Site açılış tarihi: 27 Kasım 2012
Geçen ayki Günlük ort. ziyaret: .. 118
Ay içinde en yüksek ziy sayısı: .158
Geçen ayki ziyaretçi sayısı: . 3537 (kasım 2022)
Toplam ziyaretçi sayısı: 815 500

Diğer Meslekdışı Kitaplar » Hindistan'da Yazdım » Madras


   Kalküta

             

             MADRAS


          Madras hava alanına rahat bir iniş yaptık Salona gittim. Hemen taksi otel ister misin diye sormaya başladılar. Bu ara beni bekleyeceklerini bildiğim için etrafa bakınıyorum ve bekleyenler bölümünde benim ismim yok. Bir Madras'lı bana yardımcı olmak istiyor, niyeti beni bekleyen birini bulamazsam otel komisyonunu almak Güleç yüzlü bir genç. Elimdeki resmi yazıyı veriyorum. Yolcu bekleyen kalabalığa Hintçe birşeyler bağırıyor. Bu kez Madras Üniversitesinden bir şoför ortaya çıkıyor, ben bir kız bekliyordum diyor, ama elindeki isim benim ismim. Meğerse ismimim başına bayan anlamına gelen Herr yazmışlar. Bu kez biri daha yanaşıyor. Atilla ALPBAZ mı diyor. Evet diyorum o da ben Prof. ..... diye taktim ediyor. Şoför ile bu profesör beni karşılamak için görevlendirilmişler. İsminden Müslüman olduğu anlaşılıyor, çok samimi davranıyor. Elimi Müslüman, Müslüman diyerek sıkıyor. Uçaktan bir bayan yerine bir bay çıktığı için şoför şok oldu ama Prof. hiç belli etmiyor.

     

 Bavullarımı alıp, arabaya gidiyoruz. Madras 17 km imiş. Bu kez Kalküta' dan Madras yoluna girince sanki Avrupa'ya Türkiye'ye gitmiş gibi oldum. Gece vakti belki yanlış olabilir ama yollar daha temiz, daha bakımlı, boyalı. Otobüs modelleri daha yeni, Kalküta' da çalışan kamyondan bozma otobüsler burada görünmüyor. Bizdeki lüks şehir otobüsleri çalışıyor. En büyük fark ışıklı dükkanlar, pırıl pırıl ve modern görünüşlü. Halbuki Kalküta' da dükkanların çoğu simsiyahtı. Bizdeki modern bakkallara benzer, floresan lambalı temiz ve tertipli görünümlü dükkanlar çoğunlukta.

     

       Üniversitenin misafirhanesine gidiyoruz. Bana iki oda ayırmışlar, biri çift yataklı diğeri tek yataklı. İki yataklı odayı seçtim. Yalnız ikinci katta, biraz daha yüksek, bina bekçisi ile tanışıyoruz, sıcak yüzlü, yaşlı bir adam. Esmer tenli, gülerek, hürmetle hizmet ediyor. Bavullarımı yukarı taşıdı. Hava çok güzel 29° C, hiç olmazsa nem yok veya daha az. Gece 23' de yattım ve 6.30'da kalktım. Pencereye yaklaştım önümde geniş bir yol, uzun bir kumsal ve tüm haşmeti ile sabah serinliğinde sakin gibi görünen okyanus uzanıyor.

   

       Deniz cam gibi, sakin ama kıyıya vuran ulu dalgalar beyaz köpükler oluşturuyor. Engin Hint Okyanusundan gelen küçük oynamalar kıyıda güçlü dalgalar oluşturuyor. Bu nedenle yüzmek zor diye düşünüyorum. Kumsal 300-500 m genişlikte ve kilometrelerce Madras'ın önünde uzanıyor. Kumsalda Madras'a özel balıkçı tekneleri var, insanlar da çok. Çoğu balıkçı olsa gerek. Yol kenarında kısa beyaz şortlu, beyaz tişörtlü çok modern görünüşlü spor amaçlı kollarını sallayarak özel olarak yürüyüş yapanlar var. Bunlar kumsaldaki başı sarıklı balıkçılarla tam bir tezat teşkil ediyor.

   

       Güneş epey yükselmiş, bana güney gibi gelen yön meğerse doğuymuş. Yönlerimi şaşırdım diyorum, ortalık günlük güneşlik. Sanırım İzmir iklimini çok andırıyor. Aynı duyguları hissediyor gibiyim; yağmur ihtimali görünmüyor. Şemsiyemi çantamdan çıkartıyorum, boşuna taşımayayım.

 

       Saat 7 oldu, kahvaltı için bir yol bulmalıyım, akşam gelince gece 9'da yemek için yanımda bulunan sarma konservesini açarak bu ihtiyacımı gidermiştim. Nerede ne bulacağım belli değil. Bu nedenle hep tedbirliyim. 

       

        7:30’da aşağı indim. Bekçiye kahvaltı için dolaşacağımı ve beni almaya geleceklere 9'da döneceğimi söylemesini belirttim. Yürümeye başladım. Hintli kadınlar ellerinde 2 süpürge ile yolları temizliyorlardı. Kaldığım yerin adını iyice ezberledim. Tabelada İngilizce Madras Üniversitesi Misafirhanesi yazıyordu. 1 km. kadar yürüdüm, yolda çeşit çeşit insanlar. Yan sahada bir grup Hintli genç kriket oynuyordu. Biz de futbol nasıl ise Hindistan'da da kriket en önemli spor durumunda ve İngilizlerden öğrenmişler.

 

     Bu yürüyüş ile kahvaltı yapacak bir yer bulamayacağıma inandım ve bu nedenle Hindistan'da, taksi gibi çok yaygın olan 3 tekerlekli motoguzzilerden bir tane durdurdum. Şoför 8 rupi istedi, olur dedim, yol alıyoruz. Nereye gideceksin diye soruyor. Genç bir şoför. Bilmediğimi, yemek yiyecek bir yer aradığımı söyledim. Bana, buralarda bulamayacağımı, beni güzel bir yere götürebileceğini söylüyor ve 20 rupi istiyor. Kabul ediyorum. 

           

      Beni merkez tren istasyonuna götürüyor ve istasyon yanındaki bir lokantayı gösteriyor. Şoför bekleyeyim mi diye soruyor. Yok dedim. O hareket etti. Bende lokantaya baktım, ne de olsa yabancıyım. Halen, rastgele bir lokantaya girmeye alışamadım, içeriye baktım. İçerisi loş ve karanlık gibi. Sabah sabah bu havayı çekemeyeceğimi düşündüm, etraf ana baba günü ve çok kalabalık. İnsanların çektiği çekçekler yok ama yollar üç tekerlekli bisikletler ve motorlar ile dolu. Belli ki istasyondan çıkanları bekliyorlar, bense bir meyveci arıyorum.     

    

      Nihayet muz satan küçük bir dükkan gördüm. Normal muzlardan biraz farklı, küçük fakat tombul yapılı. Beş tane satın aldım, lezzetleri pek iyi değil, bir daha bu tür almam ama neyse ki kahvaltı yerine geçebilecekti. Bunu da denemiş ve öğrenmiş oldum. İstasyon çevresinde grup grup insanlar var, bir grup insan neredeyse asker gibi aynı tip ve renkte elbise giymişler. Bir grup sarı elbiseli, bir grup beyaz elbiseli, bir grup yeşil. Demek ki bir bölgeden gelen insanlar aynı tip elbiseler ile kolayca ayırt edilebiliyor.

 

         Hindistan her yerde aynı Hindistan ama Madras, Kalküta’dan daha ileri ve daha temiz. İstasyonun yanında üzerinde küçük heykeller bulunan bir ibadet yeri var. İnsanlar tek tek girip dua edip çıkıyorlar. Bir resim çektim. Film bitti ve yeni bir film taktım. Heykeller çok ilgimi çektiği için birkaç poz daha çektim.

 

       Bir dükkanda kavanozda satılan bisküvilerden ilk kez almaya cesaret ettim. Üç tane aldım lezzeti çok güzeldi ve 10 tane daha satın aldım. Yarın sabah kahvaltı işimi halleder. Yürüyorum, istasyon yanında Hintlilerin kaldığı oteller var. İçleri loş, bizim eski Basmane otelleri gibi. Sabah vaktimi iyi değerlendirdim. Vakit nakittir, saat 9.00'da misafirhaneye dönüyorum. Kapıcı değişmiş, kahvaltı sorunumu istediğim gibi olmasa da çözdüğüm için memnunum. Yeni yardımcı genç sabahları kahvaltı verebiliriz, yarın saat 8.00'da hazırlarım dedi ama, ben sabahleyin gezdiğim ve zamanı değerlendirdiğim için memnunum.

 

       Yardımcı gence çamaşırları temizletip temizletemeyeceğini sordum, iki gün sonra getiririm dedi. İçecek su için çeşmeyi gösterdim, içilmez dedi. Tanktan getirmem gerekiyor diyor. Hemen sürahiyi verdim. Beş dakika sonra suyu getirdi. Soğuk su dedi, halbuki gece ben bu Çeşmeden 3-4 kez su içmiştim. Ne yapalım insan mecbur kalınca katlanacak. Çocuğa çamaşırları verirken esasında daha fazla verecektim, 10 rupi vermiştim. Ben makbuzu getirince alırım diyerek parayı geri vermek istedi. Yok dedim, bu para senin. Getirdiği sudan içtim. Biraz toprak kokuyordu. En iyisi Kalküta' da yaptığım gibi meşrubat içmek veya bir termos almakta yarar var.

 

       Kapı çalındı, üniversiteden geldiler, saat 9.30. Üniversiteye gittik ve akşama kadar üniversitede kaldıktan sonra ayrıldım. Akşamüzeri çarşı pazar gezmek istiyorum. Motorlu bisikletin şoförüne beni ünlü ve iyi bir pazar yerine götür dedim. Beni bir meydana bıraktı. Büyük bir kitapçı gördüm ve buradan bir Madras haritası satın aldım. Haritayı inceleyince Anna Salai denilen büyük bir merkeze yakın olduğumu anladım. Madras’ta daha temiz ve modern mağazalar var ve çok modern düzenlenmiş bir mağaza görüyorum. Bu kadar temiz ve düzenli mağazalar Türkiye'de bile çok az. İçeri girdim, büyük fakat içeride tek bir müşteri yok. Ben kapıyı açınca tezgahtarların hepsi hafifçe doğruldular. Doğrusu içime bir hüzün çöktü. Oldum olası çalışmayan bir işyeri görünce üzülürüm. Bir lokantada tek müşteri olmayı istemem, masalar hep dolu olmalı isterim. Sinemada tiyatroda boş sandalye olmamalı. Açılan iş yeri hakkıyla çalışmalı, dışarıda insan kaynıyor. Diğer normal dükkanlarda da hareketli alışverişler devam ediyor. Fakat bu güzelim mağaza bomboş. Fiyatlara baktım, kravatlar gayet güzel, 80 rupi. Makuldü fiyatları. Bu durumda anlaşılıyor ki mağaza halkın düzeyinden yüksekti. Air condition da vardı. Bulunduğu ortamdan ileri ve geri olanların işleri zordu. Ortama veya topluma uymak gerekiyordu.

 

        Ayrıldım, yürümeye başladım. Bu kez çok güzel bir pastane gördüm. İçeride iki tane yabancı var. Temiz, Hindistan stili bir tatlıcı dükkanı. Vitrinde çok çeşitli pastalar, kekler var. Bir ekmek büyüklüğünde yağlı kağıt içinde pişmiş büyükçe bir kek aldım. Lezzeti aynı bizim kekler gibi. Yalnız içerisinde daha bol malzeme var, içerisine çok fazla çekirdeksiz üzüm koymuşlar. Ayrıca bilmediğim bazı baharatlar ilave etmişler. Isıra ısıra yolda ilerliyorum. Çok çeşitli ve ilginç dükkanlar görüyorum. İyi bir muhitte gezdiğim belli ama yine de her çeşit insan var.

 

         Bu ara gözlüğümün camının vidası düşmüştü. Aynı Türkiye'de olduğu gibi pırıl pırıl tertemiz bir gözlükçü dükkanı gördüm ve girdim. Bir genç bilgisayar ile uğraşıyordu. Gözlüğü verdim, otur dedi, yanımda bir genç oturuyor. Hemen konuşmaya başlıyoruz. Madras'ta gezilebilecek yerleri öğrenmeye çalışıyorum. Bulunduğum yerden ayrı George Town, Theagorya, Nagar, Egmare gibi alışveriş merkezleri olduğunu öğreniyorum. Özellikle bunlardan T. nagar ipek için, Egmare kozmetik için, George Town ticari mallar için önemli merkezlermiş. Gözlüğe vida takmak için ücret almadılar.

 

         İki saat kadar çarşıda gezdim. Bir ara küçük bir ibadet yerinin önünden geçtim. İçeride dua edip, çıkanlar var. Etrafta bir sürü zengin ve fakir insanlar. Hepsi dua için gelmişler. Üç çocuk el açtılar. Cebimden bozuk paraları çıkardım. Var olan 1-2 rupileri çocuklara vermeye başladım. Sen misin cepten para çıkarıp dağıtmaya başlayan. Bu üç çocuğa para vermiş tam yürümeye başlarken, 5-6 çocuk daha takıldı peşime, para istiyorlar. Hiç bozuk param da yok, gidin diyorum gitmiyorlar. Israrla takip ediyorlar, ben yürüyorum peşimde 5-6 çocuk el açmışlar devamlı istiyorlar. Çevreden de bakıyorlar. Çareyi temiz gördüğüm bir lokantaya dalmakta buluyorum. Zaten yemek yemem de lazım. Çünkü bulunduğum misafirhanede akşam yemeği şansı yok.

 

         Lokanta güzel görünüyor. Hint stili ne yiyeceğimi elbette ki bilemiyorum. Oturdum, gelen garsona yemeklerinin ne olduğunu bilmediğimi, mümkünse benim için bir yemek seçmesini rica ettim, ne istersen ver dedim. Biraz bekledikten sonra bir tabak içerisinde iki adet takriben 25 cm. çaplı bizdeki ev katmeri gibi ekmek geldi. Yeni pişmiş yağlanmış mis gibi kokuyor. Ayrıca küçük bir tabakta patatesli,  salçalı bir yemek getirdiler. Peynir domates olsa taze pide ile çok nefis olacak. Neyse yemekten azar azar alıp güzelce yedim. Ekmekle ve suyuna banılarak yenilen bütün yemeklerin özel adları olsa da "Kuruma" diyorlar. Bu bitince adını çok duyduğum Biryani pilav istiyorum listede adı var fakat yapılmıyormuş, garson yok dedi. İkinci bir şey yemek gerekiyor yine sen bilirsin dedim garsona sen seçiver. Bu kez 20 dakika sonra yine hamurdan yapılmış 20-25 cm. çaplı bir pide getirdiler. Fakat pide top gibi pişmiş. Bizdeki pideciler gibi undan yapılan pideleri taze pişirip getiriyorlar. Çatalı batırıyorum, puf diye sönüyor. Bir parça aldım gerçekten nefis bir pide, fakat daha önce bir başka çeşit de olsa pide yediğimden bunu nasıl tüketeceğim dedim. Türk damağına çok uygun pideler, bunun yanında bir nohut yemeği verdiler, biraz yedim, doymuşum da, bırakmaya kıyamadım. Zaten masalar loca şeklinde kimsenin beni gördüğü yok. Pideyi, kağıtla güzel bir paket yaptım ve naylon olan kek torbasına yerleştirdim. Bu ikinci ekmeğin adı yemeğiyle beraber puriymiş. Sonradan öğrendim.

 

         Çıkınca biraz daha dolaştım ve temiz bir meyveci görünce, satıcıdan 4 elma ile çok güzel görünen iri ve sulu bir salkım üzüm aldım ve misafirhaneye döndüm. Biraz oturdum ve saat 2l'e doğru kalan pideyi üzümle beraber yedim. Üzümün görünüşü çok güzel ve mükemmel ama ekşi bir tadı vardı. Yağmurlu mevsimde herhalde tatlanmıyor veya bu üzüm cinsi böyle diye düşündüm.

       Bugün çok dolu geçti. Yarın yine ziyaretler yapacağım. Perşembe günü bir konferans vereceğim, cuma günü karides çiftliklerine götürecekler. Çok yorgundum hemen uyudum. 21' den 7'ye kadar uyumuşum. Sabah 7' de kalkınca tıraş oldum (5.9.1990). Bu notları yazdım ve saat 8'de aşağıya~ kahvaltı için indim. Saat 10'da üniversiteden gelip alacaklar. 1-2 saat kadar vaktim var. Zamanı değerlendirmek istiyorum. Penceremin önünde uçsuz bucaksız bir deniz ve kumsal uzanıyor. Kıyıda birçok basit kulübe var. Balıkçı kulübeleri olacak. Denizde de küçük küçük uzun ve dar kayıklar var. Gidip göreyim diyorum. Ne olur olmaz düşüncesi ile cüzdanımı ve pasaportumu bavuluma yerleştiriyorum.

 

      Başlıyorum kumsalda denize doğru yürümeye, önce bir manda sürüsünün çobanı ile selamlaşıyorum, iyi insanlar bakınca hemen gülümsüyorlar. İleride büyük bir tekne var. Yanında bir adam, dişleri ve ağzı kıpkırmızı, sanki ağzında kan var. Garip bir görüntü işaretle resim çekebilir miyim diyorum, olur diyor. İki rupi verdim, istemeye devam ediyor. Neyse biraz daha verdim, bu ara yanıma bir genç yaklaştı. Görünüşünden temiz bir kişi olduğu anlaşılıyor. Nerelisin diyor, Türkiye'den diyorum. Biraz konuştuk ve yürüdük 2-3 resmimi çekiverdi. Hiçbir yabancının olmadığı bu yerde turist olarak ilgi çekiyorum.

 

       Sahilde oynayan çocuklar var resim çek diyorlar, ben de resim çekmeye zaten meraklıyım. Bu ara yaşlı bir adam yaklaştı, zayıf, tipik bir Hint fakiri gibi bakıyor. Para istemiyor ama belli ki ihtiyacı var. Gözlerime garip bir bakışı var. Ona da birkaç rupi verdim, gözlerindeki teşekkürü sanırım ömür boyu unutamam. Çocuklar da el uzatıyor. Bütün bozuk paralarım bitti. Zaten bozuk paraları devamlı ayrı bir cepte tutuyorum. Para bitti diyorum. Cebimi ters çıkarıp gösteriyorum. Ama inanmıyorlar.

        

         Bu ara denizden bir kaç balıkçı döndü. Kayıklarını da sırtlarında denizden kıyıya taşıyorlar. Bunlara kayık demek zor. 4-5 tane kalas yanyana bağlanmış o kadar. Kıyıda okyanusun ölü dalgaları var ama yine de güçlü. Selelerinde 8-10 kilo kadar küçük balık var. Kıyıda duran diğer iki ağaç teknenin yapımı da gerçekten çok ilginçti. Büyük bir tekne ama tamamen el yapması. Çivi kullanmamışlar. Tahtaları neredeyse birbirine dikmişler.

 

        Modern Madras şehrinin yanında binlerce yıldır uygulanan bir yöntemle yapılmış bu tür tekne görmek gerçekten çok ilgi çekici oluyor. Düşününce binlerce yıl geriye gidiyorsun. Burayı binlerce yıldır bildikleri yöntemle balık avlayan bir balıkçı köyü olarak kabul etmek mümkün. Etrafta da hiç bir dükkan görülmüyor. İhtiyaçlarını sanıyorum şehirden sağlıyorlar. Kıyafetler, barındıkları kulübeler, her şey eski dünyadan. Kumsalın ortasında elle açılmış basit ve derin olmayan kuyular etrafında devamlı gidip gelen insanlar var. Kızlar başları üzerinde ustaca Hint dizaynı kaplarda su taşıyorlar. 3 genç kız 15-18 yaşlarında başlarındaki kaplar ile sülün gibi yürüyorlar. Resimlerini çekiyorum.

 

       Geze geze tekrar geri dönüyorum. Bir kuyunun yanında ise erkekler banyo alıyorlardı. Yolda iki adet mandanın çektiği araba ile su tankı çekenlere rastlıyorum. Mandanın iri boynuzlarını 4 ayrı renk ile boyamışlar. Ana yola çıkıyorum. Yollarda Hindistan' da yük taşıma işlerinde kullanılan sığırların çektiği arabalar var. Bu sığırların uzun boynuzları ilginç derecede rengarenk boyanmış ve görkemli bir görünüşte insanın ilgisini çekiyor

        Genelde Hindistan’da tuttuğum bu hatıralarımda mesleki görüşlerime yer vermek istemesem de, Madras Üniversitesinde gördüğüm bazı konuları burada kaydetmeden geçemeyeceğim. Bugün saat 10.00'dan 12.30'a kadar beni bölümdeki her öğretim üyesini teker teker odalarında ziyaret etmemi sağladılar. Sıra ile bütün odaları dolaştık. Her birinin konusu hakkında konuşma imkanı buldum. Güzel bir uygulamaydı. Özellikle karides yumurtalarını embriyo safhasında saklama çalışmaları çok iyi programlanmıştı. Bu amaçla kullandıkları pahalı elektronik aletlerin bulunduğu odayı çıplak ayakla, ayakkabılarımızı çıkararak girdik. Bu kalabalık ve halkının bir kısmı yoksul olan ülkede sağladıkları teknik bir aleti korumada gösterdikleri titizlik çok hoşuma gitti. Halbuki bu konuda ülkemizde ne büyük savurganlıklar olduğunu bazı teknik malzemelerin milyarlık elektronik mikroskopların bakımsızlıktan çürüdüğünü bilmek ve görmek üzücü oluyor. Bu konu üzerinde ülkemizde de titizlikle durmak ve çalışmak gerekiyor. Millete ait bir malın korunmasında çok büyük hassasiyet gösterilmesi benim için büyük bir dersti. Bunu bütün öğrencilerime ve arkadaşlarıma anlatmalıyım.

       Öğle yemeğinde bir lokantaya gittik. Sebzeli pilav (Vegetable Biryani) ve peynirle yapılan paneer denilen bir yemek yedik. Paneer Hintçe peynir anlamına geliyormuş. Yemek sohbetinde Madras bölgesinde Tamil, Kalküta’da Bengal, Delhi de ise Hindu dilinin konuşulduğunu öğrendim. Bu nedenle mahalli diller yanında İngilizceye çok önem veriliyor. Böylece ülkesel bir eğitim dili oluşturulmaya çalışılıyor. Üniversitelerde İngilizce eğitim çok yaygın olmakla beraber bizdeki meslek okullarına benzer 2-3 yıllık üniversite birimlerinde bölgesel dil kullanılıyormuş.

 

        Üniversite eğitimini meslek yüksekokulları ile çözmüşler. Türkiye' de de yapılacak olan da budur. Yeni fakülteler açmak yerine süratle meslek yüksekokulları açılması yoluna gidilse Türkiye'de de sınav kazanma sorununun asgariye ineceğine inanıyorum. Madras Üniversitesi ile işbirliği fikrinde birleşiyoruz ve temenni ediyoruz.

        

         Öğleden sonra bir karides çiftliğini gezdikten sonra beni çiftliğe götüren profesör arkadaş beni aniden ve hatta sormadan evine götürdü. Bir kahve içelim diyordu. Teklif etse de zaten hayır demezdim. Memnun oldum. Bir Hintli öğretim üyesi evi görecektim.

 

         Çok iri ve ulu yeşil ağaçların olduğu koyu gölgeli bir bahçede durduk. Karşıdaki bakkal dükkanının önünde büyük bir kalabalık vardı. Ne var diye sordum. Makinaya para atınca 1 kg’lık süt paketi düşüyormuş. Süt yeni geldiği için bunun kuyruğuymuş. Bu makinalar henüz bizde yok. Fakat Hindistan'da en iyi ile en kötüyü bir arada görmek mümkün. Tezatlar ülkesi. Zaten bu nedenle ilgimi çekiyor. Sabahki gördüğüm balıkçılar ile pastörize süt kuyruğuna giren bu toplum o kadar farklı ki.

 

        Eve çıktık, kapıyı kızı açtı. Sarı elbiseli güzel, şirin, sempatik bir Hint kızı. 16 yaşında, koleje gidiyormuş. Üç evladı varmış, hanımı ile tanıştırdı. Elimi uzatmadım, çünkü bugün üniversitede beni üç bayan öğretim üyesi ile tanıştırdılar. İlk tanıştığım bayan öğretim üyesinin odasına girince el uzatacak gibi olmuştum ama gördüm ki, iki elini yüzüne doğru götürdü ve nazik bir şekilde gözlerini yere dikerek, başını hafifçe öne eğerek selam verdi. Sonra gözlerini bana çevirdi, konuşmuyordu sanki gözleri ile hoş geldin diyordu. Diğerleri de benzer davrandılar, öğleyin yemekte sordum. Bizdeki dinsel nedenlere benzer kadınlar erkeklerin ellerini sıkmaz mı diye soracak oldum. Hayır dediler bu bir gelenek Hintli kadınların el sıkma adeti yoktur dediler. Bu nedenle ev sahibinin hanımı ile selamlaştık. Daha sonra sıra ile iki oğlu okuldan geldiler. Onlarla tokalaştık.

 

      Arkadaşım önceden hiç Hintli evi gördün mü dedi. Hayır dedim. Evde 15-16 m2 kadar bir salon, mutfak önünde küçük yemek masası konacak kadar bir yer ve 3 yatak odası vardı. Bildiğimiz 3 oda bir salon Türk apartman daireleri gibi. Sadece salon biraz daha küçüktü. Yerler bildiğimiz 30x30'luk parke taşlarından yapılmış. Televizyon ve video mevcut. Madras'ta iki TV kanalı varmış. Çeşitli pasta getirdiler ve su verdiler. Suyun kaynatılmış olduğunu ve hep kaynatılmış su içtiklerini söyledi. Su soğuk değildi. Mutfakta buzdolabı vardı. Restoranlarda da suyu soğutmadan veriyorlar, bilmiyorum neden. Daha sonra kahve geldi. Aceleyle içtik ve ayrıldık.

      

       Ayrıldıktan hemen sonra çarşıyı gezmeye çıktım. Moor pazar denilen yerde papağan satılabileceğini söylemişlerdi. Fakat bulamadım, yoktu. Fakat muhabbet kuşuna benzer biraz daha iri yeşil bir kuş türü satıyorlardı. Çok güzel kuşlar, daha önce Delhi Hayvanat Bahçesinde görmüştüm. Gözleri ve renkleri çok güzel. Yollarda eski kitaplar satan ve ayrıca Madras'ta kitap satan biz de bile bulunmayan çok büyük kitapçılar var. Müslüman satıcılar, müslüman olduğumu anlayınca ilgi gösteriyorlar ve bu ilgiyle hemen birşeyler satmak istiyorlar.

 

      Akşamüzeri Büyük Cami denilen camiyi ziyaret ettim. Oldukça güzel, geniş, bakımlı ve temiz bir cami. Çatısı yeniden boyanıyor. Boyama bitince daha muhteşem görünecek sanırım. Caminin yola bakan dış duvarında insanları İslam dinine davet eden Hintçe ve İngilizce yazılar göze çarpıyor. Bütün dış duvarları bu yazılar ile kaplamışlar. Bu Hindistan'da hoşgörü ve demokrasinin nasıl işlediği konusunda güzel bir örnekti. Dışarıdan geçenlerin %80'i Hindu olmasına rağmen bu çağrıyı yadırgamıyorlardı. Gazeteler kilise ayinlerine davet ilanları ile dolu. Acaba biz bunu Türkiye' de kabul edebilir miydik? İstanbul' da bir kilisenin duvarında Müslümanları Hristiyanlığa davet eden yazılar assalar ne olur veya aksi olsa Hristiyanlar nasıl davranır. Bu konuda sanırım Hintlilerden öğreneceğimiz bazı konular var. Hindistan'da kimse devlet işine din işini karıştırmak istemiyor. Varsa da sadece Müslümanlarda var. Fakat Hint ana yasası din işi ile devlet işini yasaklıyor ve bunu güzelce uyguluyor.

 

      

      Herkes kendi dininde ve işinde ama bir milyarlık ülkede bu konuda tartışmalar ve çatışmalar da olmuyor değil. Yol üzerinde bazı ibadet yerleri var. Bunlar küçük yapılı ama sık sık rastlıyorum. Hintlilere ait bu küçük dini yapıların üzerinde çok çeşitli renklere boyanmış yapılar ve küçük heykelcikler dikkat çekiyor.

     

Sabah 6.30'da uyandım. Oda temizleyicisi de saat 8’de geldi. Kapıyı çaldı, biraz sonra çıkacağımı söyledim. Balkona çıktım, güneş epeyce yükselmiş ama bulutların arasından çok az görünüyor. Çok güzel bir hava var, ne serin ne de sıcak. Mis gibi bir hava var diyorum ve derinden nefes alıyorum. Deniz kızgın, uzakta sakin görünen denizin sahile ulaştığı yerde köpüklü büyük dalgalar oluşuyor. Dalgalar kıyıya aralıklı ve güçlü bir şekilde vuruyor.

 

       8.30'da ayrılıyorum. Bugün öğleden sonra konferans vereceğim. Bu nedenle öğleye kadarki vakti mi değerlendirmek isteyerek, önce; George town denilen yere gittim. Hintli genç, bir pazar yeri diye anlatmıştı ama pek pazar yerine benzemiyordu. Ya Hintli şoför tam yeri bulamadı ya da yanlış yere geldim diye düşünmüştüm ama haritadan George town'da olduğumu anlıyorum. Burası eski ve askeri bir kaleydi. Pazar yerinden çok turistik bir yerdi ve turistlere eşya satan küçük dükkanlar vardı. Kale İngilizler zamanından kalmış olmalıydı. Kalenin geniş, yüksek ve heybetli duvarları var. Kapılar muhteşem denilecek kadar büyüktü ve belli ki zamanına göre çok sağlam olarak yapılmışlardı. Kale girişlerinde kapılar ikişer adet yapılmış ve iç kapıda, dış kapıda çok güçlü inşa edilmiş.

 

       Bu bölgeden yürüyerek Egmare denilen yeri bülmaya çalışıyorum. Biraz yürüyünce Egmare istasyonuna ulaştım. Muhteşem ve çok kalabalık bir sokak ve her taraf insan dolu. İstasyon önünde kadınlar ve çocuklar yerlere oturmuş çiçek satıyorlar. Çiçek satan 10-12 yaşlarında bir kız çocuğu var ki, ellerini mekik gibi ve çok ustaca kullanarak küçük çiçekleri boyuna, başa takılacak duruma getiriyor. Bu yaşıyla bu kadar hızlı nasıl da örüyor diye bir süre seyrediyorum. Bu örgü çiçekler Hindistan'da çok yaygın, doğum, ölüm, düğün her yerde kullanıyorlar. Bazı kızlar arkalarına bağladıkları saçlarına 10-15 cm.lik bu çiçeklerin beyazlarından takıyorlar. Pembe, mavi, kırmızı her renkte var. Dün bu tür bir çiçekçinin önünde fotoğraf çektirdim. Etraftan geçenler gülümsüyorlardı. Aldırmadım ben de güldüm.

      Şu an ipek satan bir dükkandayım. Hindistan’da ipek yapımı gerçekten çok güzel. Çok güzel desenlerde her kalitesini bulmak mümkün. Bize göre fiyatları çok ucuz. Mağaza 4 katlı, sadece İpek satıyor. Her katta Hindistan'ın çeşitli bölgelerinden getirilen ipek kumaşlardan yığınlar halinde satışa sunmuşlar. İpek örgüsü ve yapımı bölgelere göre değişiyor. Sanırım dünyada mevcut bütün renkler bu mağazadaki ipek kumaşlarda mevcut. İlk üç kat genellikle Hintli kadınların giydiği sari çeşitlerine, dördüncü kat ise elbiselik ipekliler için ayrılmış. Genel olarak kup on olarak satıyorlar ve bir kuponun uzunluğu 5 m. dolayındaydı. Elbiselik olarak kullanılacak bu kumaşların son bir metresi farklı renk ve desende yapılarak sari yapımına uygun bir duruma getiriliyor. Bu nedenle bu kumaşlardan normal elbise yapımında desen farklılığı nedeni ile bir kayıp olabiliyor.

 

       Bu satırları ipek mağazasının 4. katında bir taburede, satışların başlamasını beklerken yazıyorum. Bu mağaza çok lüks olmasına rağmen müşteri yok gibi. Doğal olarak müşteri de az olunca bu büyük mağazanın masraflarını çıkarmak için fiyatların da yüksek olması gerekir.
 

         Bu gün üniversitedeki çalışmalarımı tamamladıktan sonra akşamüzeri yine çarşı pazar dolaşmaya çıktım. Gecenin bu vaktinde bu kalabalık bölgenin neresi olduğunu soruyorum. Paris diyorlar. Bu ismi sabahleyin de duymuştum. Demek ki aynı yerdeydim, fakat benim için yeni bir bölge olduğu için sabahleyin gezdiğim yerlere benzetemiyorum. Çünkü insan kalabalığı ve dün akşam kurulu bulunan sebze pazarı görüntüyü değiştirmiş veya Paris denilen bölgenin farklı sokaklarını geziyor olabilirim diye düşünüyorum. Bir süre bu kalabalık bölgede gezindikten sonra otele dönüyorum.
Bu sabah erken kalktım.

      

       Biraz yorgun gibiyim ama kendi kendime, "tembellik yapma" diyorum. Giyindim ve misafirhaneden ayrıldım. Bu gün şehir içi tura katılmak için Edmora denilen bir bölgeye gitmem gerekiyor. Bu amaçla bir taksiye bindim. Şoför arada bir ara yollara girip Edmore'ye kestirme yollardan ulaşmaya çalışıyor. Ana yollar gece temizlenmiş. Bazı yollar pırıl pırıl. Ara yollara girince birden bire çöp yığınları ile karşılaşıyoruz. Birbirinden bu kadar zıt iki görüntüyü bu kadar yakın iki yerde görmek ister istemez insanın ilgisini çekiyor. İnekler çöplükteki portakal kabuklarını ve diğer sebze artıklarını yemeye. çalışıyorlar. Bir çeşit temizliğe yardım ediyorlar diye düşünüyorum.

 

      Sabahın saat sekizinde serin ve çok güzel bir hava var. Hele yağmur yağdıktan sonra doğan pırıl pırıl sabah güneşi insana yaşama sevinci ve gönül huzuru veriyor. Tanrıya şükrediyorum. Bu gün Madras'taki son iki günüm. Bir yeri bir haftada tam olarak anlamak mümkün değil ama iyi ve kötü yönleri ile bir çok bilgi edindiğimi düşünüyorum. Esasında burada kötü kelimesini kullanmam yanlış oldu. Belki bazı konular bana ters geliyor ama bu ülkeye göre normal kabul etmek gerekiyordu. Bizim ülkemiz içinde aynı konular geçerli değil mi? Bir turist de bizim ülkemizde aynı duygular ile geziyordur herhalde. Zaten insanlar kendi ülkelerinden farklı bir şeyler görmeseler, niçin bu kadar uzaklara gidip yorulacak ve dolaşacaklar dı? Sanırım Hindistan değişik yerler görmek ve değişik bir hayat tarzı tatmak için gezilmesi gereken bir ülke. Şanslı olduğumu sanıyorum.

      Seyahat firmasından biletimi aldım. Şehir içi turumuz saat 9'da başlayacak. Daha önce gezdiğim bazı yerlere de götürebilirler ama bu programlı bir gezi olacak. Hintliler turistik gezileri iyi organize ediyorlar. Bu işleri efendice yapıyorlar. Şehir içi ve şehir dışı turları bizler için çok makul fiyatlarla düzenliyorlar. Dünkü gezim de çok iyi geçmişti. Saat 9'da bilet aldığım ofiste tek kişi olmama rağmen bir minibüs geldi ve beni aldı. Diğer bir büroda temiz bir otobüse aktardılar. Yalnız turizm mevsimi olmadığı için bugünlerde buralarda hiç yabancı yok gibi. Arabanın muavini yaz aylarında yarı yarıya yabancı olur diyor. Otobüste benden başka yabancı yok. Artık alıştım. Yadırgamıyorum.

     Daha önce ziyaret ettiğim bir manastıra geldik. Burayı daha önce gezmiş olduğum, için içeriye girmeyip bir ağacın altında oturmayı tercih ettim. Otobüsteki bir gençle selamlaştık o da geldi yanıma oturdu. Konuşuyoruz. Genç "demokrasi iyi değil bu şekilde gelişemeyeceğiz" diye dert yanıyor. Dilim döndüğünce komünizmin yanlış ve sonuçsuz bir yol olduğunu açıklamaya çalışıyorum.

     Daha sonra akvaryuma gittik. Akvaryumlarda Türkiye' den bildiğim balıklar da vardı. Hiç olmazsa bu akvaryum açık idi. Kalküta'da ise, büyük bir binası olmasına rağmen ziyarete gittiğimde kapalı bulmuştum.

 

      Buradan Kapalees Warar Temple'rına gittik. Bu ibadet yerinde içeri girmemi istemediler ve ben de ısrarcı olmadım. Zaten iki günde 5-6 tane temple gezdiğim için bu ibadet yerlerine olan ilk ilgim de azalmaya başlamıştı. Burada dışarıda ihtiyar bir Budist’in yanına oturdum. İngilizce konuşmayı denedim. Bilmiyordu.

 

     Budist’in çok ulvi bir yüz yapısı vardı. İnsanda saygı uyandırıyordu. Vücudunun üst kısmı çıplak alt kısmında ise budistlerin kullandığı tarzda beyaz bir eteği vardı. Gizemli bir bakışı vardı. Fotoğraf makinamı göstererek çekebilir miyim dedim. Gülümsedi. Eli ile selam işareti yaptı. Sanki hayatı ve dünyayı anlamış, bilinçli, sakin ve güleç bir hali vardı. Bir resmini çektim. Başını önüne eğdi ve kendi sakin dünyasına daldı. Bu ara karşıda küçük mabedimsi bir binanın önünde gençler gördüm. Dini amaçlı giyinmişler ve yüzlerini garip şekillerde boyamışlar. Tipleri ilginçti. Artık eskisi gibi pek çekinmiyorum. Bir resim çekebilir miyim diye topluluğa sordum. İngilizce bilen bir genç çek çek diyordu. Bende hemen düğmeye basıverdim.

 

      Yollardan geçerken mihmandarımız önünden geçtiğimiz her önemli binayı bizlere açıklıyor. Ünlü artistlerin ve önemli film yapımcıların evlerinin önünden geçtiğimizi söylüyor. Hindistan da sinema sektörü çok önemli ve gelişmiş durumda. Hollywood'da çevrilenden daha fazla film çevrildiğini belirtiyorlar. Rehber kitabında Madras'ta 74 adet sinema salonu olduğu belirtiliyor. Yollarda ve bina önlerinde sinema ilanları çok büyük yerler kaplıyor. Bazı yerlerde 5-6 m. yükseklikte 10-15 m uzunlukta dev sinema ilanları ilginç görüntüler oluşturuyor.

       Bu ara bir ipek satış mağazasına götürüyorlar. Daha sonra Ashtalakshimi Temple denilen ibadethaneye gidiyoruz. Büyük bir kumsalın yanına kurmuşlar ve etrafı bir piknik yeri gibi. İbadet yerinin yakınında balıkçı kulübeleri görüyorum. Tabii ki ilgimi çekiyor. Sahilde de binlerle ifade edeceğim insan kalabalığı dalgalar ile oynuyorlar. Yüzme alışkanlığı pek yok gibi. Denizde bir ağaç kütüğünden yapılmış ve yanında yan yatmasını engelleyen ek bir kısmı olan bir tekne dalgayı aşarak kıyıya ulaşmaya çalışıyor. Bir ara üzerindeki adam denize düştü. Ben merakla bakıyorum, kıyıdaki kalabalıktan aldıran bile yok ve balıkçı ustaca yine teknesine çıkıyor.

 

      Bu yerde de yabancıların içeriye girmesine izin vermiyorlar. İzdiham halinde bir kalabalık var, ama Kalküta' da ziyaret ettiğim bir ibadet yerindeki gibi heyecanlı bir hava yok veya bana öyle geldi. Temple'nin giriş avlusu da dışarıdan görülüyor. Büyük bir fil var. Heybetli bir duruşu vardı. Filin üzerinde özel kıyafetli bir adam filin başını sağa sola sallaması için ara sıra file birşeyler söylüyor. Filin etrafı insan dolu. Resim çekmemem belirtilmişti ama ben yine bir kare almaya çalıştım. Bilmem çıktı mı?

      İbadet yerinin etrafındaki satış yerlerini geziyorum. Genellikle basit eşyalar satılıyor. Fakat dikkatle inceleyince kalabalıkta çok ilginç Hintli tiplerini görmek mümkün. Tekrar yola koyuluyoruz. Mihmandarımız bir evin önünden geçerken bu evin çok ünlü bir kriketçiye ait olduğunu söylüyor. Bu arada hükümet binası, radyo evi, valinin evi, ticaret merkezi gibi pek çok bina gösterildi.

 

      Bir süre sonra Madras çocuk parkına ulaştık. Çocuk parkı yemyeşil ve koyu gölgeli ağaçlarla kaplıydı. Burada durmuyoruz ve bu parkın yanındaki yılan parkında mola veriyoruz. Buradaki yılanların çoğunu Kalküta hayvanat bahçesinde görmüştüm. Fakat burası daha zengindi. Özellikle Hindistan’ın en zehirli 4 yılan türü için ayrı bir kısım yapmışlar. Bunlardan (commen kobra) denilen yılanı daha önce Kalküta' da dikkatle incelemiştim ve bir parkta yolda rastlamıştım. Küçük, fakat en zehirli yılan türüymüş. Yine iri yapılı ve Hindistan'ın en zehirli bir yılanı hakkında bilgi veriyorlar. Bu yılan fare ve kurbağalar ile beslenirmiş. Daha pek çok yılan türü gördük.

 

      Ayrıca iguanalar da ilgi çekiyordu. İguanalar korkunç denebilecek hatta filmlerdeki canavarları andıran bir vücut yapıları olmalarına karşın otlar ve meyveler ile beslenirlermiş. Burada Su monıtora ve Hindistan bukelamunları da ilgimi çeken hayvanlar olmuştu. Özellikle Hindistan bukalemununun bulunduğu ortamdaki yeşil rengi ile çok ilginç bir görünüşü vardı.

      Hayvanat bahçesinden sonra Valluvarkattam denilen bir toplantı salonuna götürdüler. Bu salon ünlü bir Hint şairi olan Saint Thira Valluar’ın hatırası için inşa edilmiş. Bu toplantı salonunun Asya’da bulunan benzerleri arasında en büyüğü olduğunu gururla belirtiyorlar. Toplantı salonu 4.000 kişilikmiş.

 

       Buradan Madras müzesi ne gittik. Müzede pek çok tarihi eser var. Çeşitli kuş ve hayvan maketlerinin de bulunduğu bu müzeyi uzun süre geziyor ve burada sayamayacağım pek çok ilgi çekici tarihi eşya görüyoruz.

       Geziden sonra ismini çok duyduğum ve bu güne kadar gidemediğim Chine bazaar ve Burma bazaar denilen yerlere gidiyorum. Yanyana dizilmiş yüzlerce dükkan var. Her biri 1-2 m2 kadar küçücük dükkanlar. Bu dükkanlar sadece caddenin bir kenarına dizilmiş durumdalar. Ne ararsanız var. Benim için ilgi çekici bir yer. Yollarda bir çok satıcı beni yabancı gördükleri için, dolar satacak mısın, satacak her hangi bir malzeme var mı, sex ister misin, Hintli kız ister misin, her yaşta kız bulunur diye devamlı bir şeyler pazarlamaya çalışıyorlar.

 

        Hindistan' da pek çok ilgi çekici olay gördüm ama göz göre göre dolandırılmaya maruz kalmamıştım. Bu gün de bu başıma geldi. Küçük bir konu ama yine de yazmakta yarar var. Bu dükkanlardan fotoğraf malzemeleri satan birisinden bir adet film almak istedim. Filmi istedim ama tam alacağım zaman ben size tazesinden vereyim ve biraz daha ucuz bir fiyat bildirerek 10’luk bir paket alırsam karlı çıkacağımı ısrarla söylüyordu. Verdiği fiyat da gerçekten makuldü. Bu arada elimdeki tek filmi de aldı ve benim önümde 10’luk paketin jelatinini yırtarak bu kutudan vermek istedi. O kadar süratli hareket etti ki elimdekini de geri verme durumunda kaldım. Gerçi elimdeki filmin de tarihi pek eski değil, 1992'ye kadar kullanılabilir yazıyordu ama ısrarına bir anda uyma durumunda kaldım. 10’luk paketin parasını verdim ama aklıma da satıcının ısrarı takıldığı için daha iki adım yürümeden filmin birisini açtım. Birde ne göreyim eski bir film makarasına basitçe kesilmiş bir eski filmden 5-6 cm sokmuşlar ve üzerini de yeni gibi jelatinlemişler. Orijinal olmadığı kesinlikle belli. Süratle filmi asılıyorum ve elimde 5-6 cm.lik bir film parçası kalıverdi. O anın heyecanı ile diyebilirim ki bir iki saniyede 3-4 film açıyorum ve hepsinde aynı sonuç ve ani bir refleksle bir kaç adım geriye dönüp dükkandaki satıcının yakasını tutuyor ve dükkandan dışarıya asılıyor ve aynı anda ilgi çekerek insanların toplanması amacıyla da bağırıyorum.

 

      Dükkan küçük ve ben de dışarıda olduğumdan ve etrafta kalabalık olduğundan pek çekinmiyorum ve o anın düşüncesi ile nasıl olsa bu tartışmaya ilgi duyan bir kaç kişi olur ve haklı olduğumu gösterebilirsem paramı geri alırım diye düşünüyorum. Esasında fazla bir ucuzluk da yoktu, nasıl da bu tongaya geldim diye de kendime kızıyorum. Neyse meraklı bir kaç kişi bizi çevirmişti. Satıcı devamlı "what's wrong" (yanlış nedir) diye benim bağırmamı bastırmak istiyordu. Bende devamlı "Let's go to the Police" (Haydi polise gidelim) diye bağırarak etraftan olan ilgiyi arttırmaya çalışıyorum. Ben olayı etrafımda birikenlere anlatınca ve şansıma, o filmi aldığım anda orada bulunan kişi halen orada olunca satıcı "benden satın almadın" diyemedi.

 

       Bu kez "ben bilmiyordum, beni de kandırmışlar", diye yakınmaya başlayınca rahatladım. Ben de doğrudur, seni de aldatmışlar ama benim sorunum değil lütfen paramı iade edin yoksa polise gidelim diyordum. Neyse satıcı bu kez ver filmleri değiştireyim diyor artık etrafım daha da kalabalık olmuş ve 8-10 kişi toplanmıştı. Paramı aldım ve bu yer tekin bir yer değil diyerek bu bölgeden süratle uzaklaştım. Para önemli olmayabilirdi ama aldatılmak da hazmedebileceğim bir şey değildi, neyse kolay atlatmıştım.

     

        Yollarda her çeşit Amerikan tipi ayakkabılar satılıyor ama: kötü yapılı. Belli ki taklit olarak yapılmış. Yine de pazarın sonuna kadar hızlı da olsa gezdim ve geriye dönmeden bir arabaya atlayıp Anna Salai caddesine gittim. Burada bir lokantada yemek yedikten sonra misafirhaneye döndüm.

      Madras'taki seyahatim yarın son bulacak. Burada geçen günlerimi düşünüyorum. Nereleri gezdim, neler gördüm, diye düşünüyorum. Bu şehri nasıl buldun diye kendi kendime soruyorum. İnsan kısa bir sürede olsa bazı konulara hemen alışmaya başlıyor. İlk günler çok dikkatimi çeken yollardaki serbest dolaşan inekler, yollarda yatan insanlar, peşimi bırakmayan dilenciler, ağızlarında kırmızı bir şeyi çiğneyip yollara kan gibi tükürenler, yarı çıplak insanlar, göğüsleri açık yaşlı nineler ve köşelerdeki çöp yığınlarına artık dikkatle bakmaz oluyorum.    

 

      Bunlara aldırmazsam, zaten şu anda da pek aldırmıyorum, o zaman geriye çok güzel ve insan belleğine yerleşen anılar kalıyor. Madras'ta güzel ve bakımlı bir çok mağaza ve lokanta var. Bu konuda Kalküta' dan çok ileride olduğunu söylemek mümkün. Düzgün ve bakımlı büyük caddeler var. İnsanoğlunun yeni ortamlara uyma kabiliyeti çok yüksek veya ben böyle bir tabiata sahibim. Bir turist için buralarda bir hafta yeterli oluyor. Daha fazla kalsam ne olur diye düşündüğümde yine de memleketim diyorum.

 

      Yarın pazar ve ben pazartesi günü buradan ayrılacağım. Yalnız insan pazar günü burada ne yapar diye düşünüyorum. İstirahat eder dinlenirim diyorum. Burada insanlar genelde çok iyiler. Son film olayı olmasa dürüst insanlar diyecektim ama yine de demem lazım. Çünkü her ülkede bu tür insanlar yok mu? Yolda büyük bir kilise görmüştüm. Binanın üzerinde çok uzaktan bile okunabilir şekilde "Allah korur" sözleri yazıyor ve Hristiyanlığa davet ediyor. Bazı camilerde de Müslümanlığa çağıran yazılar görmüştüm. Resmini çekebilir miyim dediğim herkes bu talebimi hep tebessüm ederek kabul ettiler. Her konuda hoşgörülü insanlar. Özellikle yabancılardan bahşiş bekliyorlar. Bunu da normal buluyorum. Çünkü bu ülkede yaşayan herkes bazı imkanlardan yararlanmak durumunda. Hayat pek kolay olmasa gerek. Çünkü çok kalabalık bir ülke. Lokantalarda otelde takside hep ver diye ama nezaketle bahşiş bekliyorlar. Bugünkü gezide yanımda Buceret eyaletinden gelmiş bir genç oturuyordu. Beraber gezdik sayılır. Bana gezide hep yardımcı olmaya çalıştı. Ben müze bekçilerine bahşiş verdikçe verme diyordu, ama Hindistan’ın hayatı buydu. Bence normaldi.

Zaten verdiğim bahşişlerde 2-3 rupi. Benim için az bir para sayılırdı ama onlar bulunla 1-2 kg domates alabiliyorlardı. Bu konuda verdikçe ve onların mutluluğunu gördükçe seviniyorum.

      Bu gün pazar (8.9.1990). Madras'daki son günüm. Yarın sabah saat 4.30’da bir araba beni almaya gelecek. Saat 6.10'da Coimbatura denilen şehre uçacağım. Dün akşam seyahatten dönünce banyo almıştım. Zaten hergün banyo almadan durmak mümkün değil. Yorgun da olunca banyo aldıktan sonra biraz uzanmıştım. Vantilatör ve soğutucunun yanında bir saat kadar uyumuşum.

 

      Islak ıslak uyuyup kalınca üşütmüşüm. Öğleye doğru müthiş bir nezle başladı. Burnum çeşme gibi akıyor. Yanımda ne kadar grip hapı varsa alıyorum. Hava da çok sıcak. Vantilatörü açıyorum. Burnum daha fazla akıyor. Kapatıyorum bu kez sucuk gibi terliyorum. Doğrusu buradaki son günümü bu şekilde geçirmek istemezdim.

 

       Öğleyin yemek için bir taksi ile daha önce gitmiş olduğum bir restorana gittim. Yemekten sonra yarım saat kadar yürüdüm. Turistik eşyalar satan bir dükkanın önünden geçerken dükkan sahibinin ısrarı üzerine içeriye girdim. Bu güne kadar ağır olabilecek hiç bir eşya satın almadım. Yük olsun istemiyorum. Çünkü daha gideceğim ve gezeceğim bir çok yer var.

    

      İçeride gerçekten üzeri kakma resimli çok güzel sehpalar var. Buradaki masalar gibi benzeri bir masanın fiyatını sormuştum. Çok fazla bir fiyat vermişlerdi. Burada verilen fiyatlar ise oldukça makuldü. Tabii ki kalite farkları da olabilirdi. Satıcıya ağır olduklarını ve taşıyamayacağımı belirtince ben havaalanına gününde gönderirim ve bu işlemi her zaman yapıyoruz. Dükkanımız da burada dedi. Satın aldım ve Delhi'deki otel adresimi verdim. Sehpa üzerinde deve kemiğinden yapılmış güzel işlemeler vardı. Riske girdiğimi düşündüm ama parayı da ödedim ve ayrıldım.

 

      Odamda 3-4 saat istirahat ettim ve bu ara eşyalarımı biraz toparladıktan sonra bu kez akşam yemeği için dışarı çıktım ve daha önce gittiğim anıtlı bölgeye gittim. O kadar kalabalıktı ki tarif edemem. Özellikle daha önce ziyaret ettiğim hatıra anıtlarının bulunduğu kısım çok kalabalık ve buralar ziyaretçi ile doluydu. Belli ki bu insanların çoğunluğu Madras'a gezi için gelen taşralılardı.

 

      Bu ara Hint müziği yapan 4 sakat sanatçının çok etkili olan müziklerini dinledim. Sakatlara yardım amacı ile para topladıklarını bildiren bir yazı yazılıydı. Gerçekten çok etkili ve güzel bir müzik icra ediyorlardı.

 

       Buradan ayrıldıktan sonra meyve satan bir kişinin önünde hiç görmediğim bir meyve gördüm. Rengi salatalık renginde ve iki tarafı da armut biçiminde bir meyve veya sebze. Bir tane satın aldım ve bir yere oturarak yedim. Şeftali aramasına sahip mayhoş bir tadı vardı. Lezzetliydi. Böylece yeni bir meyanın daha tadına bakınış oluyordum. Satıcıya adını sormuştum. Magna demişti. Bilmiyorum artık doğru mu anladım ve doğru mu yazdım. Misafirhaneye yürüyerek döndüm.

      Madras'ın meşhur sahil yolu akşam üzerleri çok kalabalık oluyor. Denizden doğan güneş kara kısmında batıyor. Akşam kızıllığının gölgesindeki iri ağaçlar muhteşem diyebileceğim bir görüntü veriyordu. Bu güzel akşamları ve güzellikleri hiç unutamayacağımı düşünüyorum. Deniz üzerinde, uzaklarda çocukluğumuzda elbişmelek dediğimiz 7 renkten oluşan gökkuşağı da ayrı bir huzur veriyordu. Belli ki uzaklarda denizde bir yerlere yağmur yağıyordu.

        Bu gece doğru dürüst uyuyamadım. Bir yandan terliyorum bir yandan da nezleyim. Gece saat 3.30 uyandım ve hazırlanmaya başladım. Bekçi saat 4'de uyandırmaya geldi ama ben zaten hazırlanmıştım. Bir süre sonra araba geldi ve havaalanına gittik. Gerek misafirhaneden ayrılırken gerekse havaalanında arabadan inerken bir defter imzalattılar. Böylece amirlerine beni sabahleyin alarak hava alanına sağ salim ulaştırdıklarını ve görevlerini yerine getirdiklerini ispat edeceklerdi. Bunlar güven verici uygulamalardı. Havaalanında uçak saatlerini bildiren ekranda 8.9.1990 ile 15.9.1990 tarihleri arası bazı uçak seferlerinin iptal edildiği belirtiliyordu. Ben de ayın 15’inde Delhi'ye döneceğimden dikkatle inceledim. Şimdilik benim uçuşlarımda bir iptal gözükmüyordu ama olabilirdi de. İnşallah bir aksilik ile karşılaşmam diyorum.

 

       Bu uçak seferlerinin iptal nedeni Kuveyt'in Irak tarafından işgali üzerine Kuveyt'teki Hintlilerin süratle Hindistan'a nakli için pek çok yeni seferin düzenlenmiş olmasından kaynaklanıyordur. Bu konuda gazetelerde pek çok haber vardı ve bu ülkede'; çalışan Hintlilerin, sağlıklı şekilde yurda döndürülebilmeleri için gerçekten Hint hükümeti çok güzel ve organizasyonlu bir çalışma yürütüyordu. Her gün 40-50 sefer yapılarak bu ülkedeki işçi Hintliler yurda getiriliyordu. Çünkü her an bir Amerika müdahalesi olabileceği ve bunun sonucunda önemli bir savaş bekleniyordu. Çeşitli Arap ülkelerinde pek çok Hintli çalışıyordu ve son durum nedeni ile binlerce Hintlinin Irak ve Kuveyt’ten Ürdün'e geçerek çok güç şartlar altında bulundukları gazetelerin ve televizyonların en önemli haberi olarak veriliyordu. Su ve yiyecek kıtlığı varmış. Ayrıca Irak'a her türlü nakil işlemleri durmuş olduğundan özellikle bu ülkedeki yabancı işçiler çok sıkıntı çekiyor ve bu işçilerin önemli bir bölümünü de Hintliler teşkil ediyordu.

 

      Ürdün sınırında battaniye bile bulamayan işçilerin gündüzleri 38-39 dereceye çıkan sıcaktan geceleri ise 15 dereceye düşen hava koşullarından çok sıkıntı çektikleri belirtiliyordu. Hindistan çok sıcak olarak bilinir ama gece gündüz ısı farkı pek fazla değil. Gündüz 31-32 derece olan sıcaklık geceleri ancak 28-29 dereceye düşüyordu. Bu nedenle Hintlilerin çoğunluğu gece soğuk gündüz sıcak olan kara iklimi koşullarına pek alışkın değillerdi.

      Havaalanında bir kahve içtim ve bir sandviç yedim. Bir kaç ilaç alarak nezlemi durdurmak için tedbir almaya çalıştım. Salonlarda soğutucular olduğu için rahat oluyor. İnşallah uçakta burnum akmaz diyorum. Neyse şimdilik pek akmıyor. Akşam ise sanki çeşme gibi akmıştı. Kalkışa yarım saat kala uçağa aldılar. Güneş doğmak üzere. Güzel ve sakin bir hava var. Madras hava alanı temiz ve şirin bir hava alanı. Madras Kamaraj İç hatlar kısmından çıkış yapıyoruz.  Pencere kenarı 18. sırada oturuyorum. Şu an kalkıyoruz (6.17). Hostesimiz uçağın önce Bangolore'ye ineceğini ve uçuş süresinin 40 dakika olduğunu bildirdi.

 

       Altımızda uçsuz bucaksız Hindistan toprakları uzanıyordu. Bir ara bulutlara giriyoruz. Bunlar yüksek bulutlar. Bu tür yerlerde uçak biraz sallanıyor ve ister istemez insan biraz rahatsız oluyor. Aşağıda pek çok yerleşim yerleri görüyoruz. Öyle pek yüksek dağlar  görülmüyor. Küçük tepecikler ve kayamsı dağcıklar var ama bu tepecikler arasında tarlaların düzenli olarak bölünmüş şekilde görülmeleri her yerde insan olduğunu belirtiyor. Yağmur mevsimi olduğu için araziler arasında pek çok göletcikler izleniyor. Bulanık ve açık kahverengi görülen bu göletciklerin bir tarafında düzgün setler görülmesi bu yüzlerce diyebileceğim göletciklerin, su toplamak için özellikle oluşturuldukları anlaşılıyor.

 

      Bazı kasabalar çok düzgün bazıları ise çok karışık bir yapıda görülüyor. Bazı kasabalar ise darmadağınık. Eski ve yeni yerleşim yerleri diye düşünüyorum. Hostes kemerlerimizi bağlamamızı söylüyor. Bangolore'ye 10 dakika kalınca uçağımız alçalmaya başlıyor. Ağır ağır alçalıyoruz. Yerdeki görüntüler daha da netleşiyor. Şu an oldukça büyük tepecikler silsilesinden geçiyoruz. Tümüyle kayalardan ve taşlardan oluşmuş. Üzerinde hiç bir yeşillik yok. Sanki bir uzay ülkesi üzerinde uçuyoruz. Çok ilginç bir görünümü vardı. Güneşte bu kayalık dağcık sanki bir gümüş gibi parlıyordu.

 

     Arada bu satırları karaladığım için yolculuk sanki göz açıp kapayıncaya kadar geçivermişti. Burada uçağımız yarım saat kalacak. Yolcular inecek ve Coimbatura için yeni yolcular binecek. Aşağıda insan yapısı düzgün ormanlar görülüyor. Belki de meyve bahçeleridir. Uzaktan Bangolore gözüktü. Tarlalar bakımlı ve hiç bir boş alan yok gibi. Muz, kakonot ve Hindistan cevizi bahçeleri çok kolay ayırt edilebiliyor. Hostes bir kaç dakika sonra ineceğimizi söylüyor. Uçağın kanadının hemen arkasında oturuyorum. Uçak kanatlarını aşağıya doğru kıvırdı. Uçağın kanat ucundaki hava huzmesi bir sis halesi oluşturuyor. Yere 100 m. ya var ya yok.

 

      Güzel bir iniş oldu. Hiç görmediğim ve bilmediğim bir yerdeyim. Uçak yere inince motorun arka kısmı aşağı doğru bir kapakla kapatılıyor. Böylece motorun tepki gücü azaltılmış oluyor ve uçağın durması kolaylaşmış oluyor. Bilmiyordum, bunu da burada öğrenmiş oldum.

     Bangolore hava alanında ve terminalin girişinde çok güzel bir park oluşturmuşlar. Yemyeşil, çok çeşitli tropikal bitkiler ve çiçekler ile donatılmış. Benim gibi transit yolcular için çok güzel bir izlenim ve hatıra bırakacak. Uçak durunca süratle bagaj arabaları ve diğer görevli vasıtalar uçağa yaklaştılar. Bir yandan da uçağa benzin doldurmaya başladılar. İşçiler sakin görünüşle ve fakat görevlerini bilir şekilde çalışıyorlar. Hepsi de siyah derili. Zaten Güneydeki halk Delhi’deki halka oranla daha koyu renkliler. Yolcuların nerede ise % 75'i burada indi. Demek ki yolcuların çoğunluğu Bangolore için uçağa binmiş. Bangolore, Karnakata bölgesinin baş şehri sayılıyor ve üç Milyon nüfusu varmış ve bu nüfusun %20'si sanayide çalışıyormuş. Bu nedenle şehrin ekonomik durumunun yüksek olduğu belirtiliyor.

 

       1980 yılında Hindistan'ı ziyaret ettiğimde bu şehre uğramıştım ama o zaman da çok yer dolaştığımdan ve daha çok Cochin’de yapılan su ürünleri yetiştiriciliği toplantısına katılmış olduğumdan aklımda kalan fazla bir bilgi yok. Zaten bu şehire de bir çiftlik ziyaretine giderken günü birlik kısa bir süre için uğramıştık. Bangolore 1537 yılında kurulmuş ve şehir planlamasının çok iyi olduğu belirtiliyor.

      Uçağımız tekrar havalandı. Bangolore'nin yukarıdan görünüşü çok güzel. Belli ki bu şehrin yakın mesafesinde pek çok yerleşim yeri var. Arada da boşluklar da görünüyor ama sanki küçük küçük yerleşim yerleri birbirlerine birleşmişler gibi. Şehrin yakınında yemyeşil görünen bir göl var. Ormanlık yerlerin üzerinden geçiyoruz. Bazı yerlerde ağaçlar daha seyrek. Kalabalık nüfus nedeni ile ormanların zarar gördüğü ve bunun Hindistan için önemli bir problem olduğunu bir yerlerde okumuştum. Uçağımız şu an büyük dağ silsilelerinin üzerinden geçiyor. Oldukça sarp dağlar görülüyor. Bu geniş alanda dağlar arasında hiç bir yerleşim yeri yok gibi. Bir ara dağlar arasında çatıları simsiyah bir köyün ama oldukça büyük bir köyün üzerinden geçtik. Benim aradığım gerçek Hindistan yaşamı her halde buralardadır diyorum ama buralara gitme şansım pek yok. Dağların batı tarafı çok dik. Hatta güneş doğalı iki saat olmasına rağmen bu dik yamaçlara bakan batı yakada büyük bir koyuluk görülüyor. Demek ki bu dağlar nedeni ile oralarda daha güneş doğmamış görünüyor. Dağların bitiminde insan eli değdiği belli olan düzgün tarlalar başlıyor.

 

        Yalnız ilgimi çekti dağın bitiminde tarlaların başlangıcı çok düzgün bir hat ile dağ eteğindeki ormanlardan ayrılıyor. Öyle anlaşılıyor ki Hint Hükümetleri ormanları korumak için hatlar çizmişler ve bu hattı titizlikle korumuşlar. Belki de yanılıyorum ama yükseklerde böyle bir yorum geldi aklıma, ben de yazıverdim. Koyu renkli ormanları görünce çocukluğumda okuduğum macera romanlarında yazılan ekvator ormanları bunlar herhalde diye düşündüm. Bu kez bir barajın üzerinden geçiyoruz. Yalnız bu barajın rengi biraz evvel üzerinden geçtiğimiz gölün renginden farklı. O göl yeşil iken bu baraj masmavi. Baraj olduğunu bir tarafta görünen yüksek setten anlıyorum. Bu barajın bir tarafında yemyeşil ormanlar diğer tarafında ise kahverengi tarlalar var. Tarlaların üzerinden geçerken artık insan eli değen yerlerden geçiyoruz.

 

       Bu yolculuğumuz 35 dakika sürecekti ve uçağımız alçalmaya başladı. Bu arada kahve ve kahvaltı verdiler. Ağır ağır alçalıyoruz. Küçük yerleşim yerleri artmaya başlıyor. Bu durum büyük bir yerleşim yerine yaklaştığımızı belirtiyor. Altımızda bulut kümeleri var. Etrafta büyük fabrikalar görmeye başlıyoruz. Zaten Coimbatura Hindistan'ın Detroit'i olarak tanımlanıyor. Bu şehirde pek çok sanayi tesisi varmış. Küçük bir dönüş yapıyoruz. Uçağımız hafif yan yatıyor. Bu kez altımızda koyu bulut kümeleri belirdi. Aşağısı bu ara görülemiyor. Uçağın tekerlekleri açıldı. Demek ki bulutlar arasından ineceğiz. Bulutlara doğru süzülerek alçalıyoruz. Bulutları geçtik ve uçağımız yine yan yatarak küçük bir yön değişikliği yaptı. Uçaklar iniş ve kalkışta rüzgarı karşılarına alarak iniş ve kalkış yapmayı tercih ederlermiş. Böylece uçak havayı daha iyi tutarmış. Havada biraz rüzgar var sanırım. Çünkü uçağımızın normalden fazla kanat titreşimlerini hissedebiliyorum. Neyse tam bilmediğim bir konu. Fazla yorum yapmaya gerek yok.