Site açılış tarihi: OCAK 2013
Geçen ayki Günlük ort. ziyaret: 393 (Haz 2019)
Ay içinde en yüksek ziy sayısı: ......966
Geçen ayki ziyaretçi sayısı: ...11788
Toplam ziyaretçi sayısı: . 482426

Diğer Meslekdışı Kitaplar » Ben Bypass Oldum » Ben By-Pass olsum



 Ameliyatımın ilk aylarında bu kelimeleri söyleyerek "ben önemli bir operasyon geçirdim" demeyi neredeyse, psikolojik bir davranış haline getirmiştim. Bu şekilde davrandığımı ameliyatımın üçüncü, dördüncü aylarında hissedince, bu tür konuşmalara gerek olmadığım ve başımdan geçenlerin normal bir olay ve hayatın cilvelerinden biri olduğunu anlamaya ve daha rahat olmaya başladım. Gerçekten, hayatımda hiç beklemediğim bir anda kendimi, yoğun bakım odasında bir kalp ameliyatına hazırlanırken bulmuştum. Birkaç saat içerisine sığan ve ani kararlarla oluşan gelişmelerle ciddi bir ameliyat ortamındaydım. Her ne kadar, daha önce, bayılmadan küçük bir operasyon geçirmiş ve hastane odaları hakkında az da olsa bazı tecrübelerim varsa da, bu kez yapılacak olan ameliyat bir kalp ameliyatı, by-pass idi. Ciddi bir ameliyat sayılıyordu ve by-pass konusunda o güne kadar bir çok hikaye dinlemiştim. Beni bu ameliyat ortamına getiren hangi yollardan geçmiştim?

 
Olaylar esasında "geliyorum" diyordu. Sırtımda oluşan sıkıntılarla, bedenim;
-Dikkatli ol, içeride tamiri gereken bazı aksaklıklar var" diyordu. 
 
Bense anlamamakta ısrarlıydım. Sırtımdaki, kısa sürede gelip geçen ağrıların başka nedenlerden olabileceğini ve çeşitli tedaviler ile geçebileceği ümidini taşıyordum. Bu amaçla, bir iki kez sırt ağrılarım için fizik tedaviye gittim. Olaylar o duruma gelmişti ki, bir kalp rahatsızlığım olduğunu kabul etmekle beraber, ameliyat olacağım konusunda hiç bir düşüncem de yoktu. By-pass ameliyatı olabileceğimi hiç aklıma getirmemiş ve bu ihtimali hiç bir şekilde düşünmemiştim. Belki de bir kalp hastası olabileceğimi kendime yakıştıramıyordum. Sırtımdan sonra kollarıma yayılan ve birden gelip kısa bir sürede geçen çekilme ve kasılma gibi ağrı ve sancılarımın çeşitli nedenlerle de olabileceği psikolojisine kendimi kaptırmıştım veya öyle olmasını arzuluyordum.
 
Ameliyattan aşağı yukarı bir hafta önce İzmir'de Kemeraltında dükkanları dolaşıyordum. Hava oldukça sıcaktı. Artık bu sıkıntılar o kadar sık olarak gelmeye başladı ki, ağrı geldikçe bir dükkanın vitrini önünde duruyor ve sıkıntımın geçmesini bekliyordum. Bu durumumu da çevredekilere belli etmemek için dükkanların kalın camları arkasındaki eşyalara bakarak vitrin seyrediyor numarası yapıyordum. Hatta, bazı dükkan sahipleri kendi vitrinlerine dikkatle baktığımı hissederek ve yanıma gelip bir şeyler satabilme ümidiyle
 
- Yardım edebilir miyiz, buyrun içeride bakınız; 
 
gibi, satış yapma amaçlı davetlerine karşı da, zor durumda kalıyordum. Adamcağızlar nereden bileceklerdi ki, vitrindekilere iki üç dakikadır sabit gözlerle bakan bu kişinin, o an bir kalp sıkıntısını gidermek için vitrindeki mallara anlamaz gözlerle baktığını. Benim buradaki davranışlarım, aklımca, kimseye hissettirmeden o anki ağrılarımı atlatmak ve sanki vitrin seyrediyor pozlarında o zor anlarımı geçirmekti.
 
İşte o günlerde benim sık sık başıma gelen olaylar bunlardı. Daha sonra öğreniyorum ki, benim rahatsız- lığımın bir adı da vitrin hastalığıymış. Bilmeden aynı yöntemi uygulamıştım. Yine de omuzlarımdaki kasılmaların kalp değil de başka nedenlerden olabileceği fikrinden kendimi alamıyordum. Bu belki de, hissettiğim kalp rahatsızlığımdan, bilinç altında yaptığım psikolojik bir kaçıştı. Bunda başarılı olduğumu da sanıyorum. çünkü tam ameliyata girinceye kadar hiç bir zaman ameliyat olacağım aklımın kenarından bile geçmedi. Böyle bir korku veya endişeye de 'kapılmadım. Doğru mu yoksa yanlış mı yaptım? Bunu şu an tam olarak bilemiyorum. Fakat yine de, şu an memnunum ki hiç bir zaman ameliyat öncesi stresini de yaşamadım. O günlerde bana bir çok kişinin ve hatta bazı doktor arkadaşların bir varsayım olarak söyledikleri, omurilikte veya boyun omurları arasında bir sinir sıkışması olabileceği düşünceleri doğrultusunda, boynu dik tutmaya yarayan plastikten yapılmış bir boyunbağı aldım. Bu ümitle boyun bağını bir kaç gün taktım ama sıkıntılarımda hiç bir azalma olmamıştı. Bir ara omurlar arasında sinir sıkışmaları olabilir mi düşüncesiyle nörolojiye de gittim. Fakat onlar da hiç bir şey bulamadılar.
 
Esasında kalp hastası olabileceğim düşüncesiyle kısa bir süre önce Ege Üniversitesinin Kardiyoloji birimine gitmiştim. Bana göre gerekeni yapmıştım. Hastalığım konusunda karar verecek olan kişiler de doktorlarımdı. Doktor önce muayene etti ve kalbimi dinledi. Daha sonra kalbimin elektrosuna almışlar ve çeşitli muayeneden sonra efor testine girmiştim. Burada iyi bir sınav veremediğimi biliyordum. Aynca efor testinden önceki haftalarda bahçede bir iki çapa sallıyayım desem aynı sıkıntılar hemen geliveriyordu. Akşam yemeklerinde biraz fazla yesem, aynı duruma düşüyordum. Hele çok sevdiğim kavundan bir dilim bile yiyemiyordum. çünkü, kavun yiyince aynı rahatsızlıkları hemen hissediyordum. Bütün bunların kalple ilgili bir sorun olduğu fikriyle efor testine girmiştim. Bu testte daha iki-üç dakika dolmadan,
 
-Durdurun şu makinayı! 
 
diye bağırmıştım. Bu efor testinde, çok kısa sürede ayaklarımda takat kalmadığı gibi nefesim de tükenivermişti. O sıkıntı .ile makinanın hemşire tarafından durdurulmasını bile beklemeden yan kenara atlayıverdim. Hemşire "Ne yapıyorsun, düşeceksin", diye bana hem kızıyor hem de sitem ediyordu, ama ben “Öbür Dünya" dediğimiz yolculuğa çıkıverecektim veya o an öyle hissettim. Çünkü göğsümdeki sıkışma nedeniyle neredeyse gidiyorum diye bir paniğe kapılıvermiştim. Hatta bu olayı, yazımı kaleme aldığım günlerde bir arkadaşıma anlatınca "Hemşire hanım, herhalde kaç dakikada öleceksin diye araştırma yapıyormuş" diye bir şaka yapmıştı.
 
Neyse; efordan sonra bir Prof Hocamız efor kartımı inceledi ve iki ilaç yazdı. Bu ilaçlar Danitrin ve 'Dilticart idi. Bu ilaçları üç ay kullanmamı ve üç ay sonra tekrar gelmemi söyledi. Bunu söyledi ama ben ilaçları almama rağmen ağrılarım daha da artmıştı. Durumum pek hoş değildi. Yukarıda açıkladığım gibi ufak bir güç harcayarak yaptığım işler bile bende ani nöbetler oluşturuyordu. Efor testinden sonra kalbimde artık bir rahatsızlık olduğunu biliyor, hareketlerimde biraz daha dikkatli davranıyordum. Yine de işin tehlikesi konusunda doktorum bana tam bir açıklamada bulunmadığı için pek telaşlı da değildim. Zaten pek çok konuda fazla evhamlı olduğumu sanmıyorum.
 
Aradan bir kaç gün geçti. Efor testinin sonucunun olumlu olmadığı belliydi. Bana pek birşey açıklanmamakla beraber damar açıcı ilaçlar verilmesi sorunun bir dereceye kadar doktorlarca bilindiğini gösteriyordu. Ayrıca daha önce belirttiğim gibi damar açıcı olarak bilinen bu ilaçlan kullanıp üç ay sonra gelmem önerilmişti. Açık bir panikte değildim. Yaşamıma aynen devam ediyor ve sanki ne olacağını bekliyordum.
 
Elbette ki bu sorunlarımı evdekiler de görüyordu. O zamanlar oturduğumuz üniversite lojmanının alt    katında, kardiyolojide çalışan bir öğretim üyesi komşumuz  vardı. Benim bu durumumu gören eşim o günlerde doçent olan bu öğretim üyesi arkadaşımızın eşine konuyu açmış. Benim şikayetlerim ve rahatsızlıklarım konusunda bilgi  vererek eşi ile görüşmemizin mümkün olup olmadığını sormuş. Akşam komşumuza danışmak için elimizdeki raporlarla ziyaretlerine gittik. Tüm ayrıntıları ile hatta bir gün önce kaç kez ve hangi saatlerde sıkıntı geldiğini anlatınca ve efor testini dikkatle inceleyince, şu an dün gibi hatırlıyorum ki, yüzü pek iyi görünmüyordu. Bu bir ev ziyareti olduğundan konuyu evde kısa kestik ve ertesi gün için üniversitede görüşmeye karar verdik.
 
Yalnız bu ziyaretimizden bir kaç gün önce Bornova merkezde eşimle gezerken aynı kürsüde çalışan ve tanıştığımız bir kalp profesörü ile karşılaşmıştım. Ayaküstü ona sorunlarımı anlatınca talyum testi yaptırmamın yararlı olacağını söyledi ve ben de talyum testi için gün aldım. Böylece talyum testinin kalp üzerindeki koroner damarlardaki tıkanmaların tespitinde ön bilgiler elde edilmesini sağlayan diğer bir yöntem olduğunu öğrenmiş oluyordum.
Kalp rahatsızlıklarında ilk teşhisler genel olarak muayene ve EKG ile başlıyor. EKG ile kalbin elektriksel aktiviteleri saptanıyormuş. Şöyle ki, kalbin atışları elektrotlarla bir alete iletiliyor. Bu alet kalbin aktivitelerini grafikler halinde çıkarıyor. Doktor bu grafiklere bakarak kalbin normal çalışıp çalışmadığı konusunda sonuçlara ulaşıyor.
 
Eğer şüpheli bir durum görülürse, efor testi ve EKO' ya alıyorlar. Efor testi genel olarak yürüyen bir bant üzerinde yapılıyor. Bu teste, eksersiz tolerans testi veya yürüyen bant testi ismi de veriliyormuş. Bir kitaptan bu konuda şu bilgileri elde ediyorum. "Özellikle ailenizde kalp hastalıkları görülmüşse ya da 40 yaşından yukarıdaysanız veya başka kalp hastalıkları riskiniz varsa ve doktorunuz da öngörüyorsa, efor testinin yapılması kalp rahatsızlıkları konusunda önemli ipuçları verebilir. Normal olarak yapılan kalp incelemelerinde efor testine pek baş vurulmaz. Bir muayene sonucu doktorunuz çeşitli konularda şüpheli bir durum görürse efor testine başvurabilir. Örneğin- EKG' de bazı ipuçları görürse, bir kalp krizi geçirildiyse, koroner damarlarda tıkanma ihtimali söz konusu olursa testin yapılması tavsiye edilir. Efor testi kalp rahatsızlığı olanların yaklaşık %75'inde koroner atardamar hastalığının varlığını doğru olarak tesbit eder. Ayrıca önemli koroner damar hastalığı olmayanların da %90'ında kesin sonuçlar verir. Bu uygulamada göğsünün çeşitli yerlerine elektrotlar yerleştirilir. Hasta bir bant üzerinde yürütülerek efor harcaması sağlanır ve bu arada kalbindeki değişimler grafikler halinde bir kağıda aktarılır. Doktor bu kağıtları inceleme yoluyla hastanın rahatsızlıkları konusunda bir fikre ulaşır. Uygulama herhangi bir acı vermez ve kalbi sağlam olanlar eforlu çalışma anında bir zorluk hissetmezler.”
 
Bu arada doktor gerekli görürse EKO'ya da alıyorlar. EKO kalbin u1trason ile incelenmesi olup, bu amaçla imal edilmiş bir aletle seslerin yansıtılması ve kalp şeklinin bir ekranda izlenmesi prensibiyle çalıştığı kaydedilmektedir. EKO kontrolü oldukça kolay. Hastaya herhangi bir ilaç verilmiyor ve ağrısız, sızısız basit bir işlem. Kontrol sırasında insanı sırt üstü ve biraz sola meyilli olarak yatırıyorlar. Vücuda kremimsi bir madde sürdükten sonra bir aletle kalp bölgesi taranıyor ve sonuçlar ekranda izlenerek bir hükme varılıyor.
 
Sonuçlar burada da şüpheli görülürse kişi talyum testine tabi tutuluyor. Talyum testi eforlu bir kontrol yöntemi olmakla beraber efor sırasında kişinin kan damarlarından birine .küçük dozda  radyoaktif izotop bir madde enjekte ediliyor. Efor sırasında özel bir tarayıcı cihaz kalp bölgesinde verilen izotopun bulunduğu yerlerin görüntülerini seri olarak kaydediyor ve böylece kalp damarlarındaki daralmalar tespit ediliyor ama, daralmaların yeri kesin olarak ortaya konulamadığından bundan sonra anjio'ya girilerek kesin sonuçların ortaya konulması mümkün olabiliyor. Bir doktor arkadaşımdan ayak üstü bunları dinleyince bazı kitapları karıştırarak yukarıdaki kısa bilgileri özetledim.
Ertesi gün hastaneye gittim. Kapsamlı bir kalp kontrolünden sonra, sayın hocamız, "Seni hemen anjio'ya alabiliriz ama, talyum testinin sonuçlarını almak iyi olur" diyerek "Talyum testinin sonuçlarına göre karar verelim" dedi. Bir hafta süresince. talyum testiyle ilgili konularla uğraştık. Sayın Hocama şu an dahi yürekten teşekkür ediyorum ki daha önceki hocamız gibi değildi. Talyum testi konularını hep kendisi organize etti. Olayın peşini benden daha sıkı takip ediyordu. Şu an tam detaylarını hatırlamıyorum ama bu testin de sonucu pek olumlu değildi ve kalbimde ciddi bir rahatsızlık olduğunu sanırım bu muhterem hocamız, bana fazla bir şey belli etmese de, anlamıştı. Talyum testi sonucunu inceledikten sonra, artık kesin bir sonuç için, anjio olmam gerektiğini söylüyordu.
 
Bugünlerde doktoruma anlatma ve rahatsızlığımı tarif edebilme amacıyla bazı notlar tutmuştum. Bir fikir verme amacıyla bu notlardan bir kaçına kısaca bir göz atmakta yarar görüyorum, O günlerdeki notlarımı hiç değiştirmeden aynen yazıyorum.
 
Örneğin ameliyatımdan 22 gün önce şu notları tutmuşum. "Ağrı sırttan geliyor. Kol altından dirseğin içerisine doğru bir kasılma oluyor. Ön kolda alttan işaret parmağıma doğru bir sızı oldu. Göğüste ağrı yok. Nefes darlığı yok, fakat derin nefes alarak rahatlamaya çalışıyorum. Arabadan inince rüzgarda da oldu. Sırtım ve .omuzlarım ağrıyor. (20 Haziran pazartesi sabah 8.30) Diğer bir not: "8.00'de kahvaltı yaptım. saat 8.15 evden çıkarken kasılmalar kuvvetli geldi. 09.10 okulda otururken iki kez geldi. Saat 10'dan sonra hiç gelmedi. Medikoda doktora gittim, EKG iyi dediler. Tansiyon 14-8 Doktor geceleri Bellergal almamı önerdi. Dün. gece aldım çok dokundu dedim. Buspon al dedi. Bir adet sabah aldım, akşam almaya korktum. Öğleyin bir Kuilil aldım. Akşam hiç gelmedi. Yattık. Cuma gece 5-5.50 ve 6.45'de geldi. saat 7' de bir bardak süt içtim yine geldi. saat 7.10 bir adet Kuilil aldım. Bakalım netice ne olacak. 7.12 yazarken hafif geldi, yokladı. Nöbet ile ani ter atıyorum. saat 7.15 yine geldi"
Diğer bir gün.
 
"Akşam yemeğinden sonra bütün Bellergal aldım. Sonra bir Baraljin aldım. 21. 3 O ve 23' de normal bir ağrı geldi. 23.30'da yattım. Gece 01-03. IS ve 06. IS çok kuvvetli geldi. 6. ı S' de kalktım. Büyük bir açlık duygusu gibi mide kasılması vardı. Uzandım. 6.30 da yine kuvvetli olarak geldi. Hastaneye gideceğim. Kan alırlar belki diye yemek yemedim. Banyo alacağım. Başımın tam ortasında bir ağırlık var. Sanki başım üşümüş gibi bir duygu içerisindeyim. Midem aç, az terliyim. Bedenim iyi gibi. 06.40'da gelecek gibi oldu. Yokladı gibi. 1 dakika kadar sürdü. Derin derin nefes almak yararlı oluyor. Biraz ter boşanıyor. "
 
Diğer bir gün.
 
"7.30 da kalktım. 7.40'da aşağıya inerek biraz uzandım. Sırtım ağrıdı, hafif terleme geldi. Kollarıma 'doğru yayılan bir duygu ve boğazım düğümleniyor hissine kapıldım. Derin nefes alıp hiç hareketsiz beklersem 10  saniyede geçiyor. Ense kökümde ağrı var. Saat 8.00'de buzdolabından yiyecek alırken geldi. Düşünmeye başlayınca, yine geliyor diye düşününce daha çabuk geliyor. Saat 08.00 kahva1tıda geldi. Balığa gideceğim. "
Teknede saat 09.30. İki kez geldi. Öğleyin denize girdim. Az yorulunca gelecek gibi oldu. Saat 11-12 arası idi.
Öğleyin uyudum. Akşam 20.00 ve 20.20'de geldi.
 
Yukarıdakilere benzer bir kaç not daha tutmuşum ve doktora vermek için rahatsız1ığımı tarif etmek üzere özet olarak aşağıdaki notu hazırlamışım.
 
"Sırta doğru bir ağrı geliyor. İki kürek kemiğinin ortasından, 
- Ufak bir eforda,
- Tok karına yürüyünce
- Sırt üstü yatınca geliyor.
 
Kollarımın içinden avuç içine doğru bir dağılma hissediliyor.
Gün boyunca ensem ağırlaşıyor. Ağrı geçince ferahlıyorum, nefes darlığı yok, göğüste genelde ağrı yok. Şiddetli olunca biraz hissediliyor. 1980' de babam öldükten iki ay sonra aynı ağrılar olmuştu. 3-4 ay sonra geçti. 1988' de başladı. Ara sıra heyecanlanınca oluyordu. 2-3 kez fizik tedavi oldum."
 
Ameliyattan 6 gün önce de 6.7. 1994 tarihinde ve 4 gün önce 8 Temmuz için ise aşağıdaki notları tutmuşum. "Bugün çarşamba. Danitrin ve Dilticart almadım. Sabah az geldi. Sonra gelmedi. Perşembe sabah 06.30'da uyandım. Tansiyonumu ölçtüm 16-10 idi. Regreton aldım. Gündüz rahattım. Yemek yedik gece 1 1 ' de bahçe suladım. Karnım toktu ve rüzgar da vardı. Az eforda yine geldi. Danitrin ve Dilticart almaya başladıktan sonra daha fazla hergün gelmeye başladı. 8.7.94. sabah saat 06. Tansiyonum 16-10. On dakika sonra tekrar ölçtüm 13-8 olmuştu. 6.15 de yine geldi."
 
Bu notlarımdan anlaşılacağı üzere kendimi ameliyatlık görmesem de ameliyatımdan 4 gün önce durumum hiç de iyi değilmiş. Bu notlarımı karıştırınca o günlerde pek rahat olmadığım kolayca anlaşılıyor.
 
Yukarıda almış olduğum notlar, tıp kitaplarında Angina Pectoris adı verilen kalp hastalığı belirtilerine çok uyuyordu. Bir kitapta "Angina Pectoris" şu şekilde tarif ediliyor ve açıklanıyordu. "Ağrı genelde eforla gelen, dinlenmekle veya nitrogliserinle geçen, redrosternol yerleşimli, 1-5 dakika süren, kol, omuzlar, boyun ve sırta doğru yayılan, bastırıcı, sıkıştırıcı veya yanma tarzındadır. Bu istemik ağrının tarifidir."
 
"Stabil angina pectoris'te kişi hangi e/arda ağrı geleceğini bilir. Bazen bu tahmin edilemez veya istirahatte de gelebilir." bu tarif de benim hissettiklerime uyuyordu.
 
Diğer bir kitapta ise, koroner hastalıkları için şu ifadeler kullanılıyordu. "Genellikle tipik koroner hastaları orta yaşlı, şişman, çoğunlukla erkek, serum kolesterolu ve tansiyonu yüksek, vital kapasiteleri düşük, zengin bir dietle beslenen, çok sigara içen, fizik olarak inaktif ve ani sinirlenen hastalardır."
 
Bu tarifte de belirtilen bazı hususlar bakımından ben de bu grup içerisine giriyordum. Aynı kitapta erkeklerin kadınlara oranla 7 defa fazla görüldüğü yazılıydı. Kadınlar lehine kaydetmede yarar gördüm.
 
Kalbimiz vücudumuzda bulunan organlardan hemen hemen en önemlisi. Gerçi bütün organlarımızın hayati " önemi var ama kalbin bir kaç dakika durması bile ölümle. sonuçlanıyor.
 
Kalp, kanımızın vücutta dolaşımını sağlayan ve bir pompa gibi görev yapan bir organımız. Her dakika 70 dolayında atarak bir dakikada 5 lt. dolayında kan pompalar. Pompalanan kan miktarı heyecanlanınca % 50- 1 00 artabilir. Aşırı spor yapma anında ise 5 katına kadar çıkabildiği belirtilmektedir. Küçücük bir pireden tonlarca ağırlıktaki fillere kadar bütün hayvanlarda kalp, vücuttaki kanın ömür boyu kesintisiz olarak dolaşmasını sağlıyor. Solucan gibi hayvanlarda bir boru şeklinde olan kalp insanlarda 4 odacıktan oluşuyor. Alttaki iki odacığa karıncık: üsttekilere ise ku1lakçık,1abir ediliyor. Vücutta dolaşmış, oksijeni az ve karbondioksiti fazla olan kan sağ kulakçığa iki büyük toplardamar ile gelir. Buradan sağ karıncığa geçer ve akciğer atardamarına pompalanır. Bu yolla akciğerlere taşınan kan orada karbondioksitten arınır ve oksijen yüklenerek temizlenmiş olur. Akciğerlerden çıkan oksijence zengin kan akciğer toplardamarları ile sol .kulakçığa gelir. Buradan sol karıncığa geçerek aort yolu ile vücut dokularına yayılır. İşte buradan çıkan kanın bir kısmı kalbin beslenmesi için koroner damarları yolu ile kalp dokularına gitmektedir. Burada kalbi besleyen koroner damarlarda herhangi bir tıkanma olunca yeteri kadar oksijen alamayan ve beslenemeyen kalpte Angina Pectoris denilen rahatsızlık ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle koroner damarlarının tıkanmasına neden olacak sorunlardan korunma kalbin güçlü kalması için şarttır. Tıkanmış bazı damarların cerrahi yoldan değiştirilmesiyse by-pass olarak tanımlanmaktadır.
 
Yazdıklarımla olaya olumsuz bir görüşle başlamayı hiç istemiyorum. Şimdiden hemen belirteyim ki, bu satırları ameliyattan iki yıl sonrasına rastlayan günlerde sağlıklı olarak yazıyorum. İnsan sağlığı için büyük sözler söylemek hiç doğru değil. Şu an ameliyattan önceki durumda olmadığımı ve kalbim açısından kendimi çok sağlıklı hissettiğimi belirtmek isterim. Amacım ben bir kalp hastasıyım, hayatım ne olacak diye düşünenlere başımdan geçenleri anlatarak biraz ışık tutmaktır. Aklıma gelenleri açıklıkla yazıyorum. Belki yanlış düşüncelerim ve davranışlarım da olmuştur, olacaktır da, fakat bazen hayatımızı zehir edebilecek olaylara sakin olarak baktığımızda bunların hayatın bir akışı ve doğal olaylar olduğunu görürüz.
 
Ben burada yaşadıklarımı anlatırken bunlar da bir şey mi, bir de benim başımdan geçenleri dinleseniz diyenler çok olacaktır. Esasta herkesin hayatı kendisine göre bir roman değil midir? Bir gün içerisinde yaşanan bazı olayların bile ne kadar ilginç olabileceğini hepimiz bilmez miyiz?
 
Kalp hastası olsak da hayatta paniklemenin kimseye yararı yok. Üzüntüler, telaş, heyecan ve panik gibi olaylar kanımca o kadar gereksiz ki, kendi kendimizi bu konulara karşı sakin olmamızı sağlayacak şekilde terbiye etmemiz bizim yararımıza olmaz mı? Olaylara sakin bir düşünceyle ve mantık çerçevesinde yaklaşmak huzur bulmamızı sağlamaz mı? Sizden önce başından ameliyat geçen binlerce hastanın olumlu sonuçlarına bakarak olaylara daha güçlü bir moral ile bakmak gerekmez mi? Bu gibi durumlarda, olayları yüzünüzde ve gönlünüzde bir tebessümle karşılayabiliyorsanız, olayların akışında önemli bir başarı sağlamış olursunuz. Ayrıca hayatta bir .düşüncem vardır ki, siz üzülüyorsunuz diye kimse fazla üzülmüyor. Üzülenler elbette olacaktır ama, sizi üzen olayın sizde yarattığı tahribat, onlarda sizdeki kadar olmayacaktır. Olaylara üzüntüyle yaklaşmak değil, ne yapılabilir, ben bundan nasıl kurtulabilirim diye düşünmek ve önerilenleri zamanında uygulamak veya uygulatmak gerekiyor. Olayların çözümü konusunda, hastalık ise doktorları, başka bir konu ise bu olay konusunda doğru karar verip sizi yönlendirebilecek kişileri dinlemekte yarar var. Korkunun hiç bir zaman bizleri esir almasına izin vermememiz lazım. Yine eski bir deyiş olarak "Korkunun ecele faydası yok" sözünü hatırlamakta yarar var.
 
Bunları yazıyorum ama, başarabiliyor muyum? Bu soruya evet demek çok zor. Çünkü çeşitli olayların bizde yarattığı etkiler ve bunların sonucunda ortaya çıkan davranışlarımızda hissi olabiliyoruz. Benim hastalığım süresince yaptığım gibi, olaylardan kaçmak yerine, tedirgin olmadan çözüm yollarını aramak gerekiyordu. Şahsım için, yazdığım önerilere tam olarak uyup uymadığımı da •bilemeyeceğim. Hepimiz hep yaratılan veya yarattığımız sorunlarla hayat boyu uğraşıp duruyoruz. Hayatın akışı böyle. Sıkıcı olaylar karşısında sakin kalabiliyor, hiddete kapılmayı önleyebiliyor, hayata hoşgörü ve sevgi ile bakabiliyorsak gerçek mutluluğun bulunabileceğine inanıyorum. Aşırıya kaçan acelecilik, tezcanlılık gibi ilk bakışta iyi gibi görülen özelliklerin, kalbi zorladığını sanıyorum. Tabii ki, gamsız ol demek mümkün değil. Fakat eski bir atasözü olarak' İnsanı gam, duvarı nem yıkar" sözünü de unutmamak gerekiyor. Kalp rahatsızlıklarında ve kalp rahatsızlıklarının ortaya çıkmasında önemli bir etken olan tansiyon gibi hastalıklar da üzüntü, sıkıntı, fazla ve şuursuzca çalışma gibi olayların etkili olduğu bir çok sağlık kitabında dile getiriliyor. Acaba bunu önerirken çalışmayın mı demek istiyorum. Asla. İşsizliğin de sıkıntı ve üzüntülerin bir kaynağı olabileceği kabul edilecektir sanırım.
 
Bir düşünelim. Milyarlarınız olsa ve bu nedenle hiç bir iş yapmadan ayağınızı uzatıp mutlu olacağınızı mı sanıyorsunuz. Acaba çok zengin olan ve hiç bir yaşam sorunu olmayan bunca milyarderler niçin yeni yeni fabrika açma girişimlerinde bulunuyorlar. Örneğin Sabancı veya Koç ailesi hiç bir yatırım yapmasa, mevcut servetleri yedi sülalelerine yetmez mi? Hepimizden daha fazla çalışıyorlar. Milyarlarca liranın (artık günümüzde trilyonlarca demek gerekiyor), getirdiği sorumluklardan kaçmıyorlar veya kaçamıyorlar. Devamlı yeni yatırımlara gidiyorlar. Amaçları daha çok paraya mı sahip olmaktır? Olsa ne olacaktır?
 
Geçen gün bir televizyon konuşmasında, aklımda kaldığı kadarıyla; spiker, Sayın Rahmi Koç'a aşağıdaki soruyu yöneltti.
- Trilyonlarınız var. Bu kadar çok para size ne ifade ediyor, diye sordu. Rahmi Koç,
-Para belirli bir miktardan sonra bilançolardaki rakamlardan başka hiç bir şey ifade etmez, demişti.
Doğrudur. Gerçekten insanın tüm ihtiyaçları karşılandıktan, yeterli malı mülkü olduktan ve istediği her türlü harcamayı yapabildikten sonra çok fazla para ile ne yapabilecektir. Belki yeni yatırımlar yeni gelirler ve yeni sorunlar. Peki daha sonra kağıt üzerindeki rakamlardan başka paranın ne ifadesi olacaktır. Görüyoruz ki onlar zenginlikleri ile bizlerden daha fazla çalışıyorlar. Yüzlerce aileye iş açmanın manevi zevki, başarılı olma ve bir iş yapmanın tadına varıyorlar. Demek ki insanın çok fazla parasının olması boş olmayı gerektirmiyor. Yine İzmir'in iş dünyasından ünlü bir zenginimiz iş hayatından sözde emekli oldu ama, her yıl bir kitap yazarak hayat tecrübelerini anlatıyor. Boş duramıyor. Zaten duramaz. Bazı kişiler benim çok param olsa hiç çalışmam yatar uyurum diyebilirler ama uygulayamayacaklardır. Onlar' da hiç birşey yapmıyoruz, yapmayacağız deseler de çiçek yetiştireceklerdir. Yarış atı besleyeceklerdir.
 
Hiç bir iş yapmayan ve sadece oturarak uyumak zorunda kalacak bir kişi için hayat çok zordur. Bilmem yanılıyor muyum? Uzun uzun tartışılabilecek bir konudur. Yalnız yapılan bir işten zevk almadan rutin bir işte çalışıyorsak bu da biraz zor olsa gerek. Çok severek çalıştığımızı sandığımız iş ortamında bile sıkıntı bulma ve yaratmada çok başarılı olduğumuzu sanıyorum. Çünkü 35 yıla yaklaşan iş hayatımda bunun pek çok örneklerini yaşadım ve idarecilik yıllarımda yüzlercesini gördüm. İş yerlerindeki kavgalar, kıskançlıklar, çekişmeler hep hayat törpüsü olmuyor mu? Neyse yeri geldikçe benzer konulara değinebilirim. Özetle kalp hastası olmak hayatın sonu değil. Sabırla, özveriyle çalışan doktorlarıyla, hastane personeli ve tıp bilimindeki ilerlemelerle kalp rahatsızlıklarıyla baş etmek gittikçe kolaylaşıyor.
 
By-pass ameliyatlarının şu an bile mükemmele yakın gerçekleştirildiğini kabul etsek de tıp alemi bu konudaki araştırmalarına yoğun şekilde devam ediyor. Bilim adamları her konuda, bu bize yeter artık araştırmaya 'gerek yok demiyorlar. Yeni gelişmeler sağlayarak her konuda ilerleme sağlıyorlar. By-pass konusunda da araştırmalar durmuş değil. Bazı çalışmalarda kaburgaları kesmeden nasıl ameliyat yapılabileceği konusunda derin araştırmalar var. Burada şunu vurgulamak istiyorum ki ben ameliyat konusunda bundan 20 sene evvelki hastalara oranla daha şanslıydım. Bizlerden 20 sene sonra ameliyat olacaklar ise daha gelişmiş ve kusursuza yaklaşmış tekniklerle karşılaşacaklar. Bazı hastanelerde, ileride değineceğim safra kesesi ameliyatlarında olduğu gibi, endoskopi yöntemi ile ameliyatların daha kolay yapılması konusunda çalışmalar yapıldığını okuyoruz. Yalnız bu gün bile by-pass ameliyatları neredeyse % 99' a yaklaşan bir oranda başarı ile uygulanıyor. Bu ameliyatlara ı 975'li yıllarda başlayan bir hocamız, "O yıllarda by-pass ameliyatlarında masada kalanların oranı hastanelere göre fark etmekle beraber %25' den fazla olabiliyordu" demişti. Hatta, masaya yatanların yarısı kalıyor, yarısı gidiyor, o zamanlar bu ameliyatları yaparken çok üzülüyorduk diyordu. Şimdi ise teknoloji o kadar gelişmiş ve ameliyatlar öyle emin şekillerde yapılıyor ki 20-25 yıl öncesinin hastalarına göre çok şanslıyız. Bilim ve uygulama teknikleri de çok gelişiyor. O zaman, ameliyat konularında güvencede olduğumuzu bilmek insana rahatlık veriyor.
 
Konumuza dönelim. Komşumuz olan Hocamızın incelemelerinden sonra anjio'ya girmemin doğru olacağı kararı veriliyor ve benim için acele bir gün ayarlanıyor. Böylece bu ev ziyaretinden kısa bir süre sonra artık anjio için hastanedeydim.
Bu arada tanıdık, akrabam olan çok sevdiğimiz bir doktor büyüğümüz var. Kendisi de by-pass olmuştu. Yıllarca dahiliye mütehassısı olarak doktorluk yapmış ve hastalarına gerçekten şifa dağıtmıştı. O günlerde artık kendisini emekli etmiş ve çalışmıyordu. Çok sevdiğimiz bir akrabamız olan bu ağabeyimizin evine yaptığımız bir ziyaret sırasında sohbetimiz rahatsız1ığım konusuna geldi. Uzun uzun konuştuk. Ağrılarımın sebepleri üzerinde durduk. Ben belki de o günün koşullarında kalp hastası olup olmadığım konusunda, hasta olmamayı şuur altında arzu ettiğimden bu tür ağrılara sebep olabilecek her türlü incelemeyi yaptırma arzusundaydım. Bu nedenle bana aşağıdaki konuları araştırmamızın yararlı olacağını düşündüğümüzden bir liste hazırlamıştık. Bu listede aynen şunlar yazılıydı.
 
" Tetkikin düşündürdükleri;
l-Cervical vertebralarda osteoartritik değişiklikler,
2-Kalpte; Koroner yetersizliği, 
3-Mide; Herni diagragmatik 
4-Stress
Yapılması gerekenler.
1-Cervical oblik iki yönlü grafi 
2-Thalium (Talyum) testi 
3-Angio
4-Mide-duadenum tetkiki, (Rôlief, boşalma ve herni diagramatik yönünden araştırma
Not: Cardia'nın açılışının gözlenmesi.
 
Bu notları almıştım ama, mide araştırmasına 'bile gerek kalmadan bir kalp hastası olduğum artık kesinleşmişti. Şimdi bile, olayı o günlerde tam olarak fark edebildiğimi sanmıyorum. Kötü sonuçlar doğurabileceği konusunda hiç bir korku içerisinde değildim. Bunu o zamanlar niçin tam olarak kavrayamadığımı halen anlayamam. Bedenimin dayanma sınırının verdiği güçle hiç bir şey beni korkutmuyor, bu konuları atlatabileceğimi sanki biliyor ve bir telaş içerisine girmiyordum. Her zaman olduğu gibi sağlığım konusunda ihmalkârdım. Şimdiki aklım olsa, her halde başka türlü davranır, olaylara anında çare bulmak için her ne gerekiyorsa yapardım. Siz siz olun sağlık konusunda hiç ihmalkâr olmayın. Yalnız sakın ola bir paniğe de kapılmayın.
 
Burada anjio konusu üzerinde biraz durmak istiyorum. Çünkü anjio kelimesinin benim üzerimde hiç de hoş olmayan anıları vardı. Bu kelimeyi 5-6 yıl önce ilk kez küçük ağabeyimden duymuştum. Bazı rahatsızlıkları nedeniyle anjioya girmesi gerektiği ve kalbinin rahatsız olduğu düşüncesindeydi. Fakat anjioya girmek için uzun süre beklemek zorunda kalmıştı. Böylece ondan 5-6 ay süre ile, anjioya gireceği sohbetlerini dinledik. Meraklı ve uzun bekleme dönemi sonunda anjionun neredeyse önemli bir ameliyat gibi zor bir konu olduğu fikrine sahip olmuştum. O zamanlar anjionun mahiyetini tam anlamıyla bilmediğimden, onun heyecanı ve telaşı bizleri de sarmıştı. Anjio olduktan sonra ağabeyimin hiç bir sorunu olmadığı ortaya çıkınca rahatlamıştık. Aynı şekilde yakın bir akrabamın da anjioya girme hikâyesi uzun bir zaman konuşulmuş neticede onun için de bir sorun olmadığı anlaşılınca ailece sevinmiştik.
 
Bu uzun beklemelerden olacak, ben anjio'nun neredeyse bir ameliyat gibi korkulacak zor bir operasyon olduğunu düşünür olmuştum. Sanırım bu hastaların korkuları anjionun yapılması değil, belki de ortaya çıkacak sonuçlarıydı Ben o sıralar bunu tam olarak anlayamamıştım. Gerçekten anjionun, emin ellerde normal bir işlem olduğunu ve hiç korkulmaması gereken bir çalışma olduğunu artık öğrenmiş bulunuyorum. Anjio'nun yapılması elbette ki, doktorlar için zor olabilir. Kullanılan ekipmanlar çok pahalı. Bu nedenle operasyon da pahalı oluyor. Elbette ki çok önemli bir operasyon. Fakat çekinilecek bir tarafı da yok. Her halde by-pass ile karşılaştırmak, söz konusu olamaz. Yalnız koroner damarlardaki tıkanıklıkları kesin olarak ortaya koyan bir işlem olarak bilim adamlarının insan sağlığına önemli bir hediyelerindendir inancındayım. Doktor anjio olacaksın dediğinde hiç çekinmemeli ve mutlaka yaptırılmalıdır.

Anjio kararı verilince, uygulama için, bu akrabalarım gibi uzun süre beklemek zorunda kalmadım, çünkü karar verildikten sonra yaklaşık bir hafta sonra anjio için hastanedeydim. Burada hemen belirtmem gerekir ki anjiodan da neden bu kadar korkulduğunu ve çekinildiğini halen anlayamam. Çıkacak sonuçların ciddiliği bakımından insan düşünebilir ve fakat operasyonun kendisi açısından çekinilmesini gereksiz buluyorum. Bir iş yapılacaksa yapılmalıdır ve yapılacaksa korkunun ecele faydası olmadığı sözü de unutulmamalıdır. Tam teslimiyetin daima yararlı olduğunu düşünmüşümdür. Anjio emin ellerde ve tecrübeli yerlerde yapıldığı takdirde sadece ilk başlangıçta kasıktan küçük bir giriş hissi duyuluyor ve daha sonra işlem tamamlanıyor. Doğal olarak ben bir doktor gibi konuya girerek tarif edecek değilim. Merak edenler tıp kitaplarından detaylı bilgiler elde edebilirler. Yalnız buna da gerek olmadığını sanıyorum. Ben ne yapıldığını okuyarak öğrenmeye çalıştım. Basitçe ne yapıldığını da biliyoruz ama, nasıl yapıldığını tam olarak öğrenmemiz elbette ki mümkün değil. Bırakalım da bunu yapanlar bilsinler. Bu konuda fazla düşünmeye gerek yok. Yapılacaksa doktorunuza teslim olun ve fazla düşünmeyin. Göreceksiniz ki kolay bir işlem, Ümit edelim ki sonuçları iyi çıksın.