Site açılış tarihi: OCAK 2013
Geçen ayki Günlük ort. ziyaret: 374 (Şub 2019)
Ay içinde en yüksek ziy sayısı: ......451
Geçen ayki ziyaretçi sayısı: ...10497
Toplam ziyaretçi sayısı: . 432163

Özel » Hobilerim » Hayatımdan Notlar




      

     HATIRALARIMDAN

     Hindistanda yazdım isimli kitabımı 1990 yılında hindistana gittiğimde , gece hayatı pek olmayan bu ülkede otelde kaldığım boş anlarımda hatıralarımı yazarak  tamamlamıştım. Bu kitabı yazma esnasında hayatım ve hatıralarım ile ilgili 1990 yılında veya o sıra hatırlayabildiklerimi de yazmış ve bu kitap içerisinde sunmuştum.


     Bu kez web sahifemde bu kitabı aynen vermeye karar verince kitaptaki hatıralarım ile HİNDİSTAN hakkında yazdıklarımı ayırmaya karar verdim. Bu düşünce ile hatıra kısmını ayrınca  23 daktilo sayfasında not çıktı. Bunları değiştirmem mümkündü. Fakat bunu yaparsam orijinalliği gidecekti. Yalnız bazı isimleri ilave ederek yazmamın daha doğru olacağını da düşünmeye başlamıştım. Çünkü burada anlattıklarım bir çok kişiyi de ilgilendiriyor. Ama kimseye de zarar vermeden bu konuyu halletmek istiyordum. Çünkü bu satırları yazdığım bu gün (27 ocak 2012) 73. yaşım içerisindeyim. Ama bazı konularında bilinmesinde yarar görüyorum. Çünkü bütün bilinenler ölenlerle beraber kaybolup gidiyor.

      Benim hayatımda bunun en önemlisi babamın bildiklerini  kendi ağzından not edememiş olmamdır. Çünkü ondan istiklal harbi veya Karacasu hakkında çok hikaye dinledim ama şimdi bunları tam olarak yazmamış olmanın sıkıntısını çok hissediyorum. Sadece yarım saat süren bir konuşmasını teybe almışım.  Bunu yazıya dökünce 12 sayfa tuttu.  Bu gün babamı yarım saat değil de 5-10 saat konuşturabilse idim çok değerli, bilgiler tarihe aktarılmış  olacaktı. 

     Örneğin babam bu konuşmasında hayatını biraz özetlemiş. Burada herkesin ilgisini çekecek bir konuya girmişti. Bu konu dedemin 4 kadın ile evlenmesi olayı idi . Şimdi zamanımızda bile birden fazla hanımla evlenme konuları dile getiriliyor ve bazı kişiler İslam dinini öne sürerek ve islamiyette 4 kadın ile evlenmenin caiz olduğunu ileri sürerek bunu savunabiliyorlar. Fakat birden fazla eş ile evlenmenin çocuklar üzerindeki etkisi  ve kadınların ne hissettiklerini anlama bakımında babamın anlattıklarını bu fikri beğenenlerin bir kez okumalarını isterdim.

      Yaşanmış ve 4 kadınla evlenmenin bir ailede ne facialara sebep olduğunu hissetmenin çok önemli olduğunu görüyorum. Ayrıca babam da çok hayat hikayesi vardı. Örneğin efeler zamanında Karacasu daki hayat hakkında çok konuşmaları olurdu. Kamil efe diye bir efenin öldürülmesi ve Karacasuya getirilmesi Hikayesini çocukluğumda çok heyecanlı olarak babamdan dinlemiştim. Bunları yazıya dökmeyi çok isterdim.

        Demirci Mehmet Efe karacasulu idi. Bir ara Karacasu da yaz aylarında kaldığımız Kahvedere yaylasında Demirci Mehmet efe de yaylada kalırdı ve babam ile çok iyi arkadaş idiler ve her gece babam kahveye giderek beraber olurlardı. Ayrıca Demirci Mehme Efe babamdan yaşlı olmakla berbaer DEDEM Salih Alpbaz'ın da yakın dostu idi. Efelik yaptığı cumhuriyetten önceki yıllarda Karacasu ya geldiğinde Dedemler den yatak yorgan istendiğini anlatırdı babam . Bunları not edebilse idim çok güzel anılar çıkar ve karacasu yun tarihini anlatan bilgiler toplayabilirdim.

   Yalnız bu arada babam ZURNACI Ali Efenin hayatını kendi ağzından yazarak not haline getirmiş . Bu kitabı web sayfamda sunuyorum. Bu kitabını 2014 yılında yayınlayabildim. Ayrıca Rüştü dede hakkında bir kitap yazmış ve bunu da amatörce ölümünden sonra yayınlamıştık. Bu kitabıda web sayfama yerleştirdim ayrıca 2014 yılında yeni baskısını yayınladık. (Talep edenlere ücretsiz dağıtılan bukitaplardan gönderebilirim)  . Karacasu dan ilgilenecekler için iyi ve güvenilir bir kaynak olacağına inanıyorum.

      Bu nedenle az da olsa bende bazı anılarımı yazmanın doğru olacağını düşünerek Hindistanda yazdım kitabımdaki hatıralar ile ilgili konuları  burada ayrı olarak vermeye karar verdim. Aşağıda bu hatıralarıma sadece bazı isimleri ilave ederek sunacağım. Bazı eklemeler yapar isem bunlarıda belirteceğim böylece 1990 lı yıllarda yazdıklarım temel olarak değişmemiş olacak.

     Kitaptaki sırayı bozmadan aşağıdaki şekilde sunuyorum

     HAYATIM HAKKINDA

     Nedense hayatım boyunca hiç boş durmadım. Tuvalete bile gazete ile giderim. Çok nadir olarak 8’den sonra kalkarım. Yaz, kış, pazar, tatil yataktan kalkış saatim 7 civarıdır. Öğleye kadar uyuyabilenlere hep hayran olmuş ve bazen imrenmişimdir. Bu bir yapı ve karakter özelliği olsa gerek. Her an bir şeylerle meşgul olmam lazım.
     Ayaklarını uzatıp uzun süre boş olarak oturmak bana nasip olmadı. Şu anda Hindistandayım ve karşımda dünyayı umursamaz gibi oturanlar var. Ben de bekliyorum, kafamdan bu konular geçiyor. Kimbilir onlar ne düşünüyorlar?  Şu an dünyada yaşayan herkesin hayatı ve aklından geçenler bir roman konusu olamaz mı? Kuşkular, sevgiler, sevinçler, acılar hep insanlara ait değil mi? Hepimiz her an bu duyguların biri ile yaşamıyor muyuz? 1-2 saattir yerinden kımıldamadan oturanlar var. Kendi kendime sen de otursana diyorum. Fakat bu satırları yazarak oyalanmak daha iyi geliyor. Eskiden yaz aylarında istisnasız hergün, hava uygun olduğu sürece akşam üzeri balığa çıkardım. Yaz aylarını babamın 1968’de satın aldığı Narlıdere Sahil Evleri'ndeki bir yazlıkta. geçiriyoruz. Fakat o yıllarda pırıl pırıl olan ve 1980'li yıllara kadar bu özelliğini koruyabilen bu yerler maalesef sayfiyelik olmaktan çıktı. Şehir büyümesi ile birlikte körfezde bilinen kirlilik buraları yaşanamaz hale getirdi. Balık da yıldan yıla azaldı. Şimdilerde; kale denilen yerde sele sele tuttuğumuz çipura balıklarını bir nostalji olarak anlatıyorum. Büyük ağabeyim Prof. Dr Mete  Alpbaz buraya taşındığımızın ilk yıllarında oltayla balık avcılığını çok sıkıcı bulurdu. Sonraları neredeyse benden bile daha meraklı olmaya başladı. Hiç unutmam 1974'lerde bir süre yurt dışında kaldım. 1976’da dönünce babam çok güzel bir espri yapmıştı. "İyi ki döndün evlat, bu ağabeyin subyancı, küçük balıkları tutup tutup getiriyor." demişti. Babam balığı çok severdi. Hakkını vererek özenle yerdi. Bu nedenle yakaladığımız iri çipuraları babamıza yedirmekten büyük bir zevk duyardık. Allah rahmet eylesin, 16 Mart 1979'da vefat etti. Hayatımın en büyük acısıdır bu. Son yıllarda balık da azalınca denize çıkma şevkimiz azaldı. Bu ara ağabeyim de bir beyin kanaması geçirdi. Neyse bir mucize eseri iyi oldu ve kurtuldu. Halbuki rahatsızlandığı gün abimin de meslektaşı olan tüm Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi profesörleri neredeyse ümidi kesmiş/erdi. Bana söylemek istemeseler de ölecek deniliyordu. Bu rahatsızlık hayatımızda ailecek yaşadığımız en önemli olaylardan biridir. Hatta beyin kanaması olduğu gün 1986 yılıdır. Dokuz eylül Üniversitesi profösörlerinden Prof Dr. Metin GÜNER o zaman doçent idi. Heyecanla bekliyoruz. O zaman Dokuzeylül üniversitesinde tomoğrafi aleti yok. Gece Ege üniversitesine  götürültü ve beyin rontgeni çekilerek geri getirildi.  Filmi inceleyen Sayın hocamıza sorduk.  Ben ne yapabiliriz diye sordum. Ümitsiz gibiydi ama dedi bir şey yapabiliriz. Ne dedim .Kafatasını  delip basıncı  azaltabiliriz. Dedi .Peki dedim. Yapsalar ya. O sira nerede ise izmirdeki bütün beyin cerrahları orada idi. Dedi ki bunlardan hiç birisi yapmaz, elimizde ölür diye çekinirler dedi. Peki dedim ne yapabiliriz. Ben yapsam mı der gibi bir şey oldu Bende lütfen durmayın ne gerekirse yapın ölecekse ölür ama 'hiç olmazsa bunu denedik deriz' gibi sözler söyledim. Aniden yanımdan  ayrıldı ve kısa sürede ameliyata aldı ve 20-25 dakikada dönmüştü. Sanırım kafatasında iki delik açmış ve basıncı almaya çalışmış. Neyseki uzun hikaye hayata döndü.

    Abim her yıl 6 metrelik pancar motorlu teknesini halen özenle baktırıyor, boyatıyor ama yılda ancak bir-iki kez balığa gidebiliyor. Neyse ki hiç olmazsa istediğimiz an teknemiz hazır, gidebiliriz güvencesi var ya, bu da bir yaşam sevinci ve amacı olsa gerek. Şimdilerde satın aldığı 1 dönümlük bir bahçeyle meşgul. Sanırım bahçede 100’den fazla meyve fidanı vardır. Önceleri bu kadar sık dikilmez diye gülüyorduk, sonra ağaçlar meyve vermeye başladıkça bu işi ağaçlar çok sıkta olsa başardığını görüyoruz. Ağabeyimin meyve bahçesini başarması gibi, ben de balıkçılıktaki açıklığımızı kapatma düşüncesi veya amacıyla, yoksa merakımdan mı bilemem ud çalmaya başladım. Ege Üniversitesinde kurulan Türk musikisi konservatuarından çok değerli bir öğrenciden Hakan CEVHER den ud dersleri alıyorum ( Prof. DR Hakan CEVHER). Notayı öğrenmek zor olsa da başarmaya çalışıyorum. Yaşlanınca boş vakitlerimde oyalanırım. Kırkından sonra saz çalmaya başlayanı teneşir paklar diye bir söz vardır ama, bakalım bizim bu merakımız nereye varacak. Sahneye çıkacak değiliz ya. Bu çalışmamdan da memnunum. Klasik Türk musikisi gerçekten çok derin. Benim fazla bir şey öğrenmem mümkün değil. Çünkü merakım var ama kabiliyetim yok. Kendime yetecek kadar öğrensem yeter diyorum. Bunları bu an niye düşünüyorum. Belki de bu anki boşluğu doldurmak için. Hintlilerin en büyük ve en ünlü çalgıları sitar. Sesi çok güzel ve etkileyici, gerçekten çok duygulu bir sesi var. Şu anda bu satırları sitarla çalman bir müziği dinlerken yazıyorum.

     Bu gezi de dinleniyor muyum, yoksa yoruluyor muyum bilemiyorum. Ama şu da bir gerçek ki bu yaz fikren ve bedenen çok yorgundum. Zaten hayatım boyunca nerede dinlendiğimi, nerede yorulduğumu bilemedim

     Balıkçılık bedenen yorucu bir iştir veya spordur. Para için yapılırsa iş, zevk için yapılırsa spor olarak yorumlanabilir. Bu zevkimi yıllarca ısrarla sürdürdüm. Bundan sonra da vakit buldukça, balık oldukça sürdürmeye çalışacağımı umuyorum. Ama bedenen yorulsam bile herhalde beynim dinleniyordu. Büyük zevk aldım, çok heyecanlı anlarım oldu. Bence zevk alabilen için çok güzel bir uğraşıdır. Balık avlayan bir kişi o an elindeki misinanın titremesinden başka bir şey düşünmez. Fakir fakirliğini, zengin işlerinin yoğunluğunu unutur. Hedefleri tektir, bir teknede balık avlayan, bir profesör, ilkokul tahsili bile olmayan bir işçi ve bir paşa arasında bir fark olmaz. Hele hiç umulmayan bir anda  oltanın gerilmesi insandaki gerilimin aniden doruk noktasına ulaşmasına ve tekneye alınan balıkla birlikte heyecanın boşalması sonucuna ulaşılır. Bu nedenle olta balıkçılığı zorlu görünen hayatta bir mutluluk, bir kaçamaktır.

-----------------------

     Ben kimim? Atilla Alpbaz. 1907 doğumlu Salih Alpbaz ve eşi 1915 doğumlu Pakize Alpbaz'ın oğulları. 1940 yılı, Aydın-Karacasu kazası doğumluyum. Beş kardeşten dördüncüsüyüm. En büyük abim, Dokuz Eylül Üniversitesi TIP Fakültesi Fizik Tedavi ana bilim dalında Profesör Mete Alpbaz dır. İkinci ağabeyim Nazilli’de avukatlık yap Av Yüce ALPBAZ dır . Üçüncü kardeşim Gülay ablam, evli olup eşi Ege Üniversitesi Dermatoloji ana bilim dalı profesörlerinden Prof. DR Halit Kapdağlı ile Evlidir. . Dördüncüsü benim, küçük kardeşim ise eczacı Güven Alpbaz dır . Nazilli’de ecza deposu işletiyor.
Hayatım 18 yaşına kadar Aydın'ın Karacasu kazasında geçti. Babam Karacasu’nun  ileri gelenlerinden ve 1950 lerde bir süre Karacasu Belediye Başkanı olmasına rağmen o dönemde  ortaokul çağına kadar annemler misafirliğe gittikleri zaman çorap yama torbalarını da yanlarında götürürlerdi. 1950’lerde bugünkü gibi sağlam naylon çoraplar yoktu. Hiç unutmam, Ankara’da hakim olan amcam Mesut Alpbaz , Karacasu’ya ziyarete gelince 20 kuruşa yeni bir çorap aldım. Bir gün giydikten sonra topuğu delinivermişti.  Çoraplar çürük ve pamuktandı, ama sıkıntısız mutlu bir çocukluğumuz oldu diyebilirim. Ortaokula kadar eğitimim Karacasu’da olduğu için normal gitti. 1955’de Aydın lisesine okumaya gittim, aynı anda ablam da Aydın’da enstitüde okuyordu. Annem bir öğretmenin kızı olduğu için kızının okuması için epey diretmişti. Babam "koca camiye imam mı olacak" diye şaka yapardı. Bu arada 2 ağabeyim de Ankara’da okuyordu. Küçük kardeşim de İzmir Atatürk Lisesine kaydolunca babam bir ara ablam dahil 5 evladını da dışarıda okutuyor duruma gelmişti. Bunun babamıza ne yük getirdiğini o günler hiç düşünmedik, hep istedik, o da sağladı. Bizi hiçbir açıdan eksik bırakmadı. Makul ölçüdeki bütün isteklerimizi yerine getirdi. Şimdi düşünüyorum da acaba ben bugün 5 evladım olsa hepsini. aynı zamanda evden uzakta başka şehirlerde ihtiyaçlarını karşılar okutabilir miydim? Okutmaya kalksam nasıl altından kalkabilirdim. Babamın evlatları için yaptığı bu çabayı ve fedakarlığı bugün daha iyi anlıyorum. Neyse, benim iki evladım İzmir’deki fakülteleri kazandılar da, diğer şehirlerde öğrenci okutmak gibi bir sorumum olmadı.
     Liseyi Aydın’da bitirdim. Küçük bir kasabadan bir şehre gidip biraz da yatılı psikolojisi ile serbest kalınca sigaraya hemen lise 1’de başladık. Ortaokul 2’de zaten ara sıra gizli gizli içmeye başlamıştık bile. O zamanlar asker sigarasını paketi 5 kuruştan sigara içmeyen askerlerden kolayca satın alabiliyorduk. Ders aralarında tuvalette sigara içmek önemli bir konuydu. Daracık. bir tuvalet, 30-40 tane sigara içen talebe. Hoca geliyor denilince avuçlarda söndürülmeye çalışılan sigaralar ve bir boş tuvalet bularak saklanmaya çalışan öğrenciler. Arada sırada içki içmek de büyümemizin bir işaretiydi. Hiç unutmam Lise ikideydim. Karacasulu arkadaşlarla bir lokantada sözüm ona içiyoruz. Masayı da donattırdık.  Bir bey yanımıza yanaştı, bizlere çok gençsiniz, içki için erken değil mi? diye nasihata kalkınca hadi be sen de, sana ne, der gibi sinirlenmiştik. Şimdi ben oğlumu Lise 2’de aynı durumda görsem ne yapardım bilemiyorum. Neyse 1958’de lise bitti. Fakat o yıl şansımızdan mı nedir lise son sınıfta matematik hocamız değişmişti. Yeni hocamız biraz bol notluydu. Halbuki daha önceki hoca zorlu bir hocaydı ve bugün anlıyorum ki çok iyi bir matematikçiydi. Yanlış hatırlamıyorsam ismi KOÇAŞ hoca olarak hatırlıyorum.  Geometriyi zaten hayatım boyunca sevemedim. geometriyi hiç çalışmadan sadece cebir kısmını çalışarak kolayca matematikten geçtik. Ama bunun acısını üniversite giriş sınavlarında çektik. Üniversite sınavında en gözde meslek olan mühendislik için İTÜ Gümüşsuyu’nda sınava girdik. Arzum inşaat mühendisliğiydi ama başarılı olamadık. Bir yıl çalıştım, sonraki yıl tekrar sınavlara girdim, ama şimdi inancım odur ki, İTÜ Maçka’nın yüksekokulu sınavlarında bütün soruları yaptım. Burada bir haksızlığa uğradığıma inanıyorum. O zamanlar her üniversitenin farklı bölümleri farklı günde sınav yapardı. Ankara’da sınava giren biri o gün İstanbul’da bir sınav varsa giremezdi. Bu sınavlardan sonuç alamayınca, askere gitmeye karar verdim. Sadece iktisat fakültesini kazanmış ve bu fakülteye gitmeyi de pek arzu etmiyordum ve 1960’da Yedek Subay olarak askere yazıldım. O zamanlar lise mezunları da yedek subay olabiliyordu.

        Topçu olmuştum ki 6 aylık temel eğitim için Polatlı’dayken 27 Mayıs ihtilali oldu. Aydın doğumlu olmam dolayısıyla Demokrat Partili ve Menderes hayranıydık. O günkü Halk Partililerin yaptıklarını unutmak mümkün değil. İhtilal sanki bir parti lehine yapılmıştı. Bütün Demokrat Partililere, neredeyse memleketin yarısına düşman ve hırsız gözüyle bakıyorlardı. Bu hareketler ihtilali insan vicdanında mahkum etti. Hele Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun idam edilmeleri bu ihtilale ve bu ihtilali yapanlara ne yarar getirdi hala anlayamam. Köpek davası, bebek davası, kıyma yapılmış ve mezbahada yok edilmiş insanlar diye aslı esası olmayan konular hep fos çıkınca 27 Mayıs iyice önemsizleşti. Bu Türk adalet tarihi ve askerler için yüz karası olan davalardır. En büyük mahkumiyet zaten tarihin vereceği mahkumiyet olacaktır. 
       Askeri idareler ne kadar iyi olursa olsun en kötü demokrasiden daha kötü olabiliyor. İhtilalin olduğu ilk günlerde Polatlı’da yaşanan bir iki olayı hiç unutmuyorum. İhtilal olmuş aramızda aşırı halk partililer var. O dönemin içi kin dolu ve o günlerin Cumhuriyet Halk partililerini bugünün sosyal demokratlarından ayırmak gerek. Ben demokrat partili olduğum için bana çatıyorlar, korkacak değiliz. Aşırı siyasi bir yanım ve davranışım da yok. Utanın diyorum, bu yaptığınız yakışmaz diyorum, bu kez halk partili aklı selim bir arkadaşım; arkadaşlar, beyler, durun dedi ve yanımda yer aldı da bir kavgayı önledi. Belki de dayak yerdik. Yine aramızda Fatin Rüştü Zorlu’nun bir yakını vardı. Damadı mı, yeğeni mi şimdi hatırlamıyorum. O güne kadar Demokrat partili görünen bu kişi o gün Demokrat partiye demediğini bırakmıyordu. Acımıştım. Herhalde korkudan öyle davrandı. Ama sussa daha iyi olacaktı. En güzel askerlik anılarımdan birisi de kura çekme günüdür. Polatlı topçu garnizonunda büyük bir sinema salonu vardı. Kuralar burada çekiliyor. Elimi torbaya attım, kağıtta Uşaktabya yazıyor. Hiç duymadığım bir yer. Yanımda duran arkadaşım hemen Erzurum dedi. Üzüldüm mü, üzülmedim mi şu an bilemiyorum. O an belki de hemen kabulleniyordum. Sanırım tevekkül ile karşıladım. Fakat aynı an birkaç saniye içinde Erzurum’u  kabullenirken şimdi ismini unuttuğum yarbayım sırtımı sıvazlayarak İstanbul Terkos dedi. Aynı anda aniden gelen bu iki durum sanırım hayatımın unutamadığım olaylarından biridir. İstanbul Terkos’a gittikten 20 gün sonra birliğimiz Kırklareli’ne taşındı. Kırklareli'nde taburumuza verilen binanın altını hapishane haline getirmişler. Ne kadar ocak başkanı, bucak başkanı, muhtar Demokrat partili varsa hapsetmişler. Belediye başkanı, parti başkanı, suçsuz delegeler. Teğmen olarak bunların yazdıkları mektupları nöbetimde gizlice alıp postaya atıveriyordum. Nöbetlerimde bunlara karşı hoşgörülü davranıyordum. Binanın bodrumunda ve zeminden sadece yarım metre yüksekte olan pencerede bir baba ile oğulun sessizce ağlaşmalarını ve 18-20 yaşlarındaki delikanlının teşekkürünü hala unutamam. Dün Kalküta’da yağmur nedeniyle bir gün evde hapis kalınca bir gün bile hapis yatmanın ne kadar zor olduğunu anladım. Şimdi, hepsi hapse atılan bu suçsuz, memleket hizmeti için partiye girmiş Milletvekili, Belediye başkanları olan kişileri günlerce hapislerde tutmanın hesabını kim verecek. Ama tanrı adildir. Bu gün hayatta kalan 27 Mayısçıların, bir Allah korkuları varsa, gazetelere, televizyonlara çıkıp da bir daha olsa gene yapardık sözlerini söyleyebilmelerine karşı bilmem ne diyebilirim. Bu düşüncelerimde biraz hissi davranmış olabilirim. Fakat bu ülkeye Atatürk ve İnönü’den sonra cumhuriyet tarihi boyunca hizmet etmiş Celal Bayar gibi bir Türk büyüğüne, mahkemeye getirip, "Sanıklar getirildiler, bağlı olmayarak yerlerine alındılar" diye her gün radyolardaki Yassı Ada saatlerinde şov yapar gibi halka dinletip, yok efendim Afgan kralının hediye ettiği Afgan ırkı tazıyı ne yaptın diye sorular sorulunca bu tür bir ihtilalin ciddiyetini ve gerekçelerini anlamak zor oluyor. 
        Bu satırları yazarken önümden koyu vişne renkli sari giymiş bir Hintli hanım geçiyor. Tam bir insan güzeli, Hint güzeli. Tanrı özenmiş bezenmiş de yaratmış. Güzel olduğunu da biliyor, çok alımlı ve asil yürüyor. Bütün gözler üstünde.
     Konumuza dönelim. Yedek subay olarak askerliği 1961 Haziranında bitirdim. Yine üniversite. sınavlarına hazırlanmaya başladım. Sonbaharda çeşitli sınavlara girdik. İstanbul’da Orman Fakültesi sınavlarına girdikten bir gün sonra Ankara'da Ziraat Fakültesinin sınavları vardı. Aynı gün İzmir Tıp ve Ziraat Fakültelerinin sınavları var. Ege Ü. 1955’de açıldığı için Ankara'da okumayı tercih ederek Orman Fakültesi sınavlarına girdikten sonra bir gece yol aldık. Sabahın alaca karanlığında Ankara'dayız. Saat 9'da yorgun ve uykusuz sınava girdik. İki hafta kadar geçince sonuçların ilan edildiğini duyduk. Sıhhiye’den Dışkapı'ya kadar yürüdük, gecenin saat birinde sınav sonuçlarını arıyoruz. Dört arkadaşız. Kısa bir arama sonucunda listeleri bulduk. Ben listenin sonundan bakmaya başladım ve hemen ismimi buldum, İsmimin karşısında Zootekni bölümü yazıyordu. Ne olduğunu, bu bölümde ne okutulduğunu o an anlayamadım, ama hayvanlar ile ilgili bir konu olduğu belliydi. Neyse ki hayvan yetiştirme konusu olduğunu hemen öğrenmiştik. Nazilli’ye eve döndüm. 1958 yılında Karacasu'dan Nazilli’ye taşınmıştık. Babam zootekni nedir diye soruyordu. Baytar mı olacaksın diyordu. Hayır, baba diyorum, bu bölüm hayvan yetiştiriciliği ile ilgiliymiş diye açıklıyorum. Babam gülerek, "konu anlaşıldı evlat, sen diplomalı çoban olacaksın" demişti. Üniversiteye kaydolduk. Neşeli, zevkli, maddi sıkıntısız bir dört yıl sonunda mezun oldum. Lisede biraz bocaladıysam da daha çok Fransızca yüzünden olmuştu. Lisede fransızcadan her yıl bütünlemeye kalıyordum. Aydın'da Lise hocamız gerçekten Mezide hanım isimli çok ünlü bir Fransızca hocasıydı. Herkes ondan çekinirdi. İyi öğretmendi ama her talebe derste sözlüye kalkma korkusu ile titrerken biz Karacasu'dan gelen birkaç öğrenci dersi hiç umursamıyorduk, sözlüye kalksak da alacağımız not belliydi. Çünkü Karacasu orta okulundayken lisan hocası yokluğu nedeni ile bir yıl hiç yabancı dil okuyamadık. Bir yıl ise bir doktor, kendisinin de yarım yamalak bildiği bilgisi ile bizlere Fransızca öğretmeye çalışmıştı. Muayenehanesine hasta geldiği bildirilince dersin yarısında bile dersten çıkar giderdi. Bu dersi kerhen veriyordu. Neyse, lise iki ve üçüncü sınıfta yaz aylarında İzmir'de bir Fransız ailenin yanında kalarak ve her gün bir saat ders alarak Fransızca sorununu çözdük. Aynı zamanda Saint Joseph Fransız kolejinde Fransızca öğretmeni olan Polikarp ÇAVUŞOĞLU isimli bu hocamız ve ailesi ile haftada iki üç kez İnciraltı'na yüzmeye giderdik. O zamanlar İnciraltı plajı, Alsancak semtinde yaşayan yabancıların ve İzmir'deki kalburüstü insanların yüzmeye gittiği pırıl pırıl bir denize sahipti. Kirlenme diye bir konu yoktu. !957 ve 1958 yılı yaz aylarında ki bu yüzme günleri benim için farklı bir hayattı. Hem ailenin çocukları ile Fransızca konuşarak lisan öğreniyor, hem eğleniyor, hem de beklemediğim güzel bir hayat yaşıyordum. Balık avcılığına o zaman da merakım olduğundan Alsancak iskelesinden bir kaç lidaki tuttuğumu da, hatırlıyorum. Hemen hemen her gece yazlık sinemaya giderdik. Yanlarında kaldığım aile; Fransız, İtalyan karışımı bir aile olduğu için eş dostları da yabancılardı. Sanki İzmir'in ortasında yabancı bir yerde yaşıyordum Alsancak’taki yabancılar her türlü lisandan konuşuyorlardı. Kulaklarımda halen İtalyanca, Rumca, Arapça kelimeler var. İzmir de hiç bir Türk akrabam veya tanıdığım da olmadığından sanki Türkiye’de yaşamıyordum. Bende garip, güzel, hoş ve unutamadığım anıları kalmış olan bir hayattır bu. O günleri hep bir mutluluk olarak hatırlarım. O zamanlar 75-80 yaşlarında olan evin Büyük hanımı çok iyi bir insandı. Allah rahmet eylesin, yemeklerde beni evin üç çocuğundan hiç ayırmaz, yemek yemem için ısrarlı davranır, her gece yatarken buzdolabını göstererek dolu olan buzdolabından, gece kalkarsam, şeftali, kavun, karpuz yememi tembihlerdi. İzmir'in geceleri serin olabilir diye, pencereni açma derdi. Ben bu evde para ödeyerek kalıyordum. O zamana göre yüklü bir paraydı bu, ama; büyükanne bunları sanırım hiç düşünmezdi. O sadece olduğu gibi davranıyordu. Bana insanların hangi ırktan olursa olsun sevilebileceğini göstermişti. Neyse, lisede biraz bocaladıysak da, askerliği yapmış olmanın verdiği sorumluluk duygusu ile olsa gerek, hiç bir sınava iki kez girmeden başarılı şekilde fakülteyi bitirdik. Bu da tanrının bir lütfuydu. Çünkü balıkçılık, hayatımın en büyük tutkusuydu. Tek kelime ile bir balık ve balıkçılık hastasıydım. Çocukluğumdan beri balık avcılığının her türlüsünü sportif ve merak amacıyla denedim. Lise yıllarında Menderes nehri ve Dandalas çayında dinamitle balık avlardık: Kötü bir yöntemdi. Tehlikeli bir yöntemdi, fakat o zamanlar balığın bu şekilde avlandığını öğrenmiştik. Ormancılardan 2.5 liraya bir dinamit lokumu alır ikiye böler. o şekilde dinamit de kullanırdık. Neyse ki o zamanlar dinamitle balık tükenir diye korkmuyorduk, zaten avlanma azdı, balık çoktu. Neyse daha sonra olta ile avcılıkta karar kıldık. İlkokul sıralarında ise askerlik şubesinin önündeki havuzdan toplu iğneden kıvırarak yaptığımız ve solucan taktığımız oltalar ile balık tutmakta da başarılı oluyorduk. 
     Hayvan yetiştirme bölümünden mezun olduktan sonra bir süre Ziraat Bankası Kontrollü Krediler Servisinde (KZKK) Erzincan ve Denizli-Çivril'de çalıştım. Daha sonra Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü'ne asistan olarak girdim. Burada çalışırken balık da bir hayvandır deyip, balık yetiştiriciliği konularında çalışmaya başladım. Bu hayatta kaç kişiye nasip olur bilemem. Hayatın yolları sonunda nasıl olur da en sevdiğim bir konu üzerinde, hiç ummadığım, hiç beklediğim bir yolla meslek olarak çalışmaya başlarım. Bunun için Allah’ıma hep şükrederim. Böylece bir hobim olan balıkçılık mesleğim olmuştu. Balıkçılık bir iş olduğu kadar bir merak konusudur. Bu nedenle her meslekten insanı balıkçılığa gönül vermiş olarak görebilirsiniz. Böylece ben de hobim olan balıkçılığı meslek olarak ele alma imkanı buluyorum ve Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesinde balık yetiştiriciliği konularında çalışmaya başlıyorum. Bunu bana tanrının bir lütfu olarak kabul ederim.
     Bu ara eşim Emine ile evlendim. Kendisi eczacıdır. O yıllar eczacılık moda meslekti. Bizim hanım mesul müdür olunca maaşı neredeyse benim aldığım asistanlık maaşının 3 katıydı. Şimdilerde ise eczacılık hakkettiği ilgiyi görmüyor. 1960'larda eczacılık fakültelerine ancak liseyi birincilikle bitirenler girebiliyordu.
      1970 yılında doktor, 1974 yılında doçent oldum. Bu ilerlemelerde bir sorun yok 1970 yılında İngiltere'ye gidiyorum ve iki yıl kalıyorum. Burada fedakarlık yapmak gerekiyor. Çünkü yurtdışına maaşımızı transfer ederek gideceğiz. Kanun gereği devletten aldığımız maaşımızı, İngiltere yaşam standartlarına uygun olarak, o zamana göre 70 sterline tamamlayarak dışarıya para transfer etmemiz gerekiyor. Şimdiki gibi elinizi kolunuzu sallaya sallaya istediğiniz miktar para ile dış ülkelere gitme şansı yok. Devletin izin verdiği kadar para transfer edebiliyorsunuz. Hanımın maaşından ve babamın takviyesiyle bu 2 yılı dışarıda geçiriyoruz. İngiltere'de hem lisanımı geliştiriyorum, hem de konum olan popülasyon dinamiği üzerinde çalışıyorum. Bilgisayar o zamanlar Türkiye'de yok gibi. O zamanın bilgisayarları çok büyük, Newcastle üniversitesinin bilgisayarı bir apartmanın 5 katını kaplıyor. Sağ olsunlar üniversitenin çok kağıdını harcadım. Kendime göre bir formül geliştirmeye çalışıyorum. O dönemler çalıştığım konuları Türkiye'de işlemek mümkün değil. Bugün bile kullanan yok. Erkek bir koyunun ikiz doğurma özelliği açısından damızlık değerini, erkek koyun yavrulamayacağına göre dişi öz ve üvey kardeşleri ile annesinin hayat boyu verimlerinden yararlanarak ikiz doğurma kabiliyetini saptayacak formülü geliştirmeye çalışıyorum. Bu konuda uzun bir emek veriyorum, ama Türkiye'de kullanma ve uygulama imkanları yok. Yazdığım formülleri bugün bile okuyan yok. Halbuki bilgisayar dünyasında bu gibi çalışmalar çok kolay yapılıyor. İngiltere'de birgün üniversitenin deneme çiftliğinde bilfiil çalışırken yan tarlalardan birinde bir havuz görüyorum, uzaktan gölet gibi. Yemek paydosunda havuzun yanına gidiyorum, ama ne görüyorum. Havuzlarda binlerce balık var. Hayatımda hiç görmediğim kadar canlı balığı bir arada görüyorum. Balık çiftlikleri konusunda kulağımızda bazı bilgiler var ama o güne kadar hiç bir uygulama görmemiştim. Gerçekten çok heyecanlanmıştım. Balık yetiştiriciliğini duymuştuk ama bu konuda hiç bir eğitim görmemiştik. Üzerinde de ciddi olarak durmamıştık. Merakla havuza bakıyorum. Bir kişi göründü, izin isteyip havuzlara daha da yaklaştım. Hayatım boyunca her gördüğümde merakla baktığım ve heyecan duyduğum balıkların binlercesini bir havuzda görmek ve bunların tavuk, koyun gibi insan eli altında tam kontrollü olarak yetiştirildiğini izlemek beni heyecanlandırdı. Balık da bir hayvan, niye olmasın? Tavuk gibi balık da burada görüldüğü gibi yetiştirilebilir. Yıl 70'ler, Türkiye'de ise bu konuda hiçbir çiftlik kurulmadı. Niye Türkiye'de de olmasın? Hemen kütüphaneleri karıştırıyorum. Görüyorum ki yabancılar Alabalık yetiştiriciliği konusunda yapılabileceklerini çoktan yapmışlar ve yazmışlar. Ben de bu kez koyunlar yanında balık yetiştiriciliğine de eğiliyor, ilgimi çok çektiği için çalışmalarımı bu yöne kaydırıyorum ve 1972'de bu konuda çalışmam gerektiği inancı ile ülkeme dönüyorum. Sağ olsun, Bölüm Başkanım Prof.Dr.Reşit Sönmez beni bu konuda destekliyor ve çalışmama imkan sağlıyor. Zaten bu konularda çok açık ve gelişmelere, ilerisi için yararlı olduğuna inandığı çalışmalara, hep destek vermiştir. Hoşgörülüdür. Biz de bu saydığım ve sevdiğim muhterem hocamızın yolunda yürümeye gayret ediyoruz. Daima teşvikçiyiz, engelci olmamalıyız. 1974’de doçentlik sınavım var, balık yetiştiriciliği konusunda tez vermek istiyorum ama sakıncalı da olabilir. Bildiğim bir konu varken niye zorlanayım? Koyunculuk konusunda doçentlik tezimi hazırlıyorum, yalnız balıkçılıkta da varım diye o zamanlar doçentlikte var olan deneme dersleri arasına balık yetiştiriciliği ile ilgili konular da koyuyorum. Böylece 1970'li yıllarda başlayan balık yetiştiriciliği ile ilgili konularda hala zevkle ve heyecanla çalışmalarıma devam ediyorum.
     Esasında Profesörlüğüm aşamasında da bir sorun çıkmazdı. Tek aday olsam hiç sorunsuz akademik ilerlemelerimi sağlayacağım. Fakat bu kez umulmayacak olaylar içerisine girdim. Bugünkü aklım olsa bu tür bir polemiğe girmezdim. Fakat o günün şartları 1979-1980 yıllarının  korkunç diyebileceğim politik ve anarşik ortamı, sağ sol bölünmeleri ve o günün  üniversiteler ortamının ne olduğunu gösterme bakımından çok ilginç olan bu konulara burada biraz değinmenin yararlı olacağını umuyorum.
     Bu ara 1975’de Japon hükümetinin bir bursu ile 1.5 yıllığına Japonya’ya gitme imkanım doğuyor. Bu da çok ilginç bir döneme rastlar. Doçentlik deneme sınavını verdiğimin bir gün sonrası Japonya bursu için Ankara'da Milli Eğitim Bakanlığı'nda mülakat var. Doçentlik sınav sonucunu gece bir gazinoda ailece kutladıktan sonra Ankara’ya gidiyor ve mülakata giriyorum. Ben içeride imtihan olduğunu unutmuşum. Japon üyeye Türkiye'nin balık yetiştiriciliği açısından büyük imkanları olduğunu, Türkiye’de bir kaç teşebbüs hariç hemen hemen hiç balık çiftliği bulunmadığını veya var olan bir kaç küçük denemenin çok yetersiz olduğunu, Japonya ya gider ve bir şeyler öğrenebilirsem bunları üniversitemde uygulayabileceğimi vs. vs. açıklıyorum. Baktım sınav sohbete dönmüş, içeride 5 kişilik jüri var ama, biz neredeyse Japonla yemeğe çıkacağız. Dışarıda bekleyen çok aday var. 80 kişi başvurmuş. Neyse birinci aday olarak kazanmışım. 4 kişi gidecek. Burada yine devletimizdeki bir başıbozukluğa değinmek istiyorum. Sınava 80 kişi katılmış, 4 kişi kazanmış, Japonya ya gidince sadece benim gittiğimi ve 3 adayın vazgeçtiğini öğreniyorum. Bu gerçekten çok acı bir olay. Japon hükümetinin ülkemiz için verdiği 3 burs imkanı sorumsuz kişilerce heba ediliyor. Japonya’da bulunduğum sürece bu konu aklıma geldikçe hep üzülmüşümdür. M.E.B.’nın bu konuda adaylara belli bazı yaptırımlar koyması ve ellerinden taahhütname alınması gerekir. Bu durum, devletimizi yöneten bürokratların ve bazı kişilerin duyarsızlığı sonucu; ortaya çıkan bir çok imkanın nasıl heba edildiğinin yüzbinlerce örneğinden bir tanesidir. Bu nedenle devlete çalışan kişilerin bu ufak gibi görünen büyük hatalarını, gelişmemizdeki en büyük engellerin başında olarak görürüm. Bu tür olayların ülkemiz hakkında ciddiyetsizlik olarak da yorumlandığı unutulmamalıdır. 1.5 yıl için Japonya’ya gittik. Yıl 1976. Üniversitelerde aşırı şekilde sol-sağ kavgaları ve tartışmaları başlamıştır. Gruplaşmalar klikleşmiştir. Kişiler bilimselliğe göre değil senin adamın, benim adamım şekline dönmüştür. Taraf olacaksın deniliyordu. Tarafsızım demek fikirsizim anlamına getirilmek isteniyordu. Tek cümle ile, yaşanmaya başlanan olaylar çirkinleşiyordu. Ya sağcıydın ya solcu. Bu ara bir yıldan sonra yurt dışında kalmamın 6 ay daha uzatılması gerekiyor. Devletten para almıyorum. Ülkemize yeni bir konu getireceğiz. O günün solcu geçinen gruplarında böyle konular önemli değil. Dinleyen yok. Her şey vatan millet sakarya. Neticede hep aynı konu vardır. Bizden misin yoksa değil misin? Bu ara bölümden bir arkadaş başka bir ülkedeydi ve bu arkadaşımız solcu gruptaki arkadaşlar ile pek anlaşamamaktadır, yani onlara göre kendi taraflarından değildir. Onun yurt dışında bir yıldan fazla kalması bu yüzden uzatılmaz. Gösterilen birçok gerekçe vardır, ama; esas neden herkese bilinmektedir. Bu arkadaşımız o günkü fakülte yönetimine ve gruba uymadığı için cezalandırılmaktadır ve bu arkadaşımızın yurt dışı kalış suresi uzatılmadığı için benim de kalma sürem uzatılmaz. Gerçekten uzatma şahsımla da pek ilgili değildir. Bu arkadaşın dışarıda kalmasını engelleme için prensip kararı alınmıştır. Buna bağlı olarak benim de dönmem istenir. Bu arada Japonya’da mercan larvası ve karides larvası üretiminde çalışıyorum. Benim için hayati konulardı. Şimdi Tokyo Balıkçılık Üniversitesi Rektörü olan ve Yetiştiricilik bölümü başkanı saygıdeğer Japon hocam Prof. Dr. Nomura Minoru ya olayı açıklamam çok zordur. Politik nedenler ile sürenin uzatılmadığını ve çok zor durumda olduğumu açıklıyorum. Çalışmalarımı yarıda kesip döneceğim. Neyse bir yıllık iznimdi, rapordu diyerek süreme yakın ülkeme döndüm. Hiç unutmam sol grubun ileri gelenlerinden biri yurda dönünce koluma girdi. Vallahi biz seninle uğraşmadık, sen o pez ..... k yüzünden döndün dedi. Neyse ki diğer arkadaş yurda dönünce o grupla uzlaştı ve o tarafı tutmaya başladı. Biz yine bildiğimiz yolda yürüdük. Bazı arkadaşlar gücenecek ama geçen olay bu. Bir tek yalanı yok. Yurda dönünce artık tek çalışma konum balık yetiştiriciliği olmuştu. Koyun yetiştiriciliği ve ıslahı konularını bırakmıştım. Bu ara kürsünün adı Hayvan Yetiştirme Kürsüsü iken Su Ürünleri de ilave edilerek Hayvan Yetiştirme ve Su Ürünleri Kürsüsü oldu. Böylece Su Ürünleri Ege Üniversitesi Ziraat fakültesinin resmen bir ünitesi olmuş oluyordu. 
       Bu konulara girmemin nedeni biraz sonra anlatacağım profesörlük konusuyla ilgilidir. Bu ara profesörlüğe hazırlanıyorum. Burada tam detaya inebileceğimi sanmıyorum. Fakat 1979-1980’lerin üniversitesinde bazı konuların nasıl ele alındığını anlama bakımından yaşadıklarımın çok ilginç olduğunu sanıyorum. Bu ara Hayvan Yetiştirme ve Su Ürünleri Kürsüsüne bir tane profesörlük kadrosu tahsis edildi. O güne kadar politikayı takibi çok severim ama, zaten kendi konularımı çok sevdiğimden ve bunlarla uğraştığımdan ve bu nedenle de pek zamanım olmadığından, olayları çok yakından takip ediyorum, fakat olayların dışımda sayılmam.
     Bir ara Su Ürünleri Yüksek Okulu olarak kullandığımız ve Ziraat Fakültesince boşaltılmış olan eski sütçülük binalarını balık yetiştiriciliği konularında bir birim oluşturma amacıyla dekanlıktan talep ediyorum. Tahsis ediyorlar ve bu binada çalışmaya başlıyorum. Artık üniversitelerde gruplaşmalar ülkenin her köşesinde, polisinde, memurunda, işçisinde olduğu gibi o günün şartlarına göre belirlenmeye başlamıştır. Ziraat fakültesinden uzak olduğu için de akşamları bazı arkadaşlar burada toplanmaya başlıyor ve ilk kez komünizme karşı, ilerleyen kötü gidişe karşı nereye gidiyoruz sohbetleri düzenliyoruz. Çünkü ülkemizin gidişi gerçekten kötüydü. Türkiye bir batağa sürüklenmekleydi. Solculuk kisvesi altında komünizm yatıyordu. Sağcı geçinen aşırı gruplarda işi kavgaya ve cinayetlere kadar götürmüşlerdi.  Üniversitelerde solcu öğrenciler sol giriş kapısından, sağcı öğrenciler sağ giriş kapılarından girmektedir. Ege üniversitesinde bu kadar kesin ayrılmalar yoktur ama Ankara’da, İstanbul’da üniversitelerde bu manzaraları görmek bende ve aklıselim sahibi olan herkeste dehşet ve hüzün yaratmaktadır. Nereye gidiyoruz, zaten her gün gazete haberleri bu konularla doludur. Esasında sağı ve solu, yüreklerinde memleket sevgisi dolu bu gençler kutuplaştırılmaktadır. Bir oyuna getirilmektedir. Bu ortamda da solculuk neredeyse modadır ama biraz da korkanlar o yana yanaşıyor. Ama direnenler de çok. Artık kimilerinin ifadelerine göre hocaların yarısı komünist, kalan yarısı faşisttir. Halbuki hepsi bildiğimiz insanlar. Solcu denilen grupta 1-2 komünist, sağcı denen grupta da 1-2 aşırıdan başka hiçbir kişi yok. Çok aşırı iki kutupta olan prof sayısı inanın %1’i geçmez. Genelde üniversitelerin %99’u bugün olduğu gibi Atatürkçü, cumhuriyeti ve mesleğini seven kişiler. Bugün bile bundan en ufak bir şüphem yoktur. Ama günün şartları, menfaatler, korkular, baskılar, kimi insanları çizgilerinden uzaklaştırabiliyor veya ortamı bu şekilde göstermek isteyen bazı odakların ayırınuna sokuluyor.   İlericiyim diyenler Atatürk de hata yapar demeye başlıyorlar. Atatürk "komünizm görüldüğü her yerde ezilmelidir" dememiştir diyorlar. Dediyse bile hata yapmıştır diyorlar. Fakülte içindeki toplantılarda enternasyonal marşları çalınıyor. Bunları hep gördük ve yaşadık. Fakülte kurullarına o kadar saçma ve ilginç konular geliyor ve oylanıyor ki şaşmamak elde değil. Anlatacağım olay 1978-1980 fakülte kurullarının iç yüzünü çok iyi açıklar. Bir gün fakülte kuruluna bir konu gelir, ilginçtir. Fakültemizin bir bölümünde bir yabancı çalışmaktadır. Bir grup arkadaşın iddialarına göre bu yabancı CIA ajanıdır ve Türkiye’de casusluk yapmaktadır. Fakülte kurulunda büyük tartışmalar olur, bu kişilerin Türkiye’de Ege Üniversitesinde kalmalarının uzatılmaması ve böylece bu kişilerin emperyalistler lehine casusluk yapmaları engellenmelidir denilmektedir. Bu fikri savunan ve rey veren fakülte kurulu arkadaşların çoğunluğu birkaç yıl, kimileri 3-4 yıl bu kişinin geldiği ülkede kalmışlardır ve o ülkenin kendilerine sağladığı imkanlardan burslardan faydalanmışlardır. Neyse ki 50-60 kişilik kurulda aklıselim galip gelir ve 1-2 rey farkı ile bu İngilizlerin casus olmadığı, kalma surelerinin uzatılmasında bir sakınca olmadığı kararı çıkar. Sevinirim. Bu kararla üniversitemiz büyük bir rezaletten kurtulmuştur.
     Dekan seçimle oluyordu. Dekan seçimle mi gelsin, yoksa tayinle mi gelsin tartışılabilir, fakat politik bir ortamda seçilen Dekan yanında yardımcısının da seçimle gelmesi kuralı vardı. Seçimle beraber yaşanan garip durumlar da yok değildi. Bir dekanımız var, bir değişiklik nedeniyle Dekan Yardımcısını da Fakülte Kurulu seçecek. Gruplaşmaların en kötü şekilde ortaya çıktığı bir dönem. Dekan Yardımcısını da seçtik, seçtik ama ne yazık ki Dekanın tarafından değil. Dekan Yardımcısı ne demek, dekanın yardımcısı demek. Dekan yokken dekanın idaresi ve zihniyetinde fakülteyi yönetecek. Fakat bu seçim sonucu Dekan Yardımcısı dekanla aynı doğrultu ve anlayışta değildir. Görevidir, görevini yapacaktır denilebilir ama uygulama bu şekilde olmamaktadır, olamaz da. İnsanız ve doğal olarak da olaylardan etkileniyoruz. Fakülte Kuruluna çeşitli konular geliyor. Dekanın parmağı kalkarsa, onun yardımcısı olması gereken dekan yardımcısının parmağı iniyor veya tersi oluyor. Garip bir yönetim tarzı. Dekanın evet dediği herşeye yardımcısı hayır demek zorunda. Bu nasıl bir yardımcılıksa demokrasi o günün koşullarında böyleydi. Artık dekanın ak dediğine yardımcısı kara diyordu. Dekan futbol sahası yapalım derse, yardımcı hayır burası tarla olarak kalsın diyordu. Mecliste bile koalisyonlar kuruluyor. Hiç olmazsa koalisyona girenler bazı konularda müşterek hareket edebiliyorlar. Bir zamanlar Erbakan’ın Türkiye ye öğrettiği gibi kerhen de olsa idareye yardımcı oluyor, kerhen oy veriyorlar. O zamanlar Üniversitede biz bunu bile başaramadık. İşte bu ortam içerisinde 2 kişi aynı kadroya profesörlük için başvurmak durumunda kaldık. Gruplaşmanın en belirgin olduğu dönemde. Benim iddiam şudur. Kürsünün adı Hayvan Yetiştirme ve Su Ürünleridir. Kürsüde halen hayvan yetiştiriciliği konusunda çalışan 4 profesör vardır. Su ürünleri konusunda ise profesör yoktur. Kürsünün adı Hayvan Yetiştirme ve Su ürünleri olduğuna göre bu kadro su ürünleri konusunda çalışana verilirse, bence sorun çözümlenecektir. Bana göre bir hastanede 4 tane kalp cerrahı varsa beşincinin başka bir konuda, örneğin; göz konusunda çalışması gerekir. Elbette ki diğer arkadaş da kendi menfaatine uygun fikirler ileri sürecektir. Bu çabayı doğal karşılıyorum. Esasında solcu görünsem belki olayı daha rahat çözeceğim. Aklımdan bile geçmez, artık çarkın dişlileri dönmeye başlamıştır. Artık diğer arkadaş solculuğa oynamaktadır. Beni de sağ grup desteklemektedir. O grubu desteklediği için ona göre İngilizler bile CIA casusudur. Bu yöndeki kararlara parmak kaldırmaktadır. Kalkan parmak kendi parmağı mıdır veya başkalarının mı belli değil. Rakip aday solculuğu, ben de sağcılığı oynuyoruz. Bazı  hocalarımız hariç, eserlere, yayınlara, konulara tam olarak bakan yok. Dışarıdan gelen komisyon üyeleri olaya tarafsız bakabiliyorlar. Fakat Fakülte Kurullarında durumu değişik. Senden misin benden misin aranıyor. Türkiye’de sağ-sol anarşisinin kol gezdiği bir dönem. Yalnız bir gerçek var ki kurulan komisyon ikimize de oy birliği ile profesör olabilir diyor. Bu konuda herhangi bir yorumda bulunmak istemiyorum. Komisyon ikimize de profesör olabilir demekle birlikte oy çokluğu ile diğer adayı önermektedirler. Kararı Fakülte Kurulu verecektir. Bu nedenle komisyon üyelerinin tutumları hakkında bir görüş ileri sürmeyeceğim. Fakat komisyon üyelerinden Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Su Ürünleri Bölümünden olan Sayın jüri üyesi, su ürünleri yetiştiriciliği konusunda öncülük etmiş ve etmekte olan değerli bir hocamızdır ve bir bölümde 4 tane hayvancılık konusunda çalışan profesör var iken, beşinci kadroya tekrar hayvan yetiştiriciliği konusunda profesör atanmasının kabul edilemeyeceği ve bu boş kadroya bölümün adına ve amacına uygun olarak su ürünlerinde çalışacak bir profesör atanması gerektiği konusunda bir sayfalık muhalefet şerhi vermiştir. Hayatımda bana destek olan ve Ülkemizde Su ürünleri Yetiştiriciliği bilim dalının kurulmasında ve Ankara Üniversitesinde kuruculuğunu yapmış olan sayın Hocamız Prof. Dr Doğan ATAY'dır. Bu bir sayfalık rapor benim için çok önemlidir. Neyse, Fakülte Kurulu toplanır ve uzun tartışmalar olur. Büyük bir mücadele başlar ve netice de Fakülte Kurulunda hiç bir aday salt çoğunluğu sağlayamaz. Karar ortada kalmıştır. Buraya kadar olanlara pek bir itirazım olmayabilir ve konunun burada kalması gerekirdi. Fakat diğer grup, grup liderinin önderliğiyle Fakülte Kurulunun aydınlanamadığı,  bu nedenle tekriri müzakere yapılması gerektiği konusunda bir dilekçe verirler. Üniversite Hukuk Müşavirliğinden de böyle olması gerekir diye bir yazı alırlar. Böylece konu ikinci defa tekriri müzakere yolu ile fakülte kuruluna gelsin diye beni tutanların bir çabası yoktur. Konu Fakülte Kuruluna gelince madem ki böyle düşünüyorsunuz fikri ile Profesörler Kurulu oy birliği ile tekriri müzakere yapılsın diye karar verir. Tekrar tartışmalar yapılır ve oylamaya gidilir ve bir tek rey farkı ile 19-18 benim kadroya atanmam konusunda sonuca ulaşılır. Bunu açıkça yazmam gerekir ki bu benim başarım değildir. Diğer arkadaşın da başarısızlığı değildir. Profesörler Kurulunda o günün solculuğa karşı bir zaferdir. Ziraat fakültesi profesörlerinin köminizme kaçan sol görüşe karşı olan mücadelerinin bir sonucudur. Ne var ki benim aleyhime çalışan profesörler den biri Rektör vekilidir ve senatoda sol grup hakimdir. Bu kez tekriri müzakere yapılmalı diyen ve bu konuda Hukuk Müşavirliği görüşünü alarak konuyu tekrar Profesörler Kuruluna getiren grup, tekriri müzakere usulsüz yapılmış, yapılmamalıydı tezi ile senatoya gelirler. Senatoda 3 kişilik bir komisyon kurulur. Burada ilginç bir hususu da samimiyetle yazmak zorundayım. 3 kişilik komisyon üyelerinden biri bu iş usul yönünden doğru, esas yönünden hatalıdır der. Diğer üye ise buna ters, usul yönünden yanlış esas yönünden doğru demektedir. Üçüncü profesör ise her iki profesörün benim aleyhimdeki görüşlerini özetleyen A profesörün dediği gibi usul yönünden yanlış, B profesörün dediği gibi esas yönünden yanlış fikrini ileri sürer. Bu profesörden de zaten başka bir görüş de bekleyemezdim. Kasıtlı seçilmiş maşa olarak kullanılan birisi. Adını yazmaya bile gerek görmüyorum. Çünkü bu profesör Fen fakültesinde Hidrobiyoloji varken Ziraat Fakültesinde niçin su ürünleri konusunda çalıştığıma kızan hocanın eşi durumundadır. Kendi fikrini bile yazmaktan acizdir. Neyse, esasında komisyon sadece önerir, kabulü veya reddi senatoya aittir. Kendileri tekriri müzakereyi getirdikleri halde, kaybedince tükürdüklerini yalamaktadırlar. Senato yaz ortasında ve o zamanki Rektörün yönü de aynı olduğu ve solculara şirin görünmek zorunda olduğu için beni hiç tanımadan grubu bulunduğu solun katkısı veya baskısı ile bir gün acilen senato toplanır ve profesörler kurulu kararı bozulur ve böylece kadro ortada kalır. Fakat bu kez kadro ikinci kez ilan edilir ve birçok safhalardan sonra Senato’da kadro bana verilir. Aradan iki sene geçmiştir. Bir hesaplama yaptım tam 17 kez konu ele alınmış ve ben toplantı sonuçlarını 17 kez telefon başında veya bir odada beklemişim. Bilmem değer miydi, ama mücadeleden kaçmak da karakterim değil. Bu ara 1980 ihtilali olmuş ve bütün profesör atamaları durdurulmuştur. Yeni YÖK kanunu hazırlanmaktadır. Üniversitemizde rektörün görevi bitmiştir ve yeni rektör de seçilememektedir. 1980 ihtilali öncesi İki taraf kilitlenmiştir. Şu an tam olarak hatırlayamıyorum ama, bu seçim konusu 3-5 ay sürdü, Her hafta seçime gidiyoruz ama sonuç yok. Kulaklarımda halen güzel sesli bir hanım profesörün (Prof. Dr.  Türe Tunçbay ) okuduğu reyler ve Prof. Dr Metin Şengonca ve Prof Dr. Özcal özal diye yüzlerce kez tekrar edilen adayların isimleri çınlıyor. Sanırım bu seçim günlerini hatırlayacak öğretim üyesi arkadaşlarım biraz düşünürlerse bu ses tonunu çok iyi hatırlayacaklardır. Kulaklarımız bu isimleri binlerce kez dinledi. Bu arada, 1979’da başvurduğum profesörlüğe iki yıl sonra senato kararı ile erişmişken meşhur proçent (Yarı profesör yan doçent anlamına gelen bu kelime o dönemden kalan uydurma bir terimdir) denilenler grubunda kalakaldım. Zor bir olay, senato kararı ile rektörümden kutlama yazısı alıyoruz, fakat Devlet Başkanı Evren Paşa’nın onayından geçmediği için ne olduğumuz belli değil. Profesör müyüz doçent miyiz anlatmak ve anlamak çok zor. Mücadeleli bir yol sonucu kadroyu kazandığım için olay çevrede herkesçe biliniyor. Profesör olmuşsun diye tebrik ediyorlar, gelenlere çikolata dağıtıyoruz ama, bu ünvanı kullanma hakkı yok, garip bir durum. Fakülte Kurulları her salı toplanıyordu, çene, çene, çene. Elbette kurullar çok yararlı. Fakat kurullar 50-100 kişi olunca çok basit konular için bile saatler harcanması, zamanı bence çok değerli olan öğretim üyeleri için, bir zaman kaybı oluyordu. İnsan çalışmak istiyor. Kendi konusunda araştırma yapacak, ders hazırlayacak ama, bu arada her hafta yarım gün kurullarda. Diğer günlerde de fakültelerde cepheler yaratıldığı için her konuda, kulis faaliyetleri için yapılan gerekli gereksiz ziyaretler de sıkıcı oluyordu. Eski olayları da, harcanan zamanları da unutmamak gerekiyor. Bu gün YÖK kanunu çok tenkit ediliyor. Benim de beğendiğim ve beğenmediğim yönleri var. Eski kanun için de aynı fikirdeyim. İnşallah bu tartışmalar sonucu orta bir yol mutlaka bulunur da üniversiteler rahatlar. Her dönemde çeşitli azizlikler oluyor. Bu konuda, burada, ilginç bir olayı da dile getirmeden geçemeyeceğim.
       Yukarıda değindiğim gibi bir süre profesör müyüz yoksa doçent miyiz gerçekten ne olduğumuz belli olmayan sıkıntılı bir dönem geçiriyoruz. Binbir mücadele ile profesör olma hakkını kazanmıştım ama ihtilal sonrası yeni kanun çıkacak diye bu ünvanı kullanamıyoruz. Bu ara Yeni kurulan E.Ü.Su Ürünleri Yüksek Okul Müdürlüğü görevini de yürüttüğümden, resmi yazışmalarda doçent olarak imza atıyorum ama, bu duruma hiç de içime sindirebildiğimi söyleyemem. Bu konuda Evren paşadan alacaklıyım sanıyorum, çünkü; hak edilen bir bilimsel ünvanı uzun süre kullanamadım. Evren paşayı pek çok konuda taktir etmekle beraber bazı kararlardan elbette ki bazıları etkilenecek. Benim de şansım bu konuda oldu. Yalnız bugünkü profesör savurganlığı da dikkat çekmiyor değil. Büyük şehirlerdeki bazı kürsülerde 40-50, hatta yanılmıyorsam İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinin bir bilim dalında 80’den fazla profesör varmış. Haftada bir saat bile derse girmeleri mümkün değil. Bu yığılmaların mutlaka önlenmesi lazım. Türkiye bu kadar profesör savurganlığı yapacak kadar zengin değil. Anadolu Üniversitelerinde ise bir profesöre, bir doçente hasret bilim dalları var. Bizim Ege Üniversitesinde bile 5 profesör ile görevini rahatlıkla yerine getirebilecek bir bölümde 25 profesör bulunması insanı düşündürüyor. Bu durumda ülkemizde önemli bir profesör savurganlığı olduğu söylenemez mi. Zaten kanundaki felsefe de bu birikmeleri önlemek içindi. Sanırım kanun o güne kadar hak kazananlara dokunmasa ve kanundan sonra profesör olacaklara uygulansaydı bu kadar tepki görmezdi. Mesela ben; 1974’de doçent olmuş, 1979’da tam zamanında profesörlüğe baş vurmuş ve yukarıda değindiğim nedenlerle iki yıl süren uzun bir yol sonucu bu hakkı aldıktan sonra; kanun, ha çıktı, ha çıkacak derken, elde ettiğim bir bilimsel kariyer hakkımın elimden alınması elbette ki beni üzmüştü. Neyse, zaman her şeyi çözüyor. İşte bu psikolojik durum içerisinde 2-3 yıl süren bir dönem yaşıyoruz. Bu günleri yaşarken bir gün memleketten bizleri seven bir doktor ağabeyim ziyaretime geldi. Ben de önümdeki evrakları imzalarken, doçent olarak bazı yazıları imzaladığım göz ucu ile gören bir büyüğüm (ben ilk önce anlayamadım) sıkıntılı bir duruma girmişti. Ben bu ara misafirimin birden bire durgunlaştığımı görünce "Hayrola abi ". dedim, bir şey mi var? Neticede, ya Hocam, dedi. Ben senin profesör olduğunu duymuştum. Bir hemşerim olarak da çok sevinmiştim. Şimdi ise doçent olarak imza atıyorsun. Ne oldu? Ünvanını geri mi aldılar? Bir suç mu işledin? diye sormaz mı? Neyse olanları ve YÖK kanunundaki durumu anlatınca biraz rahatladı. Bu durumda bizim bir suçumuz yoktu artık. Bu arada proçent olarak kalanların sayısı da günden güne artıyordu ve sayıları yüzleri aşmıştı. Sayı arttıkça tepkiler de çoğalıyordu. YÖK de sanırım bu konudan dolayı sıkıntıdaydı. Çünkü iyi bir amaçla "bir profesör bulunduğu yerde profesör olamaz ve üç yıldan öncede geldiği fakülteye dönemez" kuralı kanuna konulmuş olmasına rağmen bazı ince konular dikkate alınmadan bu kurallar konulduğu için sonradan sıkıntılı durumlar da bu şekilde ortaya çıkabiliyordu. İşte bu şekilde geçirilen günlerin birinde, bizlerin profesör ünvanlarımızı kullanabilmemiz için bir arayol bulunduğu haberi geldi. Doğal olarak sevindik. Bulunan yöntem şuydu. YÖK bizleri kanun gereği üç yıl için başka bir üniversiteye atayacak. Aynı gün bulunduğumuz yerde görevlendirecek ve üç yıl sonra bizleri tekrar geriye atayarak bu sıkıntımızı giderecekti. Ben hemen kabul ettim. Bu konuda şanslıydım. Çünkü, İzmir’de benim konumda atanabileceğim başka bir üniversite birimi mevcuttu. Oraya atandık ve aynı gün bulunduğum yerde görevlendirildim. Böylece uzun süren bir uğraşı sonucu yasal olarak da profesör unvanımı kullanabiliyordum. Üç yıl sonra da geriye atandım ve böylece bu sorun benim için kapanmış oldu.

       O zaman bu tür uygulamalar hülle profesörlüğü olarak basında uzun süre tartışıldı ve fakat benim için bir hakkın iadesi olduğu için bu yöntemden hiç sıkıntı duymadım. Neticede, şöyle veya böyle, hakkım olan bir hak tarafıma verilmişti. Olay benim açımdan böyle ama, bazı arkadaşları da umulmayan sürprizler bekliyordu. Bu arada YÖK'te bu uygulamayı ortaya atan ve uygulayan Sayın YÖK üyesi vefat etmiştir. Konuyu tam olarak bilen, kimin nereye ne için atanması gerektiğini planlayan, savunan ve uygulayıcısı olan bu Hocamız vefat edince programın uygulanmasında çeşitli sorunlar çıkmış ve verilen sözlerin uygulanmasında sıkıntılar başlamıştı. Bir A fakültesinde çok sevdiğim bir arkadaşım var. Benim gibi başka bir üniversiteye, hem de İzmir dışında bir üniversiteye atanmıştır ve aynı gün bulunduğu yerde benim gibi görevlendirilmiştir (Prof. Dr . Hasan YAYGIN) . Fakat üç yıl sonra fakültesinin dekanı senin geri dönme konun beni bağlamaz deyince, arkadaşımın hiç aklında olamadığı halde, üç yıl sonra geri atanacağını ve İzmir’de kalacağını beklerken, üç yıllık görevlendirmen bitti arkadaş, haydi bakalım atandığın üniversiteye dön denilince kaynar sular arkadaşımızın başından dökülüvermişi. Hukuken yapacağı bir şey yoktu. Bu fikri ortaya atan ve uygulayan YÖK  üyesi de vefat ettiğinden yoktu. Arkadaşımız çaresiz. Kendisine yardım etmeye çalışıyorum. Sıkıntılı bir durum. Olayda yardımcı olabilecek daha büyük makamlardaki hocalarıma ve Rektörümüze konuyu anlatıyorum. Hocam yardım edin, böyle kalleşlik olmaz diyorum. YÖK sözünde durmamış oluyor, bu hoş bir durum değil diyorum. Bu söz vermede sizler de vardınız lütfen bir şeyler yapın diye ricalarda bulunuyorum. Gerçekten başvurduğum bu yetkililer yardımcı olmak istiyorlar. Onlar da üzgündürler. Gerekli yerlere ve Dekana telefon ederek yardımcı olmak istiyorlar, ama çark tersine dönmeye başlamıştır artık. A fakültesi dekanı ve bu arkadaşın bulunduğu bölüm, olmaz diyor. Bizimle konunun bir ilgisi yok diyor'. Kim söz verdiyse yapsın, biz kadro ilan ederek alamayız diyorlar. Bu arkadaş böylece atandığı şehrin üniversitesine gönülden istemese de gitmek ve o şehire yerleşmek zorunda kaldı. Bu arkadaşımı uzun zamandır göremedim. Esasında gittiği şehir kötü bir yer değil. Sanırım oradaki hayatı İzmir’dekinden daha iyidir, belki daha da mutludurlar. O ve ailesi için bu olay hayatın garip bir cilvesiydi. Ne diyelim hayat sürprizlerle dolu. Zaman zaman iyi, zaman zaman da böyle ters olabiliyor işte. Allah beterinden saklasın. Neyse, daha sonra bu maddenin uygulamasından vazgeçildi ve bizler senatoda bir oturumda 80 dolayında profesör adayının profesörlüğünü onaylama durumunda kaldık. Ellerimiz adayların durumlarını tam tartışamadan indi kalktı. Bu karmaşada iki üç radyo konuşması veya bir doktora tezi ve öğrenci danışmanlığı ile profesör olanlar oldu. Su ürünleri konusundaki çabalarımın mükâfatını tanrım bana gösterdiği için hayatta daima mutlu olduğumu da burada belirtmek isterim. Bu ara YÖK  kanunundan sonra, 1982 yılında, üniversitelerin teşkilatlanması hakkında 141 saydı kararname çıktı ve bu kararnamede bizleri en çok ilgilendiren sevinçli kararlarından biri de; Ege Üniversitesinde, Su Ürünleri Yüksek Okulu’nun kurulması kararıydı.
--------------------------------
     Bu konudaki çalışmalarımızın, mücadelelerin ve beklentilerimizin sonuçlarını almıştık. Türkiye üniversitelerindeki su ürünleri ile ilgilenen kişiler olarak çok mutlu olmuştuk. Bu kararname çıktıktan bir süre sonra o günlerde Rektörümüz olan sayın Hocamız Prof.Dr.Sermet Akgün beni odasına çağırdı ve "Su ürünleri Yüksek Okulu Müdürlüğü için adayım sensin" deyince bu konuya hizmet edebileceğim sevinci ile büyük bir mutluluk duyduğumu açık yüreklilikle belirtmeliyim. Böylece Ege Üniversitesinde Su Ürünleri Yüksek Okulunu kurma ve Kurucu Müdür olma şansına ulaşmıştım ve yıllarca bir şeyler yapmaya çalıştım. Bu ara Üniversitemde hiç arzu etmediğim halde bazı mesleki tartışmalar içerisinde olduysam da bu konudaki mücadelelerimin meslek sevgime bağışlanmasını dilerim. Yine de babamın sözlerinden birisin; burada tekrar edeceğim. Evlat " Ne geçmişinden pişmanlık duy, ne de geleceğin hakkında endişen olsun" derdi. Hayata bu felsefe ile bakmak gerekiyor. İleride vaktim oldukça bu konulara tekrar dönecek ve okulumuzun kuruluşundaki gelişmelerden bazı ilginç konulara değinmeye çalışacağım.

 

----------------------------------------


     1980 ihtilali. Bu konuda ben de bir vatandaş olarak neler düşünüyorum. 27 Mayıs ihtilali bende hiç de iyi olmayan anılar bıraktığı için ihtilalleri sevmem veya istemem mümkün değil. Sadece devleti idare etmek olsa en kötü demokrasiyi askeri idarelere tercih ederim. Yalnız her gün onlarca insanın öldüğü bir ortamda huzurlu olmak da mümkün değil. Yüzbinlerce öğrenci velisinin oğlum veya kızım bugün okuldan dönebilecekler mi diye düşündüğü kavga ve kan dolu günler sonunda yapılan bu ihtilal ne götürdü, ne getirdi. İhtilal olmadan daha bir gün önce yanlış hatırlamıyor isem 11 kişi ölmüştü. İhtilale kadar 5000’den fazla sağdan soldan diyerek bu memleketin güzel insanları öldüler, öldürüldüler. On binden fazla insan yaralandı. Yirmi binden fazla olay olmuştu. Hiç bir huzur ve can güvenliği yoktu. Eskiden cıvıl cıvıl olan sokaklar gün batımı ile ıssızlaşıyordu. Halk ihtilali adı altında komünizm getirecek bir idarenin gelebileceği korkunç bir ortam. İşçiler bu milletin malı olan Çiğli’deki bilmem ne fabrikasında 70.000 adet iğ kapasitesindeki makinaları yıkmayı, yakmayı solculuk sayıyorlardı. Solculukla bunun ne ilgisi var, sanırım solcular da bilemezler ve kabul edemezler. Amaç Türkiye’yi yıkmaktı ama bunu bu olaylara katılanların bile bildiğini sanmıyorum. Büyük bir kitle nereye gittiklerini bilmeden komünizmin soğukluğunu hissetmeden bir akıntıya kapılmışlardı. Sağcıyım diyen polisin yakaladığını solcu, solcu polisin yakaladığını sağcıyım diyen polis bırakıveriyor. Ordu hariç, sendikalar, okullar, üniversiteler bölünmüştür. Bunun sonunda ihtilal oldu ve şu gerçeği biliyorum ki Türkiye halkının % 90’ı ihtilal sabahı derin bir nefes aldı. Gerek sağdan gerek soldan anarşi ye bulaşanlar, Türkiye’yi bölmek isteyenler, Türkiye’de komünist rejim altında Rusya’nın mandası olarak görmek isteyenler elbette ki ihtilalden memnun olmadılar. Türkler olarak çok unutkanız: Geçmişten ders almada bugün bile hiç bir becerimiz yok. Tarihten ders alınsaydı tarih tekerrür eder miydi sözünü hiç hatırlamıyoruz. Bu günlerde birçok kişi, politikacılar, sözüm ona aydınlar, ihtilali alkışlayanlar bile ihtilali kınamayı bir matah bilmeye başladılar. Döneklik midir, yoksa modaya uymak mıdır, menfaatler midir, anlamak çok zor. Bazıları, Evren Paşanın önünde eğilerek düğme ilikleyenler bile Evren Paşayı suçlamayı bir ilericilik gibi yutturmaya çalışıyorlar. Seksenli yılların siyasi parti liderleri ne yazık ki geçmişten ders almış görünmüyorlar. Kavga etmeyi politikanın sanki bir gereği sanıyorlardı. İhtilal öncesi anlaşıp ordu ile birlikte olabilselerdi, orduya gerekli yetkileri verip destekleyebilselerdi ihtilal olur muydu? 5.000 kişi ölürken onlar da iktidar ve muhalefetteydiler. Hep kavga ettiler. Birbirlerini yıpratmayı görev bildiler. Gerek Sayın Demirel, gerek Sayın Ecevit anlaşamadılar. Eminim ki onlar bizden de fazla üzüldüler. Fakat iktidar ve muhalefet olmayı beceremediler. Ordu ne yapacaktı. Daha önce değindiğim gibi Atatürk’ü suçlayan komünistler ve şeriatçılar ordumuzu pek sevmezler. O gün komünizmi engelleyen bu ordu gerekir ise ileride böyle hatalara düşülür ise, ülkenin yönetimi basiretsiz politikacıların elinde yalpalamaya başlar ise yine engelleme yönlerine gidebilecektir. Neyse ki komünizm Rusya’da ve diğer doğu bloku ülkelerde çöktü de bizim gibi düşünenlerin haklılığı ve Komünizm görüldüğü her yerde ezilmelidir diyen Atatürk’ün büyüklüğü ortaya çıktı. Tabii ki Türkiye’de bir kez daha ihtilal görmek istemiyoruz ve öyle anlaşılıyor ki, bu ülkede bu arzu ordu dahil her ferdin dileğidir. Ama Türkiye bölünecekse, parçalanacaksa, komünizm veya koyu totaliter rejimlere sürüklenecekse inancım odur ki ordu istemediği halde ihtilallere gidebilecektir. Bunu önlemenin yolu da bu gün sahip olduğumuz demokrasinin değerini, bu ülkedeki her düşüncedeki her ferdin özenle korumasıdır. Aşırı uçlara bile yaşama hakkı, anarşi hakkı tanımadan verilir ise, en doğrusunu bu halk mutlaka bulacaktır.


-----------------------------------------
     Hayatımda ele aldığım en önemli konulardan bir tanesi, Homa dalyanının Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesine; araştırma, uygulama ve eğitim alanı olarak tahsisidir. Homa esas olarak toprak anlamına gelir. Dalyanı denizden ayıran setlerin çoğunluğunun toprak olmasından dolayı bu ismin verildiği anlaşılıyor. Şimdilerde bizler, dalyanı, Su Ürünleri Fakültesinin baş harflerinden esinlenerek SÜFA DALYANI olarak isimlendiriyoruz. Bu dalyan Fakültemizin bulunduğu Bornova’ya 45 km. Çiğli’ye ise 15 km.uzaklıktadır. Su ürünleri fakültesinin kurulduğu 1980’li yıllarda bu dalyanda çeşitli kooperatifler arası davalar nedeni ile, mahkeme kararıyla iki arkadaşım ile birlikte yeddiemin olarak bulunmaktayız. Dalyanın üniversitemize tahsis ettirilerek kültür balıkçılığı amacıyla ıslah edilmesi ve Su Ürünleri Fakültesinde okuyan öğrencilerimizin burada çalışarak eğitilmeleri ve buralarda genç öğretim üyelerimizin araştırmalar yapmaları en büyük arzularımdan bir tanesidir. Zaten dalyan devlete ait olmakla beraber çeşitli kişilerin elinde bakımsız bir durumdadır. Bu yeri elinde bulunduranların kişisel menfaatlerinden başka düşündükleri bir şey yoktur. Bu da doğal bir davranıştır. Dalyanın tahsisini istiyoruz ama, çok çeşitli engeller vardır. Dalyanın 1/1000’lik haritasının çıkarılması gerekiyor. Üniversitedeki ilgili kürsülere, askeri kuruluşlara gidiyorum. Bu dersi veren kürsülerin böyle bir yerin haritasını çıkarma becerileri yoktur. Nasıl olur aklım almaz. Özel kuruluşlara yaptırmam gerekiyor. Bir Harita Mühendisliği Ofisi buluyorum. Onlar, bir kaç kişilik kadroları ile yaparız diyorlar ve 1984 yılı fiyatları ile 30 milyon TL istiyorlar. Uzun pazarlıklar ve vatan millet konuşmaları sonucu 15 milyon. TL’sına bu işi yapmaya razı oluyorlar. Üniversitenin normal bütçesinden, yıl ortası olduğu için, bu parayı karşılamak mümkün değil. Bir hafta sonu çok sıkıntılıyım. Bu parayı bulamazsam dalyanı tahsis ettirme projelerimiz suya düşecek. Hafta sonu tatilinde gece gündüz demeden kendime göre gerekçeleri çok sağlam bir araştırma projesi hazırladım. Neyse, o günkü Rektörümüz ve Rektör Yardımcılarının gayretleri ile hazırladığını bu proje ile, parasal kaynak bulunur ve sorun çözülür. Haritalar yaptırılır ve bu kez imar planı çizilecektir. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatları Fakültesi Dekanı imdadıma yetişir ve hepsi aşılmaz gibi görünen sorunlar teker teker çözümlenir. Pek çok bürokrattan büyük yardım ve destek gördüm. Dalyanın Fakültemize tahsisi çeşitli mücadeleler ile sağlandıktan sonra bile, Danıştay’da 4, diğer konularda 3 dava açıldı ve bu davalar hep lehimize sonuçlandı. Bu davalarda avukat tutacak paramız yok. Davamıza inanmış tanıdık bir Muhterem avukat büyüğümüz, benim hazırladığım müdafaa yazılarını okuyup hukuka uygun şekilde düzenledikten sonra, hatır için imza ediyor ve davalarımızı bedelsiz takip ediyor. Kendisi emekli, üst düzeyde bir hakimdir, vatanseverdir, hayırseverdir. Bizlerin davasına inanmış ve bedelsiz olarak yardımcı olmaktadır. Bence ulvi bir davranıştır. Hayatta gördüğüm en iyi insanlardandır. Fakültemiz adına kendisine minnettarım. Allah razı olsun ne diyebilirim. Artık dalyanın üniversitemizde kalması şu an kesinleşmiş durumda. Islahı gerekiyor ve fakat yeni sorunlar çıkıyor. Bunlardan en önemlisi de, dalyana gelen tatlı suyun kesilmesidir. Bir dalyana tatlı su girişi olmazsa bu dalyan yarı yarıya ölmüş demektir. Tatlı su bir dalyan için hayat demektir. Çünkü, tatlı su dalyanın buharlaşma sonucu tuzlanmasını önler. Ayrıca mıknatıs gibi balıkları ve balık yavrularını dalyana çeker ve içeriye balık girmesine neden olur. Üniversitelerimizdeki son yıllardaki maddi sıkıntılar nedeni ile gerekli yatırımlar da şu an yapılamamaktadır. Fakat inancını odur ki  ileriki yıllarda genç meslektaşlarım bu sorunları çözecek ve dalyan gereken yatırım ve ıslah imkanlarına kavuşacaktır. Ne yapılacağını biliyoruz. Gerisi Napolyon’un dediği gibi para, para, para.
Bu dalyan sadece balık üretimi için mi önemli?  Türkiye’de kültür balıkçılığı devamlı gelişiyor. Bu dalyandan elde edilecek 20-30 ton balığı biz ileride bir yatırım imkanı bulursak. Bir dekardan bile sağlarız. Bunun nasıl yapılacağını da, yıllardır bu konuya emek veren insanlar olarak biliyoruz. Önemli olan dalyanın vereceği bu balık değil. Önemli olan bu dalyanın gelecek nesillere intikalidir. Şehirler devamlı büyüyor. İzmir yavaş yavaş dalyana yaklaşıyor. Dalyan ve çevresi İzmir kuş cenneti olarak ayrılmıştır. Bu yerin Üniversitede kalması kuş cennetinin korunması ve geleceği bakımından en büyük teminattır. Esasta -İzmir kuş cenneti olarak ayrılan yerde doğru dürüst kuş göremezsiniz ve fakat İzmir kuş cennetini kuş cenneti yapan flamingoların, pelikanların, ördeklerin esas barınma yeri dalyandır. Bu dalyan özel teşebbüste veya bir kooperatifte olsa bu kuşların bir tanesi oralarda barınamaz. Kuşların balık yemesine göz yummak, özel teşebbüsçülüğün ruhuna aykırıdır. Fakat bu kuşların da korunması gerekiyor. Mücadelemde bu gizli arzularım da vardır. Dalyan Su Ürünleri Fakültesine geçtikten sonra buralarda bir tek kuş öldürülmemiştir. Dalyan 18.000 dekarlık bir alanı kaplamaktadır ve bu büyüklüğü ile Ege Üniversitesinin en büyük arazisidir. Yıllar sonra bu kadar geniş arazinin ne kadar önemli bir varlık olduğu mutlaka anlaşılacaktır. Birçok kişinin şu an pek önemsemediği ve göremediği bu üniversite varlığının ileriki yıllarda bir hazine olacağını biliyorum. Üç bin dekar boş arazisi olan bu yerlerde neden Japonya’da olduğu gibi bir su ürünleri üniversitesi veya fakültesi kurulmasın. Bakalım zaman ne gösterecek. Ben göremesem bile fakültemizde yetişen genç bilim adamlarımızın bu günleri göreceklerini ve fakültemizin bu hazinesini gelecek nesiller için koruyacaklarını. tanrıya olan inancım kadar biliyor ve onlara inanıyorum. Diğer paraya bağlı sorunları da zaman çözecektir.
----------------------------------------------------
     Fakültemizin adı su ürünleri olmasına rağmen büyük bir araştırma ve uygulama gemisinin bulunmaması beni hep düşündürmüştür. Dokuz Eylül Üniversitesinin Piri Reis gemisine hep gıpta ile bakmışımdır. Bizim de böyle bir teknemiz olmalıdır demişimdir. Zamanında 10 milyon Alman markına alınan Piri Reis gibi bir gemiye sahip olmamız bugünkü mali koşullarda imkansız gibidir. Bu düşünceler içerisinde limanlarda bekleyen ve yararlanılmayan veya devletçe el konulmuş teknelerden yararlanma yollarını arıyoruz. Bu arada kulağımıza bir bilgi ulaştı. 1980 ihtilalinden sonra' askeri yönetim İmroz Adası balıkçılığını geliştirme amacı ile bu adaya Karadeniz’den balıkçılar gelmesini teşvik etmiştir. Bu amaçla gelen balıkçılara Tarım Bakanlığı ve Ziraat Bankasının katkısı ile müşterek çalıştıracakları bir gırgır teknesi satın alınacaktır. Bu amaçla balıkçılar İmroz Adasına yerleşirler. Fakat geminin inşası ve balıkçılara teslim edilmesi 2-3 yıl gecikir. Bu dönemde, adaya gelen balıkçılar kendi düzenlerini kurmuşlar, kimileri tekne sahibi olmuş, kimisi dükkan açmış, kimileri de tarımla uğraşmaktadır. Bu nedenle kurulan bir kooperatif aracılığı ile balıkçı/ara verilen gırgır teknesi çalıştırılamamaktadır. Limanda bağlı olarak bekletilmektedir. Önümüzdeki yıllarda bu geminin fakültemize intikali önemli çalışma konularımızdan biri olacaktır. (Not: Daha sonra 26 m. uzunluktaki bu gemi çeşitli aşamalardan sonra Fakültemize bedelli olarak devredilmiş ve toplam
     yaklaşık 500 bin mark harcama ile 20 yataklı, laboratuvarlı bir araştırma gemisi olarak EGESÜF ismi ile hizmete girmiştir. Bu konuda yardımcı olan herkese, özellikle Alaybey Tersanesi’nin o günkü yönetici ve personeline yürekten minnettarız.)
--------------------------------

     Bu ara yemek ile ilgili Japonya’da başımdan geçen bir olayı anlatmadan geçemeyeceğim. Çünkü hayatımdaki güzel anılardan bir tanesidir. 5-6 ay Tokyo balıkçılık üniversitesinde kaldıktan sonra öğrencilerin de uygulama yapması amacıyla 4 günlüğüne yapılan bir öğrenci gezisine, oradaki hocam ile birlikte katıldım. Neyse, ilk gece misafirhanede kaldıktan sonra sabahleyin kalktık ve 8’de yer minderlerinde sabah kahvaltısına oturduk. Bulunduğumuz yer üniversitenin alabalık üretim çiftliği. Yalnız şehirden uzak ve dağ başında bir yer. Neyse, önümüze yine haşlanmış pirinç getirdiler. Yalnız pirinç orta yere değil de herkese tabak içinde gelmişti. Bu ara yanımdaki hocam, yumurta ister misin diye sordu ve ben de evet dedim. Hocam hemen çat diye bir çiğ yumurtayı benim pirincin üzerine ve hemen kendi tabağına da kırdı ve çiğ yumurta ile pirinci karıştırmaya başladı. Donakalmıştım. Bana yumurta ister misin deyince, nereden bilebilirdim ki pilavımın üzerine çiğ yumurta kıracağını. Çiğ yumurta yemeye ve içmeye de hiç alışkın değilim. Hatta küçükken rahmetli babaannem içer bana da bir kez içirmek istemişti de kaçmıştım. Şimdi ne yapacaktım. Biliyorum saat 13’e kadar başka yemek yok. Yemezsem aç kalacağım. Onlar yer ben neden yemem dedim ve ilk yudumda biraz zorlansam da çiğ yumurtalı pilavı tükettim.

-----------------------------------------


     Bizler de ilerliyoruz ama onlar da boş durmuyorlar. Hep ileri ülkeler keşfediyor. Bizler de bunları satın alarak kullanabilmeyi bir beceri sayıyoruz. Her şey eski tabirle gavur icadı. Biz Türkler ve Müslümanlar olarak neyi keşfetmişiz? Dinimiz yüce bir din. Fakat bunu kendi menfaatleri için kullananlar dini bir afyon gibi kullanmışlar. Babam çocukluğunda doğum yerim olan Karacasu kasabasına 1920’li yıllarda ilk araba geldiğinde kasabada bir çok insanın gavurun kara eşeği gelmiş diye korkarak arabaya yaklaşmaktan kaçındıklarını anlatırdı. Pek çok Müslüman ülkeyi gezdim. Müslüman ülkelerin ürettiği doğru dürüst bir teknoloji yok. Pek çoğunda ise pislik diz boyu. Zengin petrol ülkelerinde de durum aynı. Para var fakat görgü yok. Hep gavur dediğimiz insanların bulduğu icatları kullanıyor, onların buldukları ilaçlar ile iyi oluyoruz. Belki çok iyi kocakarı ilaçlarımız var ama etkilerinin nasıl olduğunu açıklama ve bilimsel bir yorum getirme becerimiz yok. İlk mezun olduğum 1965’li yıllarda Denizli’nin Çivril ilçesinde çalıştım. Bu kasabada Irgıllı veya ismini tam olarak hatırlayamıyorum, Sundurlu da olabilir, tren yolu köyün uzağından geçiyordu. Bu demir yolunun yapıldığı 1900’lu yıllarda bu tren yolunu köyün içinden geçirmek istemişler ve fakat köylü irtica ve bağnazlık nedeni ile karşı çıkmış. Bu nedenle de tren yolu köyün içinden geçememiş. Kuran’ın tercümesini çok dikkatle çok kez okudum. Hiç bir şekilde kuranda gericilik yok. Hep sonradan yapılan gerek Peygamberimizce söylenmeyen gerekse Kuranda olmayan pek çok yanlış ve uydurma yorumlar ile dinimizin maalesef yozlaştırıldığına inanıyorum. Bu günkü gençliğimizin dinden kaçmasının bir nedeni de modern teknolojiye ve hayat görüşüne uymayan yanlış bilgilerin gençlere cahil kişilerce verilmek istenmesinden kaynaklanmaktadır. Normal diş fırçası ile diş fırçalamaya günah diyen ve misvak kullanımını İslam’ın bir şartı gibi açıklamaya çalışan bir din adamına modern bir insan nasıl inanır. Bunun din ile ilgisi ne olabilir. Günümüzde bile benzer çalışmaların bulunması Atatürk ilericiliğini anlamayan bazı kişilerin güzel dinimizi kendi çıkarları için kullanma amaçları, insanları ve ülkemizin ilerlemesini isteyenleri elbette ki çok üzüyor. Allaha inanmanın güzel bir duygu olduğunu biliyor ve yürekten inanıyorum. Çünkü beni var eden yüceliği insan kendini inceleyince gör-
memesi mümkün değil. Hiç bir şeyin kendi kendine var olamayacağı kabul edildiğine göre bu güzel dünyayı, kainatı hiç bir aksama olmayan yüce düzenin nasıl var olduğunu veya olabileceğini yorumlama gücüne, beynine sahip değiliz. Bunu anlayacak bir beyne sahip olsak da onu da yaratan planlayan bir düzen olduğunu kabul etmemek mümkün değildir. Hiç bir şey kendi kendine var olamaz. Ancak bunu düzenleyen kimilerinin tabiat gücü, İngilizlerin God dediği bizim de Allah dediğimiz yüceliği inkar mümkün müdür. Ne dersek diyelim bir yaratan vardır diyoruz. Bundan sonrası için bir şükürden başka bizim ne gücümüz olabilir. Hele, bizim gibi, canlılar ile uğraşanların bir yaratanın varlığını görmemeleri, bunu hissetmemeleri mümkün değil. Üzerinde çalıştığım karides larvası yetiştiriciliğinde; bir karides normal karides şeklini alıncaya kadar, yumurtadan çıktıktan sonra dört dönemde 36 kez kabuk değiştiriyor. Her kabuk değiştirmede vücudunda bir değişme oluyor. Küçücük bir varlıkta bu kadar ince bir varoluşun sırrı nedir. Her çiçekte, her böcekte, her saniye ve her yerde bir düzenin varlığı kesin olduğuna göre yaratanı görmemek, bence körlükten farksız değil mi. İster Hristiyan ister Müslüman yaratanın varlığı her dinin aslıdır. Öyleyse imanın temeli önce inanmaktır. İnanmayan ise, büyük bir boşluk içerisindedir. Nasıl doğduk, ölünce ne olacağız? Yaratanın bileceği bir şey diyorum. Bu gün, bir mucize olarak var isem, ölünce var veya yok olma konusundaki mucize beni yaratanın planladığı bir konu olmayacak mı? Ben ancak bilebildiğim kadar düşünebiliyor veya anlayabiliyorum. Yalnız emin olduğum bir konu var ki bazı konuları diğer canlılardan biraz daha iyi olarak algılıyor ve yorumlayabiliyoruz. Fakat bize verilen düşünme ve anlama becerisi beynimizde ancak yaratanın izin verdiği kadar olabiliyor. Ben bir kediden veya bir kaplandan biraz daha iyi düşünebiliyorum ve fakat bedenimde var olan ve sahip olduğum özelliklerden bir çoğu hakkında hiç bir bilgim yok. Karaciğerinde her an salgılanan 200 dolayındaki enzimle hiç bir ilgim yok. Bu büyük bedende her an olan yüzlerce olayın hiç birisi benim iradem ile olmuyor. Benim iradem ile bile olsa o irade gücünü veren de bizleri yaratan değil mi? Yüce tanrının verdiği bir güç ve yüce planlaması ile şu mutlu anları yaşıyorum. Şu an bu satırları yazıyorum. Parmaklarımla beynimden gelen bilgileri kendi bulduğumuz bazı çizgiler ile kağıda aktarıyorum. Fakat parmaklarıma güç veren kuvvetin oluşmasında benim bir çabam yok. Bana daha önceden verilen ve planlanan bir düzen içerisinde elim kalem tutuyor ve bu düşüncelerimi karalıyorum. Arada bir derin nefes ab yorum. Hangi ihtiyaçtan. Acaba şu an harcadığım enerjinin az gelmesi nedeniyle mi yoksa beden bu ihtiyacı hissettiği iç İn mi nefes aldım. Acaba 5 dakika nefes alamasam ne olur. Biliyoruz. Oluruz. Öyleyse bendeki bu yüce gücü planlayan kim. Yüce Kuranda bile Ayetel kürsüde ne diyor.
"Allah öyle bir Allah’tır ki, ondan başka ilah yoktur. Ezeli diridir ve her an yaratılış üzerinde hakimdir. 0, Allah ne uyuklar ne uyur. Göklerde ve yerlerde ne varsa hep onundur. Onun izni olmaksızın hiç kimse şefaat edemez. 0, Allah yarattıklarının işlediklerini, işleyeceklerini bilir. Yarattıkları ancak onun bildirdiği kadar bilir: Ondan başka bir şey bilemez. Onun ilmi bütün gökleri ve yerleri kucaklar Bunların muhafazası ona ağır gelmez ve o çok yüksek ve büyüktür " Bu tercümeyi yanımda taşıdığını dua kitabından yazıyorum. Bu kadar açık bildirildiği gibi bizler ancak bize izin verilen kadar bilebiliyoruz.
İnanmayan bazı kişiler buna tabiat gücü diyorlar. İşte bu sizin tabiat gücü dediğinize ve bu alemi planlayana biz inananlar Allah diyoruz ve bu inancımda çok samimiyiz. Şimdi buraya kadar pek çok insanla hem fikir olabileceğime inanıyorum. Bir yaratan vardır. Buna da Allah diyoruz. Onu anlayabilmek ve erişebilmek çok mutlu bir olay. Bunu hep hissetmişimdir. Allahım seni görebilir miyim derim ve arkasından seni görmek isteyen etrafına baksın her yerde ve her an görür diye düşünür ve titrerim. Bu konuda doğum yerim olan Karacasu’yun uşşak’i evliyalarından ve babamın hayatını derleyerek yazdığı "Koca Rüştü Dede" kitabında bu ulu şairimizin yazdığı bir iki mısrayı hep hatırımda tutarım. Bu memleket ve Allah aşığı şairimiz şöyle diyordu


Aradık maverada Allahı biz
Bulduk edatı nefi içinde illallahı biz.


     Bu mısraların anlamını şu an tam olarak tercüme etmem mümkün değil ise de, genel anlam olarak, "bütün kainatı Allahı bulmak için aradığında tanrıyı boşlukta bile bulduğunu" belirterek tanrının her noktada, boşlukta ve yoklukta bile var olduğunu dile getiriyordu. Eskiden geceleri mahallelerde ramazan davulu çalanlar mani şöylelerdi. Bir davulcu güzel nağmesi ile davulunu çalarken- "Kurban olayım baktığını gören gözlere ", diyordu. Bu cümleyi daima hatırlarım. "Kurban olayım baktığını gören gözlere". Kainata, doğaya görerek bakanlar, baktığını görenler, tanrıyı; çiçekte böcekte her yerde göreceklerdir. Bu ara bunları seyahat notlarım arasında neden yazıyorum. Ben Müslüman bir ana babadan doğdum. Müslüman olmaktan çok mutluyum. Ama neden Müslüman ülkeler geri ülkeler? Neden beş vakit abdest alma kaidesini getirmiş bir dinde pek çok Müslüman ülkede pislik diz boyu? Bunun nedeni inanıyorum ki Müslümanlığın manevi yüceliğini anlamadan dinimizi şekilciliğe boğanlarındır. Müslümanlığı sadece kara çarşaf içinde örtünmek olarak görmek isteyenlerindir. Kuranda olmayan pek çok konuyu, dinimizi bir korku aracı olarak kullanarak kendi istediklerini din yasağı haline getirerek arzularını gerçekleştirenlerindir. Halkımızı yorum yapma yeteneğinden uzaklaştırarak hükümdar olma emellerini gerçekleştirmek isteyenlerindir. İstenilen hareketler tartışılmadan kabul edilsin düşüncesi ile günah ve sevap kavramları din sömürücülerinin amaçları için kullanılmıştır. Olaylar günah ve sevap kelimeleri ile değerlendirilerek tartışma ortamları ortadan kaldırılmıştır. Bir konunun günah olduğu belirtilirken niçin günah olacağı konusunda insanlarımızın yorum yapmaları bazı cahillerce engellenmiştir. Elbette ki günah ve sevap vardır. Bunlara Müslüman olarak ve insan olarak yürekten inanıyorum. Ama güzel ülkemizin inançlı insanları, cahil ve bilgisiz kişilerce ülkemizin idare edildiği dönemlerde tartışmalardan uzak tutulmuşlardır. Kadılarca verilen kararlar Allah’ın hükümleri olarak yorumlanarak halkın itirazları kolaylıkla durdurulmuştur. Yüce Kuran’da bulunmayan bir çok yorum cahil hocalarca veya menfaati olanlarca ortaya atılıp, Allah’ın kelamıdır, tartışılamaz kisvesi altına girilerek halkın yorum yapma yeteneği kaybettirilmiştir. Müslüman ülkelerin bu gün kullandığımız hiç bir ilaç, makina, bilgisayar vs. konularında bir icatları var mıdır? Müslüman ülkelerdeki bu beyinsel fakirliğin nedeni olarak,suçu bu şekilde düşünme ve yeni bir şeyler bulma becerisinden yoksun bırakılmış düşünce mekanizmalarmda bulurum. Gerçekten biz Türkler olarak hangi ilacı, hangi kimyasal maddeyi icat ettik? Hangi bilimsel bulgumuz var? Kafir dediğimiz insanların icat ettikleri makinaları, ameliyat malzemelerini kullanarak, bu uçaklara ve arabalara binerek yaşıyoruz. Onların bulduklarını bile, bazen, doğru dürüst kullanmaktan aciz kalıyoruz. Bu geri kalışımızı Müslümanlığa yükleyemeyiz: Ama bağnazlığın ve dinimizde pek çok yerde belirtilen bilim öğrenmekten, ilericilikten kaçarak bağnazlığın altına sığınan din sömürücülerinin bu sonuçları ortaya çıkardığı açık değil midir? Ne mutludur ki Atatürk’ten sonra düşünebilen beyinlerin sayısı artmaktadır, ama yeterli olamadığımız gibi medeni bilimleri uygulamada daha çok gerilerdeyiz. Bu nedenle çok çalışmalı, Allah’ına inanan fakat bilimsel gelişmelere ve bilimi geliştirmeye azimli nesiller yetiştirmeyiz. Ben bir üniversite mensubuyum. Yeni yeni dünya sınırlarını aşmaya ve onlara ulaşmayı amaçlıyoruz. Bu durumda düşünebilen tartışabilen araştırabilen gençler yetiştirmek zorundayız. Onlara güvenmeliyiz ve dar arkasında kalarak sadece denilenleri değil, kendi benliklerini kullanarak yeni bir şeyler yapabilme kararı alma gücünde gençler yetiştirmeliyiz. Ülkemizin % 99'u Müslümandır. Eski hurafeler bağnazlığını yüce Atatürk ve cumhuriyet ile biraz kırmışız. Çok eski devirlerde uygulanmış, çağımızda geçerliliği kalmamış uygulamaları dinimize mal ederek çağ dışı yaşamayı Müslümanlık sayan zihniyetlerin halen var olduğunu görmek de bizleri üzüyor. Örneğin bir gün elinde nıisvak ile çok zor bir şekilde dişlerini temizlemeye çalışan ve bunu müslümanlığın bir gerekçesi gibi göstermeye çalışan iyi niyetli bir arkadaş ile konuşuyordum. Bana misvak'ın peygamber tarafından kullanıldığını bu nedenle diğer diş fırçalarının Müslüman işi olmadığını söylüyordu. Acaba Peygamberimiz döneminde diş fırçası ve diş macunu bilinseydi yüce Peygamberimiz yine misvak mı kullanırdı. Öyleyse dedim şu anda arabadan inip deve ile mi seyahat edelim. Ne ilgisi vardı bu olayın Müslümanlıkla. Bunun gibi yüzlerce yanlış uygulamayı İslam’ın bir gereği gibi ortaya atmanın bir yararı var mı? Müslümanlık çıkalı binlerce yıl olduğuna göre binlerce yıl önceki gibi çağ dışı yaşamamız mı lazım. O zaman elektriği kullanmayalım. Televizyon seyretmeyelim. Bunu bile önerenler ve uygulayanlar yok mu, var. Elbette ki geçmişimize sahip olmak, iyi örf ve adetlerimizi korumak Müslümanlığın vazgeçilemez çağa uygun konularına sahip çıkmak gerekiyor. Fakat sonradan dinimize mal edilmiş her türlü gericiliğin karşısına çıkılması gerçek inananların ve gerçek Müslümanların görevi olmalıdır. Müslümanlığı cahillerin korumasına bırakır ve ilericiler İslam’a sahip çıkmazsa elbette ki meydanı boş bulan din somurucusu cahil kafalar iyi niyetli halkımızın inancını istismar etme imkanı bulacaklardır. Daima ilerleyin, ilim çinde bile olsa bulun, öğrenin, kuranın her sahifesinde var olan ve Müslümanlığın ana şartı gibi kabul edebileceğimiz, iyi olun, kötülük yapmayın, herkese yardım edin, fakirleri koruyun, yetim hakkı yemeyin gibi binlerce iyi yönlendirmeleri unutup safsata ile dinimizi geri/etmeye hangi Müslümanın hakkı olabilir. Bu gün ülkemizde gerçekten Müslüman ve Türkiye’nin ilerlemesini isteyen, içi Allah sevgisi dolu milyonlarca insan var. Fakat bu iyi niyetli insanların duygularını istismar edenler de yok değil. Tanrı bunlardan bizleri korusun. Gerçek Allah sevgisi ile ülkeye hizmet edenlere Allah kolaylık, amaçları için kullananlara da Allah dirlik vermesin diye dua ediyorum. Yüce dinimizi mutlaka gerici hareketlerden korumanın gerçek ilericilik olduğunu, islama karşı çıkmayı ilericilik sayan sözüm ona ilericileri de yobazlar kadar yanlış yolda olduklarını da burada vurgulamalıyım.

 

    Çocukluğum Aydın’ın Karacasu kazasında geçti. On sekiz yaşıma kadar bu şirin kasabada yaşadım. Karacasu’yu görenler benim bu şirin sözcüğüne takılacaklardır. Gerçekte kasabamızın diğer geri kalmış Anadolu kasabalarından pek farkı da yoktur. Kasaba pazarının bulunduğu meydandan, yukarı köy dediğimiz ve anneannemin oturduğu sokak vardı. Kırk yıl sonra bu sokaklardan bir-iki ay önce yine geçtim. Yollar aynen kırk sene evvelki gibi arnavut kaldırımıydı. Yıllardır kasabalıların yürümesinin ağırlığı altında yer yer çökmüş durumda. Yapıldığından beri, yüz yıldır hiç değişmemiş. Bayram günlerinde evini en çabuk ziyaret etmek istediğim ev, işte bu mahallede anneannemin eviydi. Çünkü babamdan sonra en büyük bayram harçlığını o verirdi. Sanırım anneannemi anlatmaya başlarsam bu yazının amacından çok uzaklaşmış olacağım. Kendisi bir insanlık örneğiydi. Beline elle yapılmış bir bez kemerle bağlamış olduğu ve devamlı yanında taşıdığı bir keseden sokakta gördüğü çocuklara üzümlü leblebiden birer avuç verir ve onların sevinci ile onun da gözleri parlardı. Torunlarına, bizlere biraz torpil yapar ve balık şeklinde yapılmış şekerlerden verirdi. Aydın lisesinde bizlerle kalmak ve okutmak için yanımızda kaldığında 1957 yılında kucağımda vefat etti. Allah gani gani rahmet eylesin. Hatırası kalsın diye kızımın adını Yasemin Aliye koyduk. Çocukluğumun bayramlarını düşündüğümde nedense hep sıcak yaz günleri aklıma gelir. Bunun da ana nedeninin Karacasu’nun yukarıda değindiğim şirinliğini veren gerçekten yaşanmaya değer yaylalarıdır. Karacasu’nun 18 tane yaylası vardır. Bunlardan en ünlüsü Kahvederesi yaylası olup bizim
evimiz de bu yaylanın en görkemli yerindedir. Kurban bayramlarında eve getirilen iri koyun yanında mutlaka bir erkeç de kesilirdi. Erkeç keçinin erkeği olup iğdiş edilmiş olanıdır. Yaylada yetiştirildiği için gerçekten eti çok makbul tutulur. Hatta hatırlarım kasabamız kasapları genelde koyun ve erkeç, ara sıra da dana eti satarlardı. Kasabamıza dışarıdan tayin edilmiş memurlar dana eti alırlardı. O zaman dana etinin fiyatı 220 kuruş, erkeç etinin fiyatı ise 280 kuruştu. Dana eti alan memurlara biraz da acıyarak bakar ve ucuz olduğu için dana eti alıyorlar düşüncesini taşırdım. Zaten ortaokulu Karacasu’da bitirdiğime göre 15 yaşına kadar dana eti yemediğimi söyleyebilirim. Aydın’a Liseye gidince de uzun süre dana etini yadırgamış ve alışamamıştım. Zaten o yıllarda kesilen sığırlar daha çok sütten kesilmiş inekler ile çift sürme işinden çıkarılmış yaşlı öküzler olurdu. Bu nedenle de etleri
sertti.
     Bayramların bir özelliği de kurbanın erken kesilmesi ile ilgilidir. Bu konuda rahmetli babam çok titizdi ve yaylada ilk kez bizim hayvanların kesilmesi için kasaplar mutlaka bir gün önceden ayarlanırdı. Bir gün önceden bütün bıçaklar ve satırlar bilenir, evi büyük bir bayram heyecanı sarardı. Her bayram giydiğimiz bütün elbiseler yeni olurdu. Yeni elbiselerimi ve ayağımı sürtecek olan yeni ayakkabılarımı giymek için bayram namazına gitmeyi iple çekerdim. Şimdiki çocuklar bu zevk; alabiliyorlar mı bilmiyorum. Çünkü her gün yeni giyebiliyorlar. Bizim için ise yeni giymek bayramlara özel bir konuydu. Böylece yeni giymenin hazzını bayramlar ile tadardık. O zamanlar elbise ve ayakkabı ısmarlama dikilirdi. Bazı bayramlar bunların bayrama yetiştirilmesi sorun olurdu ama, yine de, gece yarısı da teslim alsak yetiştirilirdi. Ben bazı yıllar elbisem sanki bayrama yetişmeyecek diye telaşa kapıldığımı çok iyi hatırlıyorum. O tatlı telaş ve beklemeyi şimdi tekrar yaşamayı ne kadar arzu ediyorum. En zor olanı ayakkabıların sürtmesiydi. Bayram gelmeden 1 ay önce ayakkabıcıya gidilir ve ayak ölçüsü verilirdi. Ayakkabıcı eski bir defter yaprağı veya ambalaj kağıdı çıkarır. Ayağımızı bu kağıdın üzerine koyarız ve ayakkabıcı dikkatle ayağımızın çevresini kopya kalemle dolaşarak çizer ve ara sıra da kopya kalemini diliyle yalaması halen aklımdadır. Bu kadar ciddiyetle alınan ayak ölçüsüne rağmen yeni giyilen ayakkabının ayağımızı sürtmesi bizim için sanki doğal bir olaydı.
Kurban kesilmeden önce kasap, kurban sahibini sorar ve vekalet alırdı. Sonra hayvanın ağzı açılır ve mutlaka su içirilirdi. Kasaplar bugünkü gibi kurban bayramlarında çok meşguldüler. Fakat yine de gerekli dualar okunmadan kurban kesilmezdi. Neyse hayvan kesilir, dağıtılacaklar babaannem tarafından dikkatle ayrılır ve daha önceden hazırlanmış ocak üzerine etler, böbrek ve karaciğer atılır ve hepimiz zevkle ocaktan alınan etleri yemeye koyulurduk. Böbrek kurban sahibi olan babama. anneme veya babaanneme yedirilirdi. Akciğer ve dalak yeme adetimiz yoktur. Bunlar kedilerin payıdır. Yıllar sonra evlendim. Babamlarla yine bir kurban bayramında atılması beklenen dalağın yenmek üzere ocağa atıldığını görünce babam, gelin gelin sen bu dalağı yemekten vazgeç, bunu nasıl yiyeceksin gibi hanıma yaptığı şaka, halen en sıcak hatıralarımdandır. Rahmetli babamla geçen kurban bayramları şimdi hep birer hatıra oldu. Babam, çok ileri görüşlü, tam bir Anadolu kasabası eşrafı idi. Allah rahmet eylesin.
     Kurban bayramları et hazırlığı olduğundan ev ziyaretleri biraz geç başlasa da bütün akrabaları tek tek dolaşmak en büyük zevklerimizden bir tanesiydi. Bu ziyaretlerdeki en güzel duygular sanırım her gittiğimiz akraba evinde bizlere büyük misafir muamelesi yapılmasıydı. Çay, şerbet, lokum, şeker, mendil ve arkasından mutlaka tatlı verilir ve verilen para da bizleri çok sevindirirdi. Verilen paralar yine şekere, döner dolaba ve cıngırdak’a giderdi. Karacasu’da cıngırdak kelimesi iki malzeme için kullanılır. Bunlardan biri 4 dolaptan oluşan döner dolaptır. Diğeri ise bizleri veya mahalle gençleri ve çocuklarının bizzat yaptığı cıngırdaktır. Günümüzde bu oyundan pek örnek kalmadığı düşüncesi ile biraz açıklamada yarar görüyorum. Yaylamız hemen orman dibinde olduğu için önce dağdan amaca uygun iki ağaç keserdik. Bu ağaçlardan bir tanesi 1.5 metre kadar olup yarım metre kadarı toprağa çok sağlam bir şekilde dikilir. Uç kısmı diğer ağacın tam orta kısmına açılan yuvaya yerleşecek şekilde düzeltilirdi. İkinci ağacın boyu  ne kadar fazla olur ise o kadar iyi sayılır ise de tahminen 5-6 metre civarında olurdu. Bu ikinci ağacın tam ağırlık merkezine de bir oyuk açılarak, İkinci ağaç birinci dikmenin üzerine yerleştirilir ve bu yerleşme kısmına gaz yağı ile birlikte kömür tozu sürülür. Bu ağacın iki tarafına bir veya iki kişi biner ve ayaklarım kullanarak bu ağaç la dönerler işte bu dönme sırasında ağaca sürülen kömür tozu ve gaz yağının etkisi ile gıcır gıcır diye oldukça güçlü ve hatta bütün yaylada duyulabilen bir ses çıkar. Akşama yakın güneşin batması sıralarında duyulan bu gıcırtı sesi bazen babalarımızı kızdırsa da bizlere büyük bir haz verirdi. Tabii ki bu cıngırdak mahallenin malı olduğu için bütün yaz binerdik. Diğer cıngırdak ise sadece bayramlarda kurulur ve sanırım 10 yaşına kadar olan biz çocuklar binerdik. Bu dönme dolabın binme dönemimiz geçtiğinde artık kasabanın delikanlıları sınıfındaydık ve kendi yaptığımız çıngırdak daha fazla önem kazanırdı. Halen hatırlarım bir bayram döner dolap kurulmamıştı ve bayağı da üzülmüştük: Bu bayramlar halen kasabalarda devam ediyor sanırım ve çocuklar aynı hazzı alabiliyorlar mı bilemem. Bu Hint bayramında bu günleri de hatırladım.