryeniz" diyor. "Et yemeyiz, sebze yiyenlerdeniz" diyor. Kesimden sonra etleri sattıklarını ve yemekhaneye para sağladıklarını söylüyor. Bu ara iki turist daha görünüyor. Rahmanın gözü onlarda. Benim ile işi bitti sayılır. Hemen "fazla ama al 50 rupi" diyorum. Sevinerek,  gülerek, yerlere eğilerek ayrılıyor. Ne istedi, ne verdim. Güler misin ağlar mısın? Hemen uzaklaşıyor. Nasıl da memnun oldu diye gülüyorum. Şimdi iki turiste aynı hikayeleri anlatıyor sanırım. O da yaşamını böyle kazanıyor. Bu ara çığlıklar duyduğumuz yere yaklaşıyoruz. Bir çocuk ölmüş, ailesi matemde. Sanki itişme kakışma gibi hareketler ile ağlaşıyorlar. Hüzün verici, ağlamaklı bir ortam, garip bir duygu içine giriyorum. 6 milyarlık dünyada hergün binlerce doğanlar ve ölenler var, bu da onlardan biri diye düşünüyorum. Canı yananlar anne, baba, kardeş. Böyle söyleyip bir bakıp geçiyoruz. Allah rahmet eylesin diyorum. Cenaze için ağlayanların hepsi beyaz elbiseler giymişler. Resim çekmek istiyorum, ama çekiniyorum.
Tapınaktan ayrılıyorum. Kapıdan çıkarken hemen 3-4 çocuk etrafımı çeviriyor. Hepsine 1-2'şer rupi vererek kurtuluyorum. Meyve satan bir kadından bir kakonat istiyorum. Meyvayı usta bir vuruş ile üstten kesiyor. Meyvanın suyunu pipetle içiyorum. Satıcının yanında yaşlı bir kadın oturuyor, resmini çektin 5 rupi ver diyor, vereyim ama bu kez satıcı kadın kızıyor. Kakonat'a 3 rupi, buna bedavaya 5 rupi verdin diyor. Neyse ona da 5 rupi verip uzaklaşıyorum, gülüşüyoruz.
Tali Tapınağının köşesinde Nirmal Hriday'ın evi var. Çok ünlüymüş. Bu ev ölüm döşeğindeki fakirler için yapılmış. İhtiyacı olan herkese açık olan bu evin kapısı da yok. Hindistan'da çok ünlü olan Ana Teresa evlerinin ilkiymiş. Şöyle ki Hindistan'da Mother (ana) Teresa evi diye bilinen 285 ev mevcut. Mother Teresa Yugoslavya Skopje doğumluymuş. 18 yaşında hayır işlerinde çalışan bir gruba katılmış. 1931'de Kalküta'ya gelmiş ve 1950'de evsiz hastalar için mücadeleye başlamış. 1952'de yağmurlu bir günde Mother Teresa bir su çukurunun kenarında ölmekte olan yaşlı bir kadın görür. Kimsenin aldırmadığı bu kadını Mother Teresa hastaneye götürür. Fakat hastane yetkilileri yapacak bir şey yok diye kadını içeriye almazlar. Mother Teresa yaşlı kadını başka bir yere götüremeden kadın ölür. Bunun üzerine Mother Teresa bu kadını alır ve Hükümet Konağı'nın önüne bırakarak protestoda bulunur. Ölünün başında bekleyerek hükümet yetkililerinden ölmekte olan insanların bakılacağı bir yer kurmak için bir ev ister. Amacı ölmeden önce, ölmek üzere olan insanların rahat ve normal bir mekanda olması, sağlıksız kötü koşullarda ölmelerini engellemektir. Ölüme giden insanın sakin, sıcak ve sevgi dolu bir ortamda ölmelerini istemektedir. Allah'a ulaşmadan önce insanların sevgi içinde ölmelerini dilemektedir. Bu düşünceler ile yürüttüğü mücadele sonucu bu ev kendisine verilir ve böylece ilk Mother Teresa evi kurulmuş olur. Bir yıl sonra 1953'de bir çocuk yuvası açar. Özellikle istenmeyen çocuklar için de çalışmaya başlar. Hindistan'da yaygın biçimde görülen sokaklara gazete içerisinde bırakılmış yeni doğmuş bebekleri toplamaya başlar. Bunların çoğu ölür, fakat Mother Teresa, "Onlar öleceklerse hiç olmazsa ölüme rahat bir ortamda gitmelidirler" der. Bazılarını da yaşatır. Bu evlerde ırk, din, ünvan önemli değildir. İhtiyacı olan herkese açıktır. Bu gelişmeler sonucu konu Hindistan'da yaygınlaşır ve birçok hayır kurumu kurulur. 285 adet yatılı yer yanında binlerce dispanser tipi küçük hastanelerin kurulmasına öncülük eder. 1959'da bir cüzzamlılar hastanesi açılmasını sağlar. O günlere kadar tedavi edilemeyen bu kişiler üzerinde yoğun çalışmalarda bulunur ve sadece cüzzamlıların bakıldığı hastane sayısı 1984'de 122’ye ulaşır ve buralarda sadece 1984'de 1.630.000 kişi tedavi edilmiş. Bu hastalar burada, bu konuda özel olarak eğitilmiş, doktorlarca tedavi edilmektedirler. Mother Teresa'nın bu çalışmaları dünya çapında ün kazanır. Böylece fakirlerin de, ümitsiz hastaların da ele alınması gerektiği fikrinin yaygınlaşmasını sağlar. Mother Teresa'nın inancı odur ki, Tanrı katında çok aç alan bir insanın ümitsiz olduğu bir anda bir öğün yemek vermek, bir milyonerin yazacağı bir çekten daha hayırlıdır ve eğer bir insan böyle bir iyiliği yapmayı kafasına koymuşsa gücü olmasa bile Tanrı o gücü insana verir. Bu görüşle herkesten yardım diler ve başarıya ulaşır. O inanır ki bu düşünceleri her din için aynıdır ve birileri sizden yardım isterken yardım ellerinizi uzatınız ki ihtiyacı olanların ellerinden daha güçlü tutalım.
       Tali temple ve Nirmal Hriday evinden ayrıldıktan sonra taksi ile misafirhaneye döndüm. Saat 13.30'da üniversiteden profesörler ile buluşacağım. Her tarafım sucuk gibi, terden ıslanmışım. Hemen acele bir banyo aldım. Kalküta' da en kötü şey elektrik kesintisi olsa gerek. Kuruyamıyorum. Yıkandıktan sonra havlu ile siliniyorum. Fakat aynı anda, alnım ve sırtım sırılsıklam oluyor. Mecburen kapı ve pencereyi açtım. Hava cereyanı yapsın, serinlerim diye umuyorum. Ama hissediyorum ki odanın içi sivrisinek dolmuş. Elbette ki girecekler ve insan bu sıcakta herşeye razı oluyor. Gömlek giyeceğim. Terlemekten giyemiyorum. Neyse yollarda mitingler olduğu için biraz geç geldiler. Saat 13.45' de otelden çıkmıştık. Dekan dahil 3 kişi gelmişler. Beni Saturday Club denilen bir yere götürdüler. Açık büfe. Zengin bir menü var. Lokantanın açık ve kapalı yeri mevcut. Kapalı yere gittik ve bir masaya oturduk. Fakat anlayamadığım bir sorun var. Meğerse profesörlerden birisi sandalet tipi ayakkabı giymiş. Bizde tokyo denilen terlikler Hindistan'da çok yaygın kullanılıyor. Bu tür ayakkabı ile kapalı kısımda yemek yenilemezmiş. Prensiplere aykırıymış. Benden özür dileyerek dışarıda yemek yememiz gerektiğini belirtiyorlar. Buradan anlıyorum ki sandalet giymek üst kademeye uymuyor, ayakkabı giymek bir asalet işaretiydi. Çok güzel ve önü bahçe olan bir salon. Önümüzdeki bahçe rengarenk Hindistan’a ait çiçekler ve ağaçlar ile kaplı. Tablo gibi bir bahçe var önümüzde. Tavanda çok güzel tahta pervazlar mevcut. Burası içeriden daha iyi diyorum. Fakat içeride klima vardı diyorlar. Masayı 10'dan fazla çeşit yemek ve bir sürü salata ile donatıyorlar. Tabağımı sıradan" dolduruyorum. Yerken anladım ki bir tatlıyı da yemek diye almışım. Neyse fazla ağır bir tatlı olmadığı için bir sorun olmadı. Afiyetle yedim. Dışarıda yemek yediğimiz için ikinci kez tatlı almak için içeri gidecektim ki arkadaşlar bir tabak içinde her çeşitten doldurup getirdiler. Gerçekten tatlıların hepsi çok güzeldi. Ağır değildi. Biraz İngiliz damak tadına uydurmuşlar. Dışarıdaki Hint lokantalarında bu kalite yemek ve tatlı bulmak mümkün değildi. Demek ki dışarıdaki lokantalarda temiz görünüm, temiz kıyafet ve doğru malzeme ile usta aşçı bulabilseler Hint yemek ve tatlıları çok meşhur olabilir diye düşünüyorum. Bu lokantada saat 5' e kadar oturduk. Bir yemek olmakla beraber bir toplantı niteliğinde olan bu yemekte çok şey konuştuk. Hintliler gerçekten çok kibar insanlar. Çok yakın ilgi gösteriyorlar. Yarın beni bir karides çiftliğine götürecekler.
Yemekten sonra profesörlerden ayrıldım. Misafirhaneye bırakmak istediler. Teşekkür ettim. Biraz çarşı gezeceğim dedim. Vedalaşıp ayrıldık. Çarşıyı gezmeye başladım ve sokakta kavanozlarda akvaryum balığı satan satıcılar gördüm. Bizim bildiğimiz japon balığı ve lepistes gibi balıklar vardı. Ara sokaklardan ana yola çıkarken bir yeraltı metrosu gördüm. Merakımı gidermek, ayrıca serindir düşüncesiyle metro istasyonuna inip trene bindim. İki istasyon sonra da indim. Vagonlar Hindistan yapısı. İstasyonların duvarları çok temiz ve her yer fayans kaplı. Her yer Hindistan'a göre gerçekten çok temiz. Sigara içmek her yerde yasak. Binlerce insan girip çıkıyor. Yerlerde ve köşelerde bile bir tek çöp ve kirlilik yok. Her yer çok temiz. Hintliler gerçekten uysal ve konulan kurallara iyi uyuyorlar. Kalküta'daki bu yeraltı metrosu Hindistan'daki ilk metroymuş. Metrodan Esp/anada denilen bir bölgeye çıkıyorum. Geniş bir yol. Caddede telaş ve koşturmalar var. Temiz giyimli bir Hintliye İngilizce soruyorum. Neyse ki İngilizce bilen çıktı. Meğer bu caddede bir yürüyüş varmış. Resim çekip uzaklaşıyorum. Dönüşte yine yürüyüş yapan ayrı bir gruba rastladım. Daha önceki grubun önünde bağırıp çağıranlar vardı. Bu grup ise gayet disiplinli ve düzgün sıralar halinde yürüyorlardı. Demokratik bir miting diyorum. Fakat aksine beni getiren şoför bugünkü mitingde 3 kişi öldü diyor. Üzülüyorum. Burada biraz alışveriş yaptım. (%100 ipek kumaş metresi 25. 000 TL., %50 ipek gömleklik 6720 TL. " diğer bir iyi kalite gömlek ise 12. 400 TL. sına satın aldım .. 1 dolar=2740 TL. ). Kumaş pazarı çok karışık. Garanti ediyorlar, saf ipek diyorlar ve fakat %50 ipek çıkıyor. Çok dikkatli olmak ve bilmek gerekiyor. Yeni market denilen yerde 1-2 kişi yolumu çeviriyor. Niyetleri bir şeyler satmak. Elektrikler kesik, fakat dükkan içerisinden kumaş getirip gösteriyorlar ve % 100 ipek diyorlar. Bir kumaş var, beğeniyorum. Fiyatını soruyorum, 100 rupi diyor. Fiyat makul. Dolaşıp öyle alacağım diyorum. Neden diyorlar. Emin olmak istiyorum diyorum. Bu kez ayrılınca aynı kişi gel seni % 100 ipek satan bir mağazaya götüreyim diyor. 10 metre kadar yürüyüp turistik eşya satan bir dükkana giriyoruz. Dar bir merdiven. Yukarıya çıkıyoruz. Küçük kapalı bir oda. Duvarlarda kumaşlar var. Önden 1 kişi, arkadan 2 kişi çıkıyoruz. Diyorum şimdi bir ha1t etmeye kalksalar yapacak hiçbirşey yok. Neyse oturduk. Kumaşlar açıldı. Aynı benzer bir kumaş. Bu kez dükkan sahibi var ona soruyorum, %50 ipek diyor. Şimdi beni gezdiren gence dönüyorum. Hani % 100 ipekti. Bu sefer dükkan sahibi Müslüman diyor ve ben yalan söyleyemem diye ilave ediyor ama gözleri fıldır fıldır. Ben sana %100 ipek vereyim diyor. Ayrılmak istiyorum. Önüme top top açıyorlar. Bir tane daha beğendim. Bu %100 ipek belli. Artık para soruyorum. Alacağımı anladılar ve metresi 50 rupi dediler. Bizim para ile hesaplıyorum. 50.000 TL. oluyor. Pahalı diyorum, ne kadar verirsin diye soruyor, yarısını veriyorum, üzerimde kaldı. Bu sefer, acaba aldandım mı diye, yine şüpheye düştüm. Neyse aldım. Bu ara dolar, mark var mı diyorlar. Yanımda yok, yarın buradan geçersem veririm diyorum. 100 marka 1200 rupi, 100 dolara 2050 rupi veririm diyor, olur diyorum. Ödeme yapacağım. Burada hiç penceresi olmayan bu kapalı ortamda para çıkarmak yanlış olabilir gibime geliyor. Hepsinin gözü bende. Aniden kalkıyor, "hadi parayı ödeyeyim" deyip hemen merdivene ve aşağıya yürüyorum. Tabii herkes mecburen peşimden geliyor. Bilmediğim yerde ödeyeceğime parayı aşağıda ödemek daha iyi. 100 mark verdim, 325 rupi geri aldım. Böylesi daha karlı geldi. Dükkandan çıktım. Dükkana beni getiren adamlar peşimden ayrılmıyorlar, illa ki başka dükkanlar gösterecekler. Biraz sertçe, "kusura bakmayın, peşimi bırakın artık" diyorum ve yürüyorum. Bundan böyle Hindistan' da bu tür turistik eşya satan dükkanlardan alışveriş etmemeye karar veriyorum. Nerede yerli Hintliler alışveriş ediyorlarsa oralara gitmeliyim. O zaman aldanmam diyorum.
       Akşam yemeğinde verilen yemekler bu akşamda farklıydı. Güzel bir patates yemeği vardı. Balık verdiler, balık belli ki tatlı su balığı. Derisinden yayına benzer bir balık olduğu anlaşılıyor. Eti biraz çamurumsu kokuyordu. Fakat çok lezzetli bir sos ile verdiklerinden yenilebilir durumdaydı.
1.9.1990. Dün ve bu gece hava çok sıcaktı. Hele dün öğleyin otele döndüğümde pantolon ve gömleğim sanki üzerime bir kova su dökülmüş gibi ıslaktı. Günde 2 kere banyo alıyorum. Bu gece de 10.45'de yatmama rağmen 1O kez kalktım. Klimayı açıyorum. Açık uyusam olmayacak diyorum, oda biraz soğusun diye bekliyorum. Kapatıyorum. Uyumuşum. Yine ter içinde uyanıyorum. Sabah kalktım bir duş aldım. Şu an hava bulutlu. İnşallah böyle devam eder. Böylece sıcak olmaz. Bu gün öğleye kadar üniversiteden bir arkadaş ile bir karides çiftliğini ziyaret edeceğiz. Şu an kahvaltıyı bekliyorum. Odamın sıcaklığı çok iyi. Dışarıya çıkıyorum ve koridordaki çocuk yemek getirdim diyor. Koridorda yine hamama girmiş hissine kapılıyorum. Şu an çantamın üzerine bir sivrisinek kondu, elimle vuruyorum. Çok küçük sinekler, yakalamışım, seviniyorum. Sivrisinekler bizdekilere göre çok küçük, fakat ısırınca yakıyor. Özellikle ayak bileklerim kırmızı kırmızı beneklerle dolu. Çoraptan bile ısırıyorlar. İnşallah sıtmaya falan yakalanmam.
       Bugün beni bir karides çiftliğine götürdüler. Burada resmi görüşmelerden sonra arkadaşlardan ayrılınca bir araba ile Kalküta Turizm Bürosuna gidiyorum. Her gün bir kez şehir turu düzenliyorlarmış. Yağmur mevsimi olduğu için turist sayısı da az. Nerdeyse yok gibi. Bu gezi de sabah 7.30'daymış. Ben bir istifade ile Kalküta Botanik bahçesine gideyim diyorum. Bir taksiye atladım. 30 dakika kadar yol aldık. Yolda bir ara müzik sesleri geliyordu. Ben düğün veya bir tören var sandım ama meğerse bir cenaze töreniymiş. Konvoyun önündeki 2-3 çalgıcı uzaktan sesi çok ulvi gelen bir şekilde tam tam çalıyorlardı. Yanık ilahiler söylüyorlardı. Tabut şeklinde yapılmış 4 taşıma yeri olan dar bir tahta üzerine çok temiz beyaz bir örtü sermişler. Üzerinde ise cenaze bulunuyordu. Bir insanın ölü olarak devamlı gözler ününde olması garip bir duygu. Cenazenin etrafı çiçekler ile süslüydü. Etkili bir müziğin gittikçe uzaklaşan sesi ile bölgeden ayrıldık. Bir ara Kalküta'nın ünlü Hawrak köprüsünden geçtik. Kalküta'yı ikiye bölen nehrin üzerindeki tek köprü buymuş. Köprü 500 m. uzunlukta ve 90 m. yükseklikteymiş. Kalküta rehberinde, köprünün 24 saat dolu olduğu, gece gündüz hiç boş kalmadığı ve her gün bir milyon civarında insanın bu köprüden geçtiği belirtiliyor.
       Tozlu ve bozuk yollarda ilerleyerek gidiyoruz. Belli ki Kalküta'nın kenar mahalleleri buralardaydı. Yola dik olarak açılan dar yollarda küçük kulübeler ve fakir insan manzaraları göze çarpıyordu. Küçük küçük dükkanlar ve çok karışık bir insan kalabalığı olan sokaklardan geçerek parka ulaştık. Parka yaklaştıkça insanlar seyrekleşti. Park çok büyüktü. Hindistan'ın çeşitli bölgelerinden ve Afrika' dan getirilmiş çok çeşitli ağaç türleri vardı. Takriben 1000 dk. olan bahçede en çok ilgi çeken ağaç 200 yaşında olduğu belirtilen, eğer doğru öğrenmiş isem bir baryon ağacıydı. Bu ağaç çok geniş bir yapıda gelişiyordu. Öyle ki ağaçtan çıkan bir daldan yere sarkan bir uç yeni bir kök oluşturuyordu. Bu ağaçların bu şekilde oluşmuş tam 600 kökü mevcutmuş. Sanki bir orman 600 gövdeli bir tek ağaçtan oluşuyordu. Ağacın toplu halde çevresi ise 330m. imiş. Dünyanın başka hiçbir yerinde bu kadar büyüklük içeren başka bir ağaç da yokmuş. Benim için gerçekten ilginç bir görüntüydü ..
       Parkın bu kadar büyük olduğunu bilmiyordum. Kalabalık da değildi. Bu nedenle bazı bölümlerde bir Hint ormanında veya çocukluğumuzda hayallerini kurduğumuz ekvator ormanlarında yapayalnız geziyor hissine kapılmak heyecan veriyor. Yemyeşil bir ortam. Arada çekinmiyor da değilim. Bu nedenle insan olan yerlerde gezmeliyim, daha iyi olur diyorum. Uzun şekilde yol yürümek zorunda kaldım. Doğal olarak da çok terledim. Bu ara bir Bangladeşli turist ile karşılaştık, yalnız yürümektense onunla yürümeyi yeğledim. Selamlaştık ama İngilizce bilmiyordu. Müslümanmış. Çat pat anlaşmaya çalışıyoruz. Beraber yürüdük ve resimlerimi çekiverdi. Kamerama çok ilgi duydu. Belli ki nikon marka bir fotoğraf makinasını ilk kez görüyordu. Birlikte yürürken daha önce bahsettiğim ve hayvanat bahçesinde gördüğüm ince, küçük, 40-50 cm. kadar bir kobra yılanı çevik bir hareketle 3-4 m. önümden yoldan karşı karşıya geçiverdi. Sinek gibi bir böceği kovalıyordu. Yılanın hareketi yerde sürüngen değil de sanki dik şekilde gidişi ilk kez gördüğüm bir hareketti. Uçan bir böceği kovaladığı için bu hareket şeklini almıştı. Otlar içinde yine dik şekilde aniden durdu. Başını dik tutuyordu. Yanımdaki arkadaş burada aniden ve fakat çok sakince dur dedi. Bu ara karşıdan da 2 genç geliyordu. Onlara da heyecanlı ve fakat sessiz bir hareketle dur dedi. Donup kalmıştık. 5-6 adım ağır ağır geri çekildik. Neyse ki yılan bu ara otlara dalıp kaybolmuştu. Arkadaşım İngilizce jump kelimesini söylüyordu. Yani zıplar ve aniden sokar demek istiyordu. Dün bu yılanları hayvanat bahçesinde görmüştüm. Dünyanın öldürücü etkisi en güçlü olan adi kobra türü bir yılandı bu. Ağaçların dalları arasında bir sürü kuş vardı. Her yer yemyeşil. Tabii ki bu otlar içerisinde kuşlar da, yılanlar da bulunacaktı. Çeşitli göletler oluşturmuşlardı. Göletlerde çok çeşit su bitkileri gördüm ve ilgi ile seyrettim. Parkta pek çok genç çifte rastladım. Belli ki bu park bir gezi yeri veya kaçamak yeriydi. Türkiye'de olsa gençler bu kadar rahat olarak bu kadar ıssız bir parkta yalnız gezemezlerdi. Bir yerde çocuklar oturuyor. Başlarındaki öğretmenleri ile gezmeye gelmişler herhalde. Çocuklar bana el sallıyor, ben de elimi sallayarak selam veriyorum. Bir yabancıdan selam almanın mutluluklarını okuyorum gözlerinde. Bir hatıra olsun diye resimlerini çektim. Böyle yılan olan yerde bu çocukları toplu halde nasıl oturtuyorlar anlamıyorum. Herhalde çocuklar oturmadan önce çocuklar biraz koşunca yılanlar kaçıyordur diye düşünüyorum. Mutlu, temiz yüzlü, neşeli çocuklar. Selamlaşıp ayrılıyorum. Kendimi çok mutlu ve buraları görebildiğin için kendimi şanslı sayıyorum. Zaten hayat bir kader ve şans değil midir? Zamanım var biraz da bu konuya girelim.
       Hayata gelmek bir şans değil midir? Bu konu devamlı kafamı meşgul etmiştir ve her düşündüğümde dünyaya gelmemi sağlayan yüce güce yüreğim titreyerek hayranlık üstü duygular duymuşumdur. Neden doğdum? Neden yaşıyorum? Bu yaşayan insanlar nedir? Bu hayatın' hikmeti nedir, ? Benim dünyaya gelme şansım o kadar küçük bir ihtimal iken bana bu şans yüce Tanrımca boşuna mı verilmiştir. Bir kadın ile bir erkek evleniyor ve çocukları oluyor. Doğan çocuğun dünyaya gelme şansını matematiksel olarak hesaplasak ne kadar büyük bir şans ile dünyaya gelmiş olduğumuz anlaşılır. Şöyle bir düşünelim. Bir erkek yaşamı boyunca 1O milyar dolayında erkek tohumu (Sperm) üretir. Bir kız çocuğu ise doğduğunda 300 000 dolayında yumurtaya sahiptir ve cinsel olgunluğa eriştikten sonra her 4 haftada bir bu yumurtalardan biri olgunlaşarak döllenmeye hazır olarak rahim’e düşer. Eğer bu yumurta bir eşleşme sonucu sperm ile döllenirse çocuk doğacaktır. Döllenmezse ölen yumurta bedence atılır ve yeni yumurta olgunlaşmaya başlar. İşte doğan bir bebeği meydana getiren bir tek yumurta annenin sahip olduğu 300 bin yumurtadan bir tanesi, sperm ise babanın ömrü boyu ürettiği 10 milyar spermden bir tanesidir. İhtimal hesaplarına göre annenin ürettiği her hangi bir yumurta ile babanın ürettiği her hangi bir spermin birleşme şansı 10 000 000 000300 000 (On milyar üzeri üç yüz bin) dir. Bunun anlamı 10 milyar rakamını 300 bin defa birbirleri ile çarptığınızda bulunacak rakamda 1 ihtimal ile bir insanın doğum şansı vardır. Bu çarpım sonucu bulunacak rakamın dünyada bulunan kum taneleri sayısından bile çok olduğunu kabaca söyleyebilirim. Bu doğum ihtimali ve şansından önce de eğer anne ve babanız evlenmeseydi, zaten dünyaya gelme şansınız yoktu. Hatta ihtimalleri de büyütür ve düşünürsek dünyadaki her bir erkeğin diğer bir kadınla evlenme şansı olduğuna göre anne ve babanızın evlenmiş olması da yine milyarlarla ifade edilemeyecek bir tesadüf veya şans değil midir? Bu ihtimalleri dedelerinize ve hatta Adem ile Havva ya kadar indirger iseniz, bütün kainat tozdan yapılmış olsa bile dünyaya gelme şansınızın bu toz sayılarında bir ihtimalden bile az olduğu görülür.  İşte bu kadar büyük bir tesadüf ve ihtimal ile dünyaya gelme şansı olan bir insanın bu yüce alemi kuran, planlayan yüce gücün bize verdiği bu şansı iyi kullanmayı düşünmesini gerektirmez mi? Bize verilen bu şansın iyi değerlendirilmesi gerektiğini, Allah’ın yarattıklarını görmek ve görebilmek için zaman zaman düşünmenin yararlı olacağını sanıyorum
       Parktan çıktıktan sonra ara giriş kapısı önünde hazır taksi bulamayınca, Kalküta'da ilk defa halk otobüsüne bineyim dedim. İlk kalkış yeri olduğu için boş bir koltuğa oturdum. Otobüsün kalkmasını bekliyorum. Fakat otobüsün içi fırın gibi. İnşallah hemen kalkar diyorum ama 20 dakika kadar bekliyoruz. 8-10 kişi var otobüste. Hareket ettik. Yollar bozuk. Arabada sanki süspansiyon sistemi yok. Zıplaya zıplaya 50 m. kadar gidiyoruz ve durup müşteri alıyoruz. Bu notları da otobüste anında yazmaya çalışıyorum. Tabii ki yazıları m da kargacık burgacık oluyor. İnşallah ileride okuyabilirim diyorum ve her duruşta 1-2 cümle yazmaya çalışıyorum. Otobüs eski İzmir Belediye Başkanı Osman Kibar zamanında çalıştırılan midibüsler gibi. Otobüs tamamıyla insanlar ile sanki sırt sırta doldu. İyi ki ilk durakta binmişim. Yoksa nice olurdu halim bu kalabalıkta ve ayakta. Yolda iner taksiye binerdim diye düşündüm. Ama bu kalabalıkta inmek bile bir mesele. Bu sıcakta pencere kenarındaki yerimden kalkmak da pek akıl karı değil. Otobüsümüz eski ve sert yapılı ama içi çok iyi temizlenmiş. En ufak bir toz tavanlarda bile yok. Bu eskiliğe bu temizlik çok iyi diyorum. Otobüstekilere bakıyorum. Hepsi temiz giyimli insanlar. Gençler çoğunluğu teşkil ediyor. Talebe gibi 6 tane de genç kız var. Demek ki bu araba bile lüks diyorum. Herkes binmiyor veya şehir merkezine gidenler temiz ve iyi giyinmeye çalışıyorlar diye yorumluyorum. Çünkü arabanın içindekiler ile yoldaki kalabalıklar farklı. Yanımızdan bir otobüs geçiyor. Sanki yapıştık gibi. Aramızda 3-4 parmak boşluk var. Ustaca geçiyor şoförler. Devamlı terliyorum. Çantamdaki küçük havluyu çıkararak terlerimi siliyorum. Çünkü mendil yeterli olmuyor. Otobüs 2 rupiymiş. Taksi ile 30 rupiye geldiğim yeri 2 rupiye dönüyorum. Taksinin de zaten bu arabadan farkı yoktu. Çünkü yollar bozuk. Neyse ki duraklarda fazla durmuyoruz artık. Hint halkının sakinliği ve kibarlığı otobüste de hakim. Yol kenarındaki evlerin duvarlarına  10-15 cm. çapında tezekler yapıştırmışlar. Bu tezekler bizim Türkiye köylerinde de var ama arada fark var diyorum. Hiç olmazsa böyle şehrin ortasında değil. Yol kenarında oturmuş küçük tuvaletini yapan insanlara sık sık rastlıyorum. Umumi tuvalet yok gibi. Varsa da herhalde çok sık değil. Burada pek yeri değil ama biraz tansiyonum olduğundan sık sık tuvalete çıkmam gerekebilir ama burada terlemekten tuvalete ihtiyaç kalmıyor. Otobüs taksiye nispetle daha ağır gittiği ve zaman zaman durduğu için caddeye dik 1-2 m. genişlikteki yolların iç kısımlarını daha rahat inceleyebiliyorum. Demiryolunun üzerindeki bir köprüden geçiyoruz. Yol iki yönlü. Şoför yol boyunca da devamlı gaza basıyor. Çukur filan dinlediği yok. Arabasının bu çukurlarda bile kırılmayacağından herhalde emin. Tekrar Hawrak köprüsüne yaklaşıyoruz. Köprü tüm ihtişamı ile bu yönden daha iyi görülüyor. Taksi ile geçerken tam olarak izleyememiştim. Otobüs biraz daha yüksek olduğundan köprüyü daha iyi izleme imkanım doğuyor. Kalkütalılar bu köprü ile ne kadar övünseler azdır. İlginç bir yapı tekniği var. Çelikten yapılmış bir asma köprü. Nehir üzerinde başka bir köprü olmadığından çok yoğun bir trafik akışı var. Buna bağlı olarak da insan ve araba gürültüsü en yüksek düzeyde. Korna çalmaya da çok meraklılar. Köprünün yanındaki iki yol bizdeki eski Haliç köprüsü gibi satıcılarla dolu. Çoğunluğu da meyve ve sebze satıyor. Ayrıca dükkanlar simsiyah bir görünümde. Belli ki bu satış yerleri daha çok orta halli yerli halka hitap ediyor. Hindistan'daki insan tiplerinin her türlüsünü burada görmek mümkün. Kadınların kimileri Hint giysisi sari giymiş. Basit giyimlilerde çoğunlukta, bir etek ve beli açık bluz giyiyorlar. Yarısı çıplak bir sürü insan var. Sakallı, sakalsız. Başlarının üzerinde eşya taşıyan pek çok insan görüyorum. Her tipten Hintliye rastlayabilirsiniz. Ama insanlara tek tek bakarsanız, pis gibi görünen bu ortamda, bazı işçiler hariç giysileri eski görünse de genelde temizler. Zaten sıcak ülkelerde insanlar sık sık yıkanabiliyorlar. Su ısıtma derdi yok. İleride ekonomik gelişme artar ve deterjan sanayisi de gelişince sanırım bu yıkanma alışkanlığı ile bu toplumun çok temiz bir toplum olacağı düşünülebilir. Fakat cahillik ve fakirlik sorununun çözümlenmesi bir milyarlık bir ülkede nasıl halledilebilir. Bu da ayrı bir sorun. Otobüsten kalabalık gördüğüm bir muhitte, burası da bir merkezdir, gezeyim düşüncesiyle indim. O kadar kalabalık bir pazar yeri ki herhalde Kalküta'da, hatta dünyada bile buradan daha kalabalık bir yer yoktur sanıyorum. Biraz yürüdüm. Bir kilise vardı. İsmini okuyorum. Holyrozory Church (kilisesi) yazıyordu. Yanımdaki rehber kitaba bakarak bu bölgenin Bowpazar olduğunu anlıyorum. Çok kalabalık. İnsanlar sanki omuz omuza geziyor. Ne istersen var. Mengeneden radyoya kadar. Bu ara 3 tane muz aldım. İkisini yedim. Çok sayıda küçük dükkanlar var. İşporta tipi satış yapıyorlar. Çok ucuz gömlekler vardı. Pek almak istemesem de satıcının becerisi sonucu 3 tane alma durumunda kaldım. Tanesi 3 dolara geliyordu. Ama gerçekten giyilebilecek kalitedeydiler. İlk defa Hindistan'da umumi bir tuvaleti bu pazarda gördüm. Gerçekten çok kalabalık bir pazar yeriydi. Burada da umumi bir tuvalet olmaz ise bu kalabalıkta sıkışanlar ne yapardı bilemem.     Burada bir süre gezindikten sonra Kalküta müzesine gittim.
       Müze gerçekten çok güzeldi. Tarihi yerlerde portre, heykel ve iskeletler ile doluydu. Müzenin ikinci katı çok yüksekti. 55 merdiven sayarak ikinci kata çıktım. Bu katta çok çeşit böcek kolleksiyonları vardı. Özellikle bir termik karıncası kolonisinin yuvası çok ilginçti. Yuvayı boydan boya yandan keserek yuvanın içini göstermişler. Bu seyahatte fotoğraf makinasının flaşını almayı unutmuşum. Çok üzüldüm. Çünkü bu görüntüyü çekmek isterdim. Yabani bir arı yuvasını ışık az olsa da çekmeye çalıştım. Hayvan iskeletleri ve maketleri kısmında çok güzel örnekler sergilemişle, Maymun, orangutan ve insan iskeletlerini müşterek gösterdikleri kısımda bu hayvan iskeletleri ile insan iskeleti arasındaki benzerlikler insanı şaşırtacak düzeyde. Bu benzerliğe bakarak insanların maymundan ürediğini inananlar var ama ben insanın insan olarak Allah tarafından yaratıldığına inananlardanım. Doğrudur. İnsanlar maymunlardan sonra yaratılmıştır. Ama insanlar maymundan üretilmiş değildir. Aradaki benzerlik ise tanrının bildiği bir düzenlemedir. Buradaki iskeletleri görüp de hayretle izlememek mümkün değildi. Büyük mavi balinanın 4-5 metre boyundaki çene kemiğini ve galsamalannı içeren bir örnek gerçekten göz kamaştırıcı ve ilgi çekiciydi. Beş metre çene kemiği olan bir balinanın kendisi ne kadar büyüktü kim bilir diye düşünüyorum. Bu tür balinalar  100 tona kadar büyüyebiliyorlar ve dünyanın en büyük canlıları olarak biliniyor. Çok iri yapılı bir kaç tonluk bir deniz fokunun da iskeletini sergilemişler. Daha pek çok fil, mamut gibi hayvan iskeletleri ve maketleri vardı Hepsini zevk ve heyecanla inceledim. Müzeyi gezerken oldukça yorulmuşum. Müzeye girerken Hindistan' da birçok yerde rastladığım ve fakat adını bilmediğim bir meyveden bir tane satın almıştım. Meyvemi bahçedeki bir sıraya oturarak hem yiyor hem de bu satırları yazıyorum. Hava ha yağdı ha yağacak, tek tek yağmur damlaları düşüyor.
      Sabahleyin iki saat kadar beni bir karides çiftliğine götürdüler. Bir göletten başka bir şey göremedim. Sabit bir tesis de yoktu.
      Bu gün sabah kahvaltısı yaptıktan sonra hiç yemek yeme fırsatı bulamadım. Oldukça acıktım. Bugün gezdiğim yerlerin çoğunluğu daha çok orta halli Hintlilerin alışveriş yaptığı yerlerdi. Bu gibi yerlerde, buraları için lüks sayılabilecek, turistler için ise normal sayılabilecek lokanta bulmak mümkün değildi.
      Yemek ihtiyaçlarını yollarda kurulu açık büfemsi lokantalarda hallediyorlar. Bu tip yerlerde bir yabancının yemek yemesi çok zor. Çünkü yemeklerin nasıl yapıldığı açıkça görülüyor. Temiz olmaları mümkün değil. Çok çeşitli yiyecekler var. Hiçbirisi bizim yiyeceklere benzemiyor. Bir yerde el büyüklüğünde hamurlar pişiriyorlardı. Görüntüsü aynı bizim pideler gibiydi. İçerisinde pişmiş et gibi bir şey ile doğranmış soğan koyuyorlardı. Açtım. Bir ara alayım diye niyetlendim. Fakat soğanı koyan çocuğun elleri o kadar pisti ki satın almak mümkün değil. Bu mahallelerde ağızlarında kırmızı bir madde çiğneyip yerlere tükürenler çok fazla. Bu gibi manzaralar da hiç hoş olmuyor. Bir ara ananas ve kavuna benzer bir meyveyi doğrayarak satan bir kişiden meyve almaya niyetlendim. Meyveler da çok iri ve çok nefis görünüyorlar. Fakat satıcı doğradığı meyveleri nemli tutmak için devamlı olarak bir kovadan eliyle su serpiyordu. Kova siyah bir renk almış, içindeki su da çok bulanık. Bulaşık suyu gibi. Şehir içindeki bu kalabalık yerlerde devamlı şekilde akan sular var. Bu su içme suyu olarak kullanılmıyor. Zaten kullanılması da mümkün değil sanırım. Bu suyla daha çok sokak ortasında bile bazı insanlar yıkanıyorlar. Temiz içme suyu olabilecek çeşme başlarında ise kovalar ile uzun kuyruklar görülüyor. Otel dışında hiç bir yerde su içmiyorum. Susuzluğumu daha çok Timca denilen bir çeşit limonlu gazoz ile ve içinde su bulunan kokonat isimli meyve ile gidermeye çalışıyorum. Bugün bu bölgelerde bir lokanta bulamayınca tabii ki şimdi karnım çok aç ve otelin lokantasına inmek için saatin 21 olmasını bekliyorum.
       Bu seyahatimde gecelerim boş. Çünkü Hindistan'da hele geceleri bir yere gitmek pek doğru değil. Bu nedenle ortalık kararınca misafirhaneye dönüyorum ve böylece bu notları yazmaya vaktim oluyor.
       Bugün Hindistan müzesini gezdikten sonra sokağa çıkınca taksi beklemeye başladım. Yol çok kalabalık ve hızla geçen arabalar ile dolu. Mesai bitiminde taksi bulmak bir sorun. Yanıma iyi giyimli bir genç yaklaştı. O da araba durduramadığını söyledi. Hemen konuşmaya başladı. Nerelisin diyor ve konuşmayı sürdürmek istiyordu. Bu ülkede her ülkede olduğu gibi pek çok insan yaklaşıyor. İlk bakışta niyetlerini hemen anlayabilmek zor. Kimisi yardım ve merak, kimisi de başka bir amaçla gelebilir. Bu nedenle insan ilk bakışta anlayamıyor, bu yüzden hep tedbirli olmak gerekli. Delhi'de iken başıma bir olay geldi. Bir yabancı, Hintli değildi. Avrupalı biri, hemen konuşmaya başladı. Nerelisin filan derken yakında bir lokanta var mı, biliyor musunuz diye sordum. Daha önceden adını duyduğum ve gerçekten çok güzel bir lokantayı tarif etti. Hadi gidelim diye yürümeye başladı. Şimdi hiç tanımadığım, daha bir dakika önce tanıdığım bir insanla lokantaya gidilir mi? Hemen teşekkür ettim ve herhalde kendisi ile gitmek istemediğimi hissettirdim ki bana "yanlış bir şey mi var?" dedi. Aldırmadan, "tabii ki yok, rica ederim. Ben dükkanları gezip sonra gideceğim" dedim ve hemen yürümüştüm. Bugün ise, botanik bahçesinde bana mihmandarlık eden Bangladeşli gence ise para vermek istediğimde bile kabul etmedi. Samimi olduğu belliydi. İşte bu kişinin de amacı nedir ki diye düşünürken, "Bir Hintli kız tatmak ister misin? 13 yaşından 33 yaşına ne istersen" diye sormasın mı? Bu her ülkede olan bir olay. Fakat Hindistan' da daha önce 1980' de 1 ay güneyde kalmıştım. Böyle bir olay olmamıştı, teşekkür ettim. O tarife devam ediyordu. 13-18 yaşlarında, ince zayıf, ne istersen temiz otel, temiz kız diyordu. İstemediğimi açıkladımsa da samimice bir Hint kızını denememim yerinde olacağını belirtiyordu. Evli olduğumu ve bu nedenle böyle bir konuda işimin olmadığını açıkladım. Makul karşıladı. Fakat kendisine merak ettiğimi, bu olayın Hindistan'da nasıl ve kaça olduğunu sordum. Kızları görürsün, beğendiğini alırsın, saati 400 rupi dedi. Peki dedim siz kanuni mi yoksa kaçak mı çalışıyorsunuz. Hepsi var dedi. Kanuni yerlere gidersen 100 rupiye, yolda çingene ararsan 10 rupiye bile bulursun dedi, selamlaştık ve ayrıldık. Yarım saattir taksi bekliyorum. Bu kez yine bir genç yanaştı. Elinde evraklar var. Belli ki kibar ve iyi bir insan. Kaldığım misafirhanenin adresini şoförler pek bilmiyorlar. Adresi gösterdim. "Ben de aynı yere gideceğim, yolda inerim, taksi durdurayım" dedi. O anda şans mı nedir, boş bir taksi belirdi. Hemen durdurdu. Adresim belli, hemen bindik. Hintli genç tarif etti. Tabii ki yine konuşmaya başladık. İstanbul'u ziyaret etmiş, bir işadamıymış. Plastik üzerine çalışıyormuş. Gerçekten yol üzerinde bir sokağa girip çıkacağımızı ve kendisinin orada kalacağını, şoföre benim misafirhaneyi tarif ettiğini ve şoförün beni götüreceğini belirtti. Şoförümüz hiç İngilizce bilmiyor. Hintlinin mahallesine gelirken bu muhitte zenginler oturur diye özellikle belirtti. Evler apartmanlar şeklindeydi ama zengin mi, fakir mi oturduğunu belirtecek bir ayrıcalık da göremedim. Sokaklar yine bozuktu ve yığın yığın çöpler her yerdeki gibi vardı. İnerken para vermek istedi, rica ederim, ben ödeyeceğim dedim ve yola devam ettik. Artık caddeleri tanıyorum, bildiğim muhite geldik. Misafirhaneye 10 dakika yürümelik yol kalınca şoföre dur ineceğim dedim ve 20 rupi verdim. Çünkü gösterge 12 rupi yazıyordu. Halbuki dün aynı yolu 40 rupiye gelmiştim. Hintli gencin binmesi iyi oldu dedim. Bugün bütün arabalarda hep saat açtırıyorum. Yazan fiyatın %50-100 fazlasını veriyorum. Bu bile bana ucuza geliyor. Hintli genç saatte yazılı ücretin %25 fazlasını vereceksin dedi. Bugün bunu da öğrenmiş oldum. Taksiden inince yiyecek satan bir dükkan arıyorum, var ama istediğim gibi yok. Çaresiz otelin yemek saatini bekleyeceğim diye düşünüyorum. Kumaş satan bir dükkanın önünden geçiyorum. İçerisi nasıl kalabalık. Bu kadar kalabalık olduğuna göre itimat edilen bir yer herhalde. İçerisi renk renk kumaş dolu. Alışveriş edenler fazla. Önce erkek kumaşları satan kısma yürüyorum. "İpek var mı?" diye soruyorum. Kumaşçı, "sadece %30 ipek var" diyor. Fiyatı bir elbiselik bizim para ile 150.000 TL. civarı. Kadın kumaşlarında da o kadar güzel kumaşlar var ki almamak mümkün değil. 5 metre kumaş 60.000 TL. Tezgahtara tekrar tekrar soruyorum, hangisi % 100 ipek diyorum. Daha önce bu tür yanılmalarım oldu. Fakat fiyat çok ucuz olduğu için gene de tezgâhtarla pek anlaşamasam da desenleri çok nefis olduğu için, ipek olmasa da değer düşüncesi ile 2 tane beğendim ve satın aldım. Türkiye'de bu desenleri bulmakta mümkün değil. Hanım beğenmezse yine de kayıp sayılmaz, çünkü fiyat mükemmel. Bunların ipek olmadığı belli, fakat desenleri çok güzel. İpek taklidi, yıkanabilir, en iyi sari kumaşlarıydı. Desenlerine hürmeten satın aldım. Misafirhanede soruyorum. Çok iyi bir firmanın malı diyorlar. İpek değil. Fakat en kaliteli elbiselik polyester diyorlar. Umduğum gibiydi. Tezgahtar pure silk ile pearl silk' i karıştırıyordu.
       Yolda yine yiyecek baktım. Meyve satın almaya karar verdim. Bildiğim meyvalardan üzüm, elma, armut var. Bu kez 1 armut ile 2 elma aldım. Üzüm almak istemedim. Çünkü bu tür soyulmayan meyvelere karşı dikkatli olmak gerekiyor. Armudu biraz evvel yedim, sert yapılı ve lezzeti normaldi.
       Elektrik 6' da kesildi, 7' de geldi. Bir saat kadar uyumuşum. Klima da çalışıyor. Yağmur yağdığı için bugün hava daha iyi ama, biliyorum, şimdi yemek için dışarı çıkınca yine fırına girmiş gibi olacağım. Bir kahve yaptım, onu içiyorum. Rahatım iyi sayılır. Yalnız terden ayaklarımda sivrisinek sokmaları ile beraber kırmızı kızartılar oluştu, hafif acıtıyordu. Sağ kolumda da bir şişlik var. Sivrisinek sokması olamaz. Herhalde ormanda bir böcek ısırdı. Türkiye' den gelirken yanıma lüzumlu olabilecek pek çok ilaç almıştım. Sağolsun hanım "böcek sokmalarına iyi gelir" diye anestol adında bir merhemi de yanıma almamı istemişti, biraz sürdüm. Fakat tüm ayağıma sürmeye kalksam tüp bitecekti, tedbirli olmak gerek. Kardeşim Gülay bir ara Türkiye'deyken sivrisinek sokmasına limon sürmek çok iyi geliyor demişti. Yanımda limon yok ama limon kolonyası var. Kolonya ile ilacı ayaklarıma yaymak gerçekten çok faydalı oldu ve rahatladım.
Yemek için dışarı çıkacağım. Gömleğimi giyeyim diyorum. Hiç farkına varmamışım, sokakta giydiğim gömleğin omuz kısmı nasıl kirlenmiş tarif edemem. Terle beraber omuz çantamı astıkça kirlenmiş. Her gün bir gömlek gidecek anlaşılan. Neyse ki buradaki çocuk hemen temizletiyor. Bütün çamaşırlarımı yıkattım. Ucuz bir fiyat istedi, ben de 2 mislini verdim. Şaşırdı sanırım.
2.9.1990. Bu sabah çok büyük bir gök gürültüsü ile uyandım. Saat 6 idi. Bardaktan boşanırcasına bir yağmur yağıyordu. Sanki gök delinmişti. Şimşekler birbiri arkasına çakıyor, gök devamlı şekilde gürlüyordu. Tropikal ormanların tipik bir muson yağmuruydu bu. Kendimi dün gezdiğim ormanda düşündüm. Ürperdim. Rahat odamda olduğuma sevindim. Bu yağmurlar bölgeye bereket getiriyordu. Odamın penceresini açtım. Bu yağmurda sivrisinekler uçup odama giremezler diye düşündüm. Temiz hava içeriye doldu. Vantilatörü de çalıştırdım. Odamın içi biraz serin ve temiz hava ile doluyordu. Büyük bir ferahlıktı bu, derin derin nefes aldım.
Banyo almalıydım, fakat yan odaya gelen misafirler gece 2'ye kadar gürültülü bir şekilde konuşmuşlardı. Geç yatmışlardı. Sıcak yerlerde hava gece yarısına doğru ancak biraz serinlemeye başladığından geç yatılarak sabah serinliğinde güzel bir uyku çekerek dinleniyorlardı. Rahatsız etmemek düşüncesi ile banyo işimi biraz geciktirdim. Saat 2’ye yaklaşıyor. Yağmur artık hızını kaybetmeye başladı. Gök gürlemeleri de uzaklaşmıştı. Gürültüsüz tıraş olabildim ve banyomu aldım. Hafif belim ağrıyor. Üç gündür çok yol yürüdüm. Kendimi biraz fazla zorladım sanıyorum. Belime yakı koymak istiyorum, fakat korkuyorum da. Çünkü sıcak ve ter ile yakı çok yakabilir. Fakat odamdaki soğutucu çalıştığı için oda serin. Günlerden de pazar. Yağmur yağdığı için gerekirse öğleye kadar dışarı çıkmam diyorum ve yakıyı belime yapıştırıyorum, inşallah faydası olur.
       Pencereden baktım. Bizim yol 20-30 cm. su ile dolu. Bir kız çocuğu şemsiyeyle dizine kadar suda yürüyor. Bu su ne zaman çekilir bilemiyorum. Zaten böyle bir yağmur ardından bu durum normaldi. Şu an yağmur hemen hemen kesilmiş durumda, gök gürültüleri ise devam ediyor, fakat çok uzaklardan geliyor. Ana caddeden sanki Hint müziği geliyor, kamyon gürültüleri duyuluyordu. Hayat başlamıştı. Kalküta yoğun bir yağmurdan sonra uyanıyordu. Yanık sesli Hintli kızın huzur verici ağıt gibi söylediği şarkı içimde garip bir duygu uyandırıyordu.
Yağmur yine yağmaya başladı. Bu kez gürültüsüz yağıyor. Yol ise su dolu. Bu gidişle dışarı çıkamayacağım herhalde. Neyse ki geçen 3 günde Kalküta'da gezilebilecek önemli yerleri gezdim. Öğleden sonra 1-2 yeri dolaşmak istiyorum. Böyle yağarsa zor olacak sanırım.
Yağmur yine başladı. Hem de çok kuvvetli yağıyor. Caddeden bu kez sel gibi su akıyor ve bu suyla beraber yollarda ne kadar çöp varsa onları da sürüklüyordu. İleride yol kenarında bulunan evleri su basmaması imkansız. Odadan dışarı çıkıyorum. Bu kadar yağmur yağmasına rağmen salon yine sıcak. Sokaktaki su devamlı olarak yükseliyor. Kahvaltım da gecikti. Saat 8.45, yağmur yüzünden veremeyeceğiz demezler inşallah derken kapı çalındı, kahvaltım hazırdı. Saat' 10.30'da misafirhane sahibi geldi. Üniversiteden telefon ettiklerini söyledi. Dünkü olaylarda grevde 1 kişi öldü diyor ama 6 kişi ölmüş. Bu nedenle yarın saat 6 ile 18 arası grev olacakmış. Hükümet grevi kırmaya çalışacak ama grevciler acil hastalıklar hariç her yerde grev olacak diyorlarmış. Bu nedenle beni sabah saat 5' de havaalanına götürmek için araba göndereceklerini, eğer 6'ya kadar havaalanına gidemezsem sonrası için garanti veremeyeceklerini söylüyorlardı. Mecburen olur dedim. Uçağım saat 17' de kalkacak. 12 saat havaalanında ne yapacağım bilemiyorum.
       Yağmur hala yağıyor. Bizim sokak geçilecek gibi değil. Ev sahibim, "çekçek arabası ile ana yola çıkarsın, ondan sonra böyle su yok, bizim sokak çukurda kalıyor" diyor. Yakın mesafede devlete ait kumaş satış yeri varmış. "Daha önce bana sorsaydın sana tarif ederdim" diyor. Pazar günü olmasına rağmen açıkmış. Yemeği erken verip veremeyeceklerini soruyorum. Deneyecekler. Satın aldığım kumaşları gösteriyorum. Umduğum gibi polyester, fakat kaliteleri çok iyi. Fabrikası da ünlü diyor, geri ver diyor. Değmez diyorum. Gökyüzü de tam kapalı. Bugünkü yağmurun kesileceği yok gibi. Bir milyarlık bir ülke, daha önce sakin dediğim ve çok düzgün yürüyen grevcilerin üzerine polisler gidince belli ki çatışmalar olmuş. Delhi'de de vardı. Burada da devam etmesi canımı sıkıyor. Yağmur nedeniyle gezmeyi planladığım; Ioin- temple, Morble, Maidon gibi yerlere gidemeyeceğim. Ama yine de Kalküta'yı, hiç olmazsa normal hayatı ve çevreyi tanıdığımı sanıyorum. Rehber de ziyaret edilebilecek birçok kilise (St. John’s Kilisesi, St. Andrew's, Portekiz Katedrali, Yunan Kilisesi gibi) olduğunu belirtiyor ama zaten bu gibi tarihi veya din reklamı amaçlı ziyaretleri pek sevmiyorum. 1980 yılında Cochin'i ziyaretimde bir günlük seyahat boyunca bizi küçük bir ibadet yerine götürdüler. Meğer bir yahudi havrasıymış. Koca Hindistan' da ben bu ufak binayı mı görmeye geldim, bizi niye buraya getirdiler diye düşünmüştüm Bir yahudi propagandası olduğu belliydi. Belli ki Güney Hindistan'a gelen her turiste bu küçük havrayı gezdiriyorlardı. İyi planlanmıştı. Bakın biz burada da varız diyorlardı sanki. Ama pek çok cami varken buraları ziyaret programına alınmamıştı. Bu nedenle Kalküta' daki Yunan, Ermeni kiliselerini ziyaret edemediğime üzülmüyorum. Bir kısmet tekrar gelirsem camilerle beraber buraları da gezerim diyorum. Yalnız ziyaret etmek istediğim Jointemple için üzgünüm. Jointemple 1867'de inşa edilmiş. Hint sanatının tüm özelliklerine sahipmiş. Bar bazardan sonra Burra bazal' denilen yeri bilmeden gezmişim. Nakhada camisi. 10.000 kişinin namaz kılabildiği bir camiymiş, önünden geçtim. Victoria memorial gezmek isteyip de göremediğim yerlerden biri. Tac Mahal'in bir benzeri ve güzellikte bir yer olduğu belirtiliyor. Bu gün evimizin önüne sel basmasaydı gidecektim. Hala su çekilmedi. Taç Mahal' i mutlaka ziyaret edeceğim için biraz rahatım. Ama yine de Chowringhee Park Rood, New bazal', Chine town, old Chine bazal', Esplanede gibi önemli ve bulunduğum muhitteki gibi ve dün gezdiğim gibi rehber de bulunmayan, fakat tipik Hindistan hayatını yansıtan çarşı ve pazarlarını çok güzel gezmiştim.
       Kalküta nasıl bir şehir diye düşünüyorum. Delhi' de otelde konuştuklarım; Kalküta'ya gitmeye değmez, boş, kalabalık ve zor bir şehir demişlerdi. Gerçekten öyle 3-4 günde 5-6 turistten fazla yabancı göremedim. En kalabalık yerlerde bile turist görünmüyordu. Şehirde yabancıların kaldığı birçok lüks otel var. Bu mevsimde buralarda kalanlar ise daha çok işadamları olsa gerek. Halbuki Delhi'de turist daha fazlaydı ve Delhi daha modern görünüşlüydü. Ama bence Kalküta daha göbeğinde parklarda kurulu küçük kulübelerin çocukları hepten çıplaklar, sıhhatlisi zayıfı var.
Yağmur tüm hızıyla devam ediyor, saat 12.30 oldu ama dineceği yok. Bu nedenle öğleden sonra çıkmam imkansız. Çünkü tüm sokak artık suyla dolu. Bir bakıma hapis kaldım. Yazarak vakit geçirmek istiyorum. Yardımcı çocuğa, "ya yarın sabah da yol böyle olursa nasıl giderim?" diyorum. Yarım yamalak İngilizcesiyle, "akşam kesilir, gece yol boşalır" diyor. Yolu daha iyi görmem için diğer odanın balkonunu gösteriyor. Gerçekten yol su dolu, bir yere gitmem mümkün değil. Bizim sokağı ana yola bağlayan köşede su yarım insan boyu. Önce bir hamal arabası geçiyor. Araba yarıya kadar suya gömülü. Uzaktan resim çektim ama nasıl çıktı bilemiyorum.  Üç tekerlekli bir bisikletli taşıma aracı arkada bir bayan. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda sıskaca olan sürücü tüm gücü ile bisikletin pedallarına basarak aracını yürütmeye çalışıyor. Bir evin önüne geldiler. Belli ki su altında kaldırım var. Güzel giyimli şık bayan mecburen arabadan iniyor. Su içinde, tabii ki sırılsıklam. Yollarda yarı bele kadar olan suda insanlar yürüyor. Bu onlar için normal bir hayat herhalde, insanlarda fazla telaş yok. Karşı apartmanda su kapıya ha değdi ha değecek, fazla devam etmese veya bu su bir yol bulsa da fazla şişmese diyorum. Yanımızdaki arsa bir göl oldu sanki.
       Balkona çıktım, yolun karşısındaki evde 8-12 yaşlarında küçük bir çocuk yanında babası var. Gülümseyip selamlaşıyoruz. Babası çocuğa birşeyler söylüyor. Çocuk gülerek, " Hello, How are you?" diye bağırıyor. Teşekkür ederim, sen nasılsın diyorum. Gözleri elimdeki fotoğraf makinasında. O an yoldan su içinde bir çekçek geçiyor. Resmini çekiyorum. Çocuk yine bağırıyor, "take a photo" , bir resmimi çek diyor. Hay hay diyorum. Babası çocuğunu kucağına alıyor, karşıdan resmini çekiyorum. Bir soru soruyor, "Nerelisin?". Türkiye'den diye cevap veriyorum. Bu ara çocuğun yanındaki yan balkonda 12-13 yaşlarında, etekli, koleje gittiği belli, şirin esmer çok güleç yüzlü bir kız çocuğu beliriyor. Konuşmaları gülümseyerek ve bana bakarak dinliyor. Belki o da konuşmak istiyor. Fakat içeriden sanırım babası geldi. Kızı içeri aldı ve kapıyı kapattı. Gülüyorum. Yardımcı çocuk geldi, bu ara balkona öğle yemeği getirmiş, bir resmini çekeyim diyor, olur diyorum. Balkonun köşesinde bir poz veriyorum. Saat 13:15 oldu. Yemeğimi şimdi bitirdim. Yine 7 çeşit vardı. Bu kez farklı, az yumurta ile kavrulmuş baharatlı bir patates vardı. Salçalı tavuk ve daha önce verdikleri kabağa benzer sebzenin yemeği vardı. Küçük bir çay tabağına kavrulmuş soğan koymuşlar. Hepsini yedim. En son olarak 1 tane tatlı vardı. İçinde gülsuyu olmalı ki gül kokuyordu. Pek ağır sayılmaz. Şu an yağmur durmuş durumda. İnşallah kesilir. Yoldaki su boşalır diye ümitleniyorum. Bizim bahçe de, kapımız da su içinde. Yağmurun bir faydası oldu diyorum. Hiç olmazsa evvelki günkü kadar boğucu bir sıcak yok. Zaten yorgundum. Bugün dinlenmiş oldum. Yoldaki suyun seviyesine bakıyorum. Aynen duruyor. Muson yağmurları mevsiminde Kalküta'ya gelmenin bu kadar zorluğu olacak diyorum. Ama şu gerçek de var ki pek çok turistin görmediği bir mevsimde Hindistan'ı geziyordum. Geçen gelişimde Aralıktı. Bu kez ise tam tersine yaz ayının ortası oluyor. 1980'de Aralıkta gelmiştim. İstanbul'dan ayrıldığımda kar yağıyordu. Günlük güneşlik Bombay'a inmiştim. Ceket giyilebiliyordu. Fakat güneye Seylan'a inince orada gömleği bile çıkarmak zorunda kalmıştım. Kollarımda, dirsek içlerimde ve göğsümde kızartılar var. Acaba bir alerji mi oldu diyorum. Vücudumun diğer yerlerine sırtıma filan baktım, pek fazla değildi. Herhalde terden diye düşündüm, demek 2 değil 3 kez yıkanmak gerekecek diyorum. Bir duş aldım ve yattım. Saat 16'da kalktım. Su hiç çekilmemişti. Ya böyle kalır da sabah 5'de gidemez ve sonra grev nedeni ile burada hapis kalırsam ne olur. Yola bakıyorum su 3-5 cm. çekilmiş. 2 genç kız çekçek arabasına biniyorlar karşı evlerin birinden. Yine de dizlerine kadar suda yürümek zorunda kalıyorlar. Gece bu yağmur tekrarlarsa sabahleyin işim çok zor. Karşı balkonda bir kız saçlarını tarıyor. Bir genç eliyle 3 tekerlekli bisikleti çağırdı. Herhalde bir yere gidecek. Sabahleyin ne olur bilemiyorum. Araba buraya yanaşamaz ise sabah 5'de 3 tekerlekli araba da bulunmaz. Çok kritik bir durum. Hava da hala bulutlu. Su tutmayan bir yoldaki otelde olsaydım bugün hapis kalmayacaktım. Bu da bir şans. Allah beterinden korusun. Tanrı hapistekilere kolaylık versin. İnsanın 1 gün bile zoraki kapalı kalması çok zor. Suçlu da olsa hakimler bir kişiye hapis cezası verirken çok iyi düşünsünler, adaleti çok dikkatli sağlasınlar diyorum. Bu arada mahkemesi sonuçlanacak diye hapislerde yatırılıp da mahkeme günü suçsuz oldukları için salıverilenler için ne demeli. Tanrım kimseyi böyle şanssız kararlara maruz bırakmasın. Halime şükrediyorum.
       Saat tam 18.00. Pazar. İzmir'den uçak tam bir hafta önce bu saatte kalkmıştı. Demek ki ülkeden ayrılalı tam 1 hafta oluyor. Bugün hariç bu benim için dolu dolu bir gezi oldu. Hava durgun, yağmur yağmıyor ama sular da çekilmedi. Saat 19 oldu, zaman geçmek bilmiyor. Bir ara salona çıktım. Hindistan'a geleli doğrusu hiç televizyon seyretmedim. Salonda var ama Kalküta' da bu otelde sadece bir istasyon çıkıyor. O da Hintçe. Delhi'de dört istasyon vardı. Salona oturunca 1 dakika geçmiyordu ki her tarafı sivrisinek kaplıyor. Çok da küçükler. Televizyonda bir Hint filmi oynuyordu. 15 dakika kadar seyrettim. Sonra tekrar içeriye kaçmak zorunda kaldım. Devamlı elimde gazete sallayarak sivrisineklerden korunmaya çalıştım ama fayda etmedi. Film aynı Türk filmleri gibi, bir kızla bir oğlan ıssız bir deniz kıyısında koşuşuyorlar. Kız şarkı söylüyor. Delikanlı bu ıssız yerde nereden bulduysa elinde 10 kadar balon var. Uçurarak koşuyordu. Herhalde kızın babası, delikanlıya bir şeyler söylüyor ve bir tomar para verdi. Delikanlı paraları yere fırlattı ama yine çok kibarca çıktı gitti. Mahzun ve üzgün kıza yaşlı bir kadın nasihat ediyor. Herhalde o oğlan sana yaramaz diyordu. Delikanlıyı patronu işten koydu, delikanlı yine üzgün. Sanırım kızın babası kovdurdu. Böyle devam edip gidecek. Hintçe bilmiyorum ama gidişat belli. Kız ölecek, delikanlı intihar edecek vs. vs. Kız Türkan Şoray tipi, oğlan da Göksel Ersoy tipinde. Türk filmi seyrediyorum sandım.
       Salonda büyük bir radyo var. Çalıştırmaya uğraştım, ses vermiyor. Bu ara odamın penceresinin kolu elimde kaldı, kırılıverdi. Kapatmasam içeriye sinek doluverecek. Hemen tel bir askılık buldum ve pratikçe onunla bağladım. Bu işi yarım dakikada hemen yapmışım, hızıma güldüm. Demek ki sinekten çok korkmuşum. Otel sahibi yarın ben gidince ne der bilmiyorum. En iyisi göstermek. Bugün herhalde bütün zorluklar beni buluyor. Sonu iyi gitsin diyorum. Biraz evvel misafirhane sahibi geldi. Üniversiteden beni havaalanına bırakmaktan sorumlu olan kişi telefon etmiş. Beni sabah 5' de götürecek şoförün bindiği araba kaza yapmış. Tatil olduğu için başka resmi bir şoför bulmaları da mümkün değilmiş. Artık doğru mu yanlış mı bilemem. Böylece sabahleyin kendim gitmek zorundayım. Yol su dolu. Nasıl ana yola çıkacağım. Sabahleyin nasıl taksi bulurum bilemiyorum. Bu ara yardımcı çocuk ben yardım edeceğim diyor. Sabah 4'de uyanacağız. 4.30'da yola çıkacağız. İyi ki kısa bir pantolonum vardı. Yanıma almıştım. Sabahleyin su gitse de gitmese de yürüyerek ana caddeye ulaşacağız. Sıkıntılı bir durum. Aldırma Atilla diyorum. Bunlar da geçer. Bu gibi olaylar buradaki binlerce insanın günlük yaşamı. Sen bir gün çeksen ne olur. Çocuk "4.30'da taksi buluruz, bulamazsak o yöne giden otobüs var, ben seni bindiririm", diyor. Misafirhane sahibi grevi muhalefetin yaptığını, bu nedenle mahalli idarenin otobüsleri çalıştıracağını söylüyor. Taksi olmazsa otobüsle gidersiniz diyor. Allahtan tek duam sabahleyin yağmur yağmaması. Çünkü bu yağmurlar periyodik yağıyor. Sabahleyin de gök gürültüsü ile uyanmıştım. Neyse artık olan oldu, dönüş yok. Nasipte ne varsa o olacak.
Bu ara üniversiteden tanıştığım profesörlerden biri telefonla aradı. Beni sabahtan beri aramış ama bulamamış, 2 tane yayın rica etmiştim. Temin etmişler. Bana vermek istiyormuş. Hava normal olsaydı gelecektim diyor. Fakat gelememiş. Artık posta ile gönderirsin diyorum ve teşekkür ediyorum. Akşama kadar sudan dolayı evde mahsur kalmama o da üzüldü. Elden gelen hiçbir şey yok. Bu ara bavulumu hazırladım. Şimdi çık deseler çıkacağım. Havaalanına gece gitmeyi düşündük. Fakat sabaha kadar havaalanında oturmak akıllıca bir iş değil zaten erken gitsem de saat 5'e kadar bekleyeceğim. Saat 20 oldu. Dışarıdaki suya bakıyorum, sadece 5-6 cm. düşmüş, sabaha kadar tümünün çekilmesi mümkün değil. Bu ara tuvalet klozetinin kolu boşa dönüyor. Zaten canım sıkılıyor. Pencere kolu da koptu. Bu Türk de herşeyi bozdu demesinler diye klozetin kapağını açtım ve çıkan yeri tamir ettim. Hiç olmazsa bir iş becerdim diye teselli buluyorum. İyi ki hanımı getirmemiştim. Ya getirseydim yarın ne yapardım bilmiyorum. Çünkü sabahleyin beni bir macera bekliyor. Ayağıma yılan falan değerse ne olur. Muson yağmurlarında özellikle içme suyuna çok dikkat edilmesi gerekir diye rehber kitap uyarıyor. Yağmur göletinde bütün şehrin pisliği var. Köşelerdeki çöpler hep su içinde. Sokaktan kurbağa sesleri geliyor. Nereden buldularsa hemen bu suyu. Su bulanık. Ya yoldaki çukurlara düşsem sendelersem ne olur. Pasaport, bilet, paralar ıslanırsa ne yaparım.

      Esasında sivrisinek ve böcek yiyorlar. Bu kertenkeleler pek zehirli olmaz, biliyorum. Hatta sinek ve böcek yedikleri için yararlı hayvanlardır. Geçen gelişimde 1980'de bir otelde bizim İzmir' de bulunan açık kahverengi et rengindeki küçük kertenkeleden otel odamda görmüş ve odamdan çıkarmak için epey uğraşmıştım. Diğer gün bir arkadaşıma sorunca aldırmamam gerektiğini, buralarda normal olduğunu söylemişti. Ama bugün gördüğüm başka bir tür ve daha iriceydi. O gürültüye herhalde kaçmıştır. Çalar saatimi sabah 4'e kurdum. Dışarıda hava güzel görünüyor, mehtap var. Hem de dolunaya yakın. Sabahki gürültüye bu güzel gökyüzü, hep tezatları yaşıyorum. Akşamüzeri yemeği yiyince yarın ayrılacağım için hesap istedim. Ev sahibi üniversitenin ödeyeceğini söyledi. Yalnız ben "üniversite yatak ücretini ödeyecek, yemek ücretini benim ödemem gerekir herhalde, lütfen telefon ediniz." dedim. Telefon etti. Doğru dedi. Sonradan bir sorun çıkmasını istemem dedim. Neyse hesap getirdi 520 rupi, ucuz sayılır. 600 rupi verdim, teşekkür etti.
      Gece 10.30 dolayında yattım, hala sokakta su var. Gece saat 0.30'da uyanmışım. Hafif yağmur yağıyordu, su biraz çekilmiş diye sevindim. Sıcak hissediyorum, 10 dakika kadar soğutucuyu çalıştırdım. Kurbağa sesleri geliyor, bu ara bir hayvan uluması başladı. Köpek mi, başka bir canlı mı ayırt etmek çok zor. Yan bahçeye baktım, ıslak palmiyeler hafif yağmurda elektrik ışığında pırıl pırıl. Tekrar yattım .Akşam saat 6' da oluyor. Bu vakitte ortalık kararıveriyor. O zaman güneşin 5.30 sıralarında doğması lazım. Bu vakitleri bildiren bir takvimim de yok, olsa yararlı olurdu. Gazeteleri karıştırmak geliyor aklıma, ama güneş doğuş ve batış saatlerini bulamadım. Bugün pazartesi, cumartesi günkü gazetede cuma için maksimum sıcaklığın 34. 9, en düşük sıcaklığın ise 25. 9 olduğu yazıyor. Ama rutubetin ise %95 olduğunu belirtiyor. Zaten sıcağı belirten bu yüksek rutubet oranı oluyor, en ufak teriniz kurumuyor.
      Saat 4.25'de yardımcıyı uyandırdım. Elimden geldiği kadar geç çıkmaya çalışıyorum. Neyse bavulları aldık yola koyulduk. Yardımcı önde, ben arkada yürümeye başladık. Ayağıma bazı otlar takılıyor, aldırmıyorum. Ayağıma seyahatlerde kullandığım ince bir tokyo terliği giymiştim. Birisi yarı yolda koptu, neyse tek terlik ile 500-600 m. yürüdükten sonra sudan kurtulduk. Rahat bir nefes alıyorum ama yollar hala karanlık. Neyse 2-3 araba geçti. Diğer terliği de attım. Şimdi Kalküta sokaklarında ayağı çıplak kısa pantolonlu bir Türk profesörü olarak yürüyorum. Bir araba durdurduk Yardımcıma havaalanına 200 rupi yeter mi diyorum, hayır 60 rupi yeter diyor. Bir taksi durdurdu, yardımcım pazarlık etmeye çalışıyor. Ben bir 100'lük gösterdim, şoför gülerek hemen okey dedi. Bu arada evden çıkarken uyanan ve kapıyı açan gence 20 rupi, yardımcısına da 100 rupi verdim. Gerçekten samimi bir gençti, önce almak istemez gibi yaptı, zorla eline sıkıştırdım, bu çok dedi dinlemedim.
       Taksi hareket etti. Şoför iri yarı izbandut gibi birisi, günaydın dedim. Belli ki İngilizce bilmiyor. İki elini yüzüne götürüp selam verir gibi budha işareti yaptı ve yola koyulduk. Yollar ıssız ve hava hala karanlık. Tek tük insanlar beliriyor yollarda. Bir ağaç altında yaşlı bir kadın, torbası yanında. İnsan iki teneke ile kapalı bir yer yapar ve orada yaşar. Yatacak bir yer bulur, belki onun da yattığı yere su basmıştır. Şoförüm biraz daha zayıf, ince yapılı Hintlilerden olsa daha iyi olurdu. Artık kendi kendime biraz da hayal kuruyorum. Şimdi bu iri yarı insan azmanı şoför paramı ve bavulumu almaya kalksa ne yaparım veya bilmediğim bir sokağa girse ne olur, herşey olur. Dünyada böyle olaylar olmuyor mu, bilmediğim bir ülke. Beş dakika kadar yol aldık, ışık yanan bir yerde durdu. 3-4 kişi var. Şoför bir dakika diyor. Önce müşteri alacak diye düşündüm. Meğer lastikçiymiş. Dükkan üzerindeki yazıyı okumaya çalışıyorum. Bir şey olursa polise bu yeri hatırlatırım diyorum. Çaktırmadan pantolonumun cebindeki çakıyı gömlek cebine koyuyorum. Neyse lastiklere adam şöyle bir baktı, bir tanesine biraz hava bastı, hemen yola koyulduk. Önümüzden bir kedi fırlayarak geçiyor. Artık ortalık biraz ağarmaya başladı. Ben de rahatlıyorum. Kalküta’nın içi boş, daha önce Kalküta'ya gelirken dikkatimi çeken bir kokunun yanından geçiyoruz. İzmir' de Bornova-Karşıyaka yol' kavşağındaki deniz kokusu gibi çok fena kokuyor. Gelirken görmüştüm, Kalküta'nın dağ gibi yığılan çöplüğünden geçiyoruz. Yollar tenha. Kalküta'dan çıkışta pek çok küçük ve kötü yapılı derme çatma kulübeler var. Bir çocuk yola doğru dönmüş çişini yapıyor. Gelen geçene aldırdığı yok Şehrin dışına çıktık, baktım ki Kalküta havaalanı yolu pek fena değilmiş. Fakat gelirken yol o kadar kalabalıktı ki yol görünmüyordu veya dikkatimi çekmemişti. Şehrin dışında yol üzerinde bizim Karşıyaka gibi yerleşim merkezlerinden geçtik. Bazı yerlerde evler toplu halde normal ve betonarme yapılı bazı yerlerde de küçük kötü kulübemsi, gecekondu diyebileceğimiz yapılaşma var. Genel de, etraf çok güzel, hayat normal devam ediyor. Benim şansıma kaldığım sokak su içinde kalınca bu görüntüyü anlatmak zorunda kaldım. Yoksa yağmur normal hayatı pek etkilemiyor. Sabah 5:30'da havaalanına geldik. Havaalanını görünce arabada çorap ve ayakkabılarımı çantamdan çıkarıp giydim. Ayağımın altı simsiyah, olsun diyorum. Şimdi yalınayak havaalanına inmekten daha iyidir. Millet nereden bilecek su basan bir sokaktan geldiğimi. Neyse ki iyi etmişim. Havaalanı terminaline girdim. Tekrar medeni dünyaya ulaştığımı hissettim. Şimdi de kısa pantolonumu değiştirmem gerek Fakat bakıyorum çevrede benim gibi kısa pantolonlular da var. Ben de biraz oturdum ve bu satırları karalıyorum. Böylece Kalküta'daki yoğun maceram sona ermiş oldu.
       Etrafıma bakıyorum, karşımda beyaz elbiseli biri var. Hintli sanıyorum, fakat baktım sarışın, Avrupalı olmalı, yan tarafımdaki koltuklarda 3 tane çiğ sarı gömlekler giymiş Çinli hissini veren budistler var. 2 tane de sari giymiş kadın var. Başı sarılı Hintli ise uyumaya çalışıyor. Havaalanı çok güzel. Delhi'de dış hatlar havaalanını gürünce pek beğenmemiştim. Delhi'den Kalküta'ya gelirken iç hatlar kısmını da görmüştüm. Delhi' de iç hatlar çok kalabalık fakat yine de bakımlıydı. Burası da fena değil. Bavulumu koyacak yer arıyorum. Emanet kısmı karşıdaki binadaymış. Oraya kadar gitmek zor geliyor. Fakat 8-10 saat havaalanında beklemem gerekiyor. Bavulum için emniyetli bir yer bulmam lazım. Bu kez bavulumu açtım ve içinden şifreli ve zincirli kilidimi çıkardım. Bunu memlekette oğlum bisikletini kilitlemek için kullanıyordu. Sağlam bir yapısı var. Oturduğum koltuğun kenarındaki demire bavulumu kilitledim. Yanımdaki Hintli merakla bana bakıyor. Tuvalete gideceğim, en emin yol bu. Siz de göz kulak olursanız sevinirim diyorum. İngilizce biliyor ve hay hay diyor. Küçük omuz çantamı da bırakmamı istedi. Kısa pantolonumu gösterdim. Acayip bir kıyafet: kısa pantolon, ayağımda çorap ve makosen ayakkabılarım var. Kaldığım misafirhanenin sokağına su bastığı için giymek zorunda kaldığım pantolonumu değiştirmek istiyorum. Kıyafetimi düzelttikten sonra büfeden peynirli sandviç ile bir kahve aldım. Daha önce yazmış olduğum notları yan tarafta bir postane görünce postaya verdim. Hem yüküm azalır, hem de kaybedersem hepsi kaybolmaz. Bir telefon gördüm. Üzerinde bir not var. İptal, fakat sadece iç hatlar iptal, dış ülkelerle görüşülebilir diye yazıyor. Kasiyere Türkiye'ye telefon edebilir miyim diye sordum. Elbette diye cevap verdi ve telefonu gösterdi. Numarayı çevirdim, hayret daha önce 3 yerde daha denemiş ama bir türlü konuşamamıştım. Telefon çalıyor. Burası havaalanı olduğu için ayrıcalıklıydı herhalde. Bizim hanım karşımda, heyecanlandım, ses geliyor fakat çınlıyor. Ben konuşuyorum, benim konuştuğumu telefon tekrarlıyor. Sanki yankı var, karşıdan gelen ses güçlü, fakat benim konuşmam tekrarlandığı için anlaşmak güç. İyiyim deyip' kapatmak zorunda kaldım, çünkü ben konuşuyorum ama eşim Emine anlamadım diyor. Neyse sesimi duydu, sağ olduğumu anlamıştır, bu da yeter.
       Karşımdaki sırada bir kadın oturuyor, çok kibar giyimli, kucağında da güzel bir çocuk var. 7-8 aylık, besili ve bakımlı güzel elbiseler giydirmişler. Yalnız ayağında kilotu yok. Havaalanında da çok sayıda asker var. Ellerinde kalkan gibi ızgara koruyucular taşıyorlar. Gazetelerin yazdığına göre Kalküta' da olaylar bekleniyor. Olaylar siyasi görünmekle beraber Hindu-Urdu mücadelesi de konu içinde yer alıyor. Kalküta havaalanı şehir dışında olduğundan olayların buraya taşması pek mümkün görünmüyor. Bu nedenle uçaklarda aksama olmuyor. Zaten Hindistan'da bir yerde olay olsa da o bölgede sınırlı kalıyor. Büyük ülkede diğer insanlar kendi hayatlarını yaşıyor. Karşı duvarda ünlü Hawrad köprüsünün büyük bir resmi var. Etrafa bakıyorum insanlar genelde temizler. Fakat yine de bir eksiklik var. Kadınların sarileri çok şık ve Hintli kadınlara bir asalet veriyor. Bizim eski bindallılar gibi, sarilerin desen ve renkleri de çok zengin. Karşımdaki yaşlı teyzenin mavi renkli sarisi gerçekten bir harika. Güzel elbise diker düşüncesi ile bulursam bir tane hanıma alayım. Restorana gittim ve bir full kahvaltı istedim. Aynı İngiliz sistemi, önce bir portakal suyu sonra kahve ve yumurta, peynir, reçel, tereyağı vs. den oluşan bilinen yiyecekler getiriyorlar. Garsonlar kibar ve güler yüzlü. Havaalanı olmasına rağmen fiyatlar makul. Biraz evvel birden gürültüler oldu. Birileri toplu halde bağırıyor. Ben heyecanla yerimden kalkıyordum ki  8-10 kişi bütün güçleri ile bir şeyler bağırarak yürüyerek önümden geçtiler. Herhalde bugün şehirde yapılan toplu grevin taraftarlarıydı. Hiç taşkınlık yapmadan sadece bağırarak yürüdüler. Herkes bakıyordu ama önemli bir telaş da yoktu, katılım da yoktu, tepki de yoktu. Hava terminalinin kapalı bölümünün sonunda gösteriye son verdiler ve sanki bir şey olmamış ve yapmamış gibi sessizce geri dönüp gittiler. Yanımda oturanlara nedir diye soracak oldum ama İngilizce bilmiyorlardı.
İki tane İngilizce gazete aldım. Dün Kalküta'ya mevsimin en fazla ve kuvvetli yağmurunun yağdığını yazıyordu. Birçok eve su basmış, şehrin ana caddeleri olan park ve Croma caddeleri de sular altında kalmış. Gazete bir duvarın çöktüğünü ve 7 kişinin yaralandığını belirtiyor. Bu haberle ilgili gazetedeki yazı ve resimleri hatıra olarak kesip çantama saklıyorum. Gazetelerde Irak’ın Kuveyt'i işgali ile ilgili haberler arıyorum. Bütün yazılar Irak'ın Kuveyt'i işgalini eleştiriyor. Gazetelerde hergün pek çok uçağın Irak ve Kuveyt'teki Hintli işçileri Hindistan' a taşıdığını yazıyor. Bu nedenle de Hintlilerin Irak' a kızgın olduğu söylenebilir. Bu taşıma sonucu uçak seferlerinde de kısıtlamalar var. ABD ve diğer batı ülkelerine ait 300 kadar kadın ve çocuğun Irak hükümetince serbest bırakıldığını okuyorum. Irak'ın elinde birçok batı ülkesi erkeklerinin rehin olarak tutulması nedeniyle büyük gerginlik olduğu gazetelerden ve haberlerden anlaşılıyor. ABD'nin her an hücum edebileceği ve fakat sıcak ayları geçirmek için yavaştan aldıkları, silah ve cephane yığınını devamlı arttırdıkları belirtiliyor. Bu harp ihtimali bizim Türkiye için de önemli bir konu, bakalım sonu nereye varacak (Not: Sonucu şimdi hepimiz biliyoruz.)
Bu gezide sabahları resmi görevleri yerine getirerek Hindistanlı üniversite mensupları ile çeşitli konuları tartışarak Türkiye'deki üniversitemdeki sorunlardan tamamen uzağım. Bedenen yorgun gibiyim ama geceleri uyuyunca geçiyor. Kafamsa sakin, yarın ne göreceğim diye merak ediyorum. Bu gezimde hatıralarımı yazmaya karar verince etrafa daha dikkatli bakıyorum. Bak işte yine bir Hintli, iyi giyinmiş. Güzelce bir hakırdadı, herkesin önünde sesli sesli çöp sepetine tükürüyordu, olmadı işte. Belki bu yaptığı ona göre doğruydu. Hiç olmazsa yere değil çöp sepetine tükürüyordu.
       Burada vakit bol, seyahat hatıralarımın yanında aklıma gelen bazı eski olayları da burada yazmayı düşünüyorum ve bu amaçla aşağıdaki satırları karalıyorum.

      Bu arada Kalküta' dan Madras' a doğru havalandık. Saat 17. 30 ve yarım saat geç olmakla beraber güzel bir kalkış oldu. Sakince havalandık, Kalküta’nın çok büyük bir kent olduğu uçaktan, yüksekten daha açık bir şekilde anlaşılıyor. İnsan, turist gözü ile bakınca daha çok bize yabancı gelen konulara dikkat ediyor. Notlarımda pek çok olumsuz konu belirtmiş olmakla beraber yukarıdan görünüş hiç de fena değil. Özellikle şehir etrafında modern binalarla kurulmuş pek çok yerleşim yeri var. Bu kenar kasabalar genellikle betonarme ve düzgün inşaatlar. Arada gecekondu tipi mahalleler de görünüyor. Öyle anlaşılıyor ki şehir merkezinin hemen kıyısında gecekondu tipi yerler doğmuş olmakla birlikte modern mahalleler de yapılmış. Uçağım kısa sürede Kalküta' dan uzaklaştı. Bu ara başka yerleşim yerleri görüyoruz, buraları hep siyah renkli gibi. Bazılarında hemen hemen hiç modern yapı yok, görülmüyor. Uçak normal yüksekliğe ulaşınca bulutları fark eder olduk. Şu an bulutların üzerindeyiz. Altımız beyaz bulutlar ile kaplı. Yukarıda ise berrak tertemiz gökyüzü var ve şu an bir su tabakasının üzerinden geçiyoruz, Herhalde Bengal Körfezi olacak çünkü güneye doğru uçuyoruz. Su bulanık, o kadar yağmurdan sonra bu suların hepsi denize ulaşıyor. Bengal Körfezi büyük kanallar gibi pek çok nehir ile, Kalküta dahil, ülkenin iç kısımlarına bağlanıyor. Yine bulutlar var, a1tımızda bir açılıp bir kapanıyor. Yağmur mevsimi olduğu bulutların üzerinde bile belli oluyor. Hostesimiz, yolculuğun 2 saat 5 dakika süreceğini söyledi, Bir şeker ile kokulu bir bitki tohumu dağıttılar. Bu tohumu ağzınızda çiğnediğinizde karanfil gibi ağızda hoş bir koku ve serinlik hissediliyor. Bunu lokantalarda da takdim ediyorlar, Hep bulutlar arasından geçiyoruz ve bakalım yağmur bakımından şansım ne olacak diye düşünüyorum, Bulutlu yerler ve altta sis olunca buralarda uçak hafif bir titreme yapıyor. Hele bir kez Amerika'da New York ile Florida arasında uçarken uçağımız bir saat kadar zangır zangır titremişti. Biraz tedirgin olmamış değildim. Şimdi de ara sıra o hissi duyuyorum neyse ki kısa sürüyor. Şu an Madras'a geldik. Pırıl pırıl ışıklar yanıyor. Deniz üzerinden alçalarak şehre yaklaşıyoruz. Sanki biraz erken alçaldı gibi, bu uçağımız pek yeni gibi durmuyor. Eski ve 737 tipi, ama yine de rahat bir yolculuk oldu, yemek verdiler. İlk kez bir Hint köftesi ile tatlısını yemedim, genelde uçakta verilen yemeklerin hepsini yerim, tabakta pek yiyecek bırakmam, nedense bu kez pek beğenmedim.