Site açılış tarihi: OCAK 2013
Geçen ayki Günlük ort. ziyaret: 287 (.30 kasım 2018)
Ay içinde en yüksek ziy sayısı: ......371
Geçen ayki ziyaretçi sayısı: ....8625
Toplam ziyaretçi sayısı: . 401630

Diğer Meslekdışı Kitaplar » Ben Bypass Oldum » İnanç


   Seyahat
3. Yıl   

 Hayatım boyunca Yüce Tanrının varlığı konusunda hiç bir şüphem olmamıştır. Ameliyatım süresince ve sonrasında bedenimdeki gelişmelerin hepsini yaratanın yüceliğine bağlarım. Genelde bir Müslüman olarak Müslümanlığın genel şartlarına uyup uymadığım konusunda durmayacağım. Ayrıca bir kişinin inancı Allah ile kul arasında olan konulardır. İnsan namaz kılar veya kılmaz. Ferdin kendi bileceği bir inanç meselesidir. Toplumdaki herkes için konuşulmasında yarar gördüğüm bir konu vardır ki, bu da yaratanın varlığıdır. Çünkü hayatımızın her bir anında yaratılmış olmanın verdiği olanaklar ile bugünleri görebiliyoruz ve yaşıyoruz. Eğer bizi yaratanın varlığını hissedemezsek, kendi varlığımızı açıklamakta veya anlamakta zorlanmaz mıyız?

 
Bu arada varlığımızın, bizi canlı yapan bir ruh ile •beden dediğimiz maddeden oluştuğunu da biliyoruz. Eğer insan ruhu çıkarılırsa ölüm halinde geriye kalan bir et ve kemik yığını değil de nedir! Bazı bilim adamlarının ve benim de katıldığım yorumlarına göre doğa daima bir değişkenlik içerisindedir. Her gün yediğimiz bütün yiyecekler moleküllerden ve molekülleri teşkil eden atomlardan oluştuğuna göre her gün vücudumuza sayılarla ifade edilemeyecek miktarda atomlar alıyor, idrar, ter ve dışkı ile milyarlarca atomu da dışarıya atıyoruz. Böylece, ruh dışında vücudumuzda bulunan maddelerin hepsi bir değişken olarak kâinatın bir parçası durumundadırlar. Bu durumda da insanın fiziksel vücudu daima değişen kâinatın bir parçası durumunda olmuyor mu? Yapılan hesaplara göre, insan vücudundaki bütün atomlar dikkate alındığında, bir yıl içerisinde insan vücudundaki atomların % 98'i değişmektedir. Bu günlerde insanların kan vermesi konusunda radyoda bazı uyarılar yapılırken insan kanının iki ayda bir yenilendiğini bir ilgili belirtiyordu. Bu ifadeyle bir insanın bir yıl önceki maddelerden meydana gelmemiş bir et, kemik topluluğu olduğu anlaşılır. Kemiklerde bulunan atomlar bile her yıl yenilenir ve yeni alınmış atomlar ile eskileri yer değiştirir. Dermatologlar ise insan derisinin her 28 günde bir değiştiğini ve yenilendiğini kaydediyorlar. Öyle ki bu değişim çok uzar veya çok kısalır ise hemen çeşitli hastalıklar ortaya çıkıyor. Örneğin insan derisi çok çabuk değişmeye başlarsa ve bu süre 4 gün gibi kısa bir süreye inerse bildiğimiz sedef hastalığı ortaya çıkıyormuş. İnsan bedeninde yaratanca planlanmış sınırlar dışına çıkıldığında dengeler nasılda bozuluveriyor.
 
Bu açıklamalarla bir insanın bir yıl önceki maddelerden meydana gelmemiş bir et kemik topluluğu olduğu •anlaşılıyor. Hiç bir kimse iddia edemez ki bir diğerimizin vücudundan geçmiş olan bir atom diğer bir canlının vücudundan geçmemiş olsun. Yine yüzlerce yıl evvel yaşamış ve ölmüş Fatih Sultan Mehmet'in vücudundan geçmiş olan bir atom sizin vücudunuzdan geçmemiş olsun. Yaşam içerisinde bütün canlı vücutları daima bir değişkenlik içerisinde bulunmaktadır. İşte burada insanı insan yapan onun ruh yapısı olmaktadır. Diğer beden kısmı bu ruhu taşıyan bir hammaldan başka hiç bir şey değildir.
 
Bazı düşünürler ise bedeni ruhun mekanı olarak tanımlamaktadırlar. O zaman insanın bir ruhtan ibaret olduğunu belirtmek doğru olmakla beraber o ruhu taşıyan maddi beden ile ruh arasında bir işbirliği doğmakta ve bu iş birliği iyi bir şekilde yürütülebildiği takdirde, sağlık dediğimiz olayda yine ruha ait olan mutluluk ortaya çıkmaktadır. Bunu sağlamak için de ruh ile beden arası ilişkinin en iyi düzeyde olmasını sağlayacak bazı önlemleri de düşünmek beyine bir görev olarak düşmüyor mu? Burada şunu kabul etmek gerekir ki, bedenimizi mesken olarak seçen ruhumuzun, fani dünyada taşıyan bedeni sağlıklı tutacak önlemleri alma konusunda da bir beceriye sahip olması Yüce Tanrının bilmediğimiz sırlarından biri olmaktadır.
 
Hiç bir zaman unutmamak gerekiyor ki hayat bitti mi bitiyor. Geçen hiçbir anın bir saniyenin bile geri getirilmesi mümkün değil. Öyleyse bu kadar değerli olan zamanımızı üzüntü ve kaygılar içerisinde geçirmenin bir mantığı olabilir mi? Elbette ki yaşanan hayat içerisinde o anımızı zorlayan pek çok olayla karşılaşıyor ve bunlarla uğraşmak zorunda kalıyoruz. Ayrıca yaşam için gerekli 'olan malzemeleri sağlamak için de çalışmak zorundayız. Bu zorluk ne kadar benimsenerek yapılırsa hayat o kadar kolay olacaktır. Acaba bu yoğun çalışma içerisinde harcanan saniyeler içerisinde biraz da bedeni rahatlatacak olaylar yaratmaya çalışmak en doğrusu olmayacak mı? Böylece ruhu taşıyan ve onun hammalı olan maddi bedenin iyi bakılması ve korunması da bir görev olarak karşımıza çıkıyor. Bu bedeni, ruhu sağlıklı şekilde taşıyacak güçte tutabilmek için de gayret göstermek gerekiyor. Bunun için de bedeni stresten korumak ve olur olmaz olaylar ile bedenin yıpranmasını önlemek için çaba harcamamız gerektiği akıldan çıkarılmamalıdır.
 
Zaten meditasyon denilen uzak doğuya ait mistik anlayışta, insanın bir ruh olduğunun kabul edilmesi ve ruh ile beden arası uyumun sağlanması için bedeni yoran düşüncelerden uzaklaşma, Tanrıyı bulmada bir yol olarak denenmektedir. Meditasyona bilimsel olarak yaklaşan batı dünyasında ise, beyni dinlendirerek ruhu taşıyan bedene ait sorunları azaltmada; meditasyon, bilimsel bir yol olarak ele alınmaktadır. Ben meditasyondan anlayan bir insan değilim. Yalnız okuduklarıma bakarsak bazı gerçekleri ve felsefesini anlamak daha kolay oluyor. Örneğin, meditasyonda esas felsefe düşünmek değil, düşünmemeyi gerçekleştirmektir. Diğer bir ifade ile düşünmeme olgusuna ulaşarak bedeni rahatlatmaktır. Burada meditasyon nasıl yapılır bunu öğretmeye kalmak benim konum değildir. Fakat bir fikir verme bakımından, tanrının yarattığı beden ile ruh arası birlikteliği sağlamada bir yol olarak ele alındığı söylenebilir. Şöyle ki; meditasyon yapan kişi, usulüne göre oturma pozisyonunu aldıktan sonra sadece soluklarını dinleyerek veya dikkatini ses, ışık veya bir 'görüntü gibi tek bir noktada toplayarak beynindeki diğer bütün düşünceleri bir kenara itiyor. Diğer bir anlamda beyninde düşünme mekanizmasını durduruyor. Doğunun mistik davranışlarında kişi, beyindeki bütün düşüncelerden uzaklaşarak beyinlerini kendilerini yarattığına inandıkları yaratıcı üzerinde yoğunlaştırınca mistik sonuçlarına veya tanrılarına ulaşma yolunu arıyorlar. Meditasyon bütün dinlerde Allaha ulaşmada bir yol olarak da ele alınmaktadır. Müslümanlıkta sufılik mezhebinde benzer davranışlar olduğu kaydediliyor. Çocukluğumda sık sık seyrettiğim babaannemin 1000 'lik tesbih çekerek Allaha ibadet etmesinin bir meditasyon olduğunu, şimdi daha iyi .anlıyorum. O kendine göre ibadet ediyordu ve bu hareket onu ruhsal olarak rahatlatıyordu. O zamanlar babaannem niye bu 1000'lik teşbihi çekerek zaman harcar, Bunda ne bulur diye düşündüğüm de olurdu. Fakat bu ibadet davranışı ile, hiç bir işi olmayan babaannem uzun süre tesbih çekerek bilmeden bir çeşit meditasyon yapıyordu. Öyle ki tesbih çekiminde, her çekişte sadece Allah diyor veya bir başka ilahi bir kelimeyi tekrarlıyordu. Yaptığı iş, ibadet inancıyla ilahi bir kelimeyi devamlı olarak tekrarlamaktı. Babaannem bin defa tesbih çekiyor sanırdım ama geçenlerde 74 yaşlarında olan yaşlı bir tanıdığımı aynı şekilde uzun süre tesbih çektiğini görünce ona da sordum. "Bu tesbihi günde kaç defa çekiyor ve her tesbih çekişinde ne söylüyorsun. Bana "500 defa Estağfurullah el azim, 500 defa, Allahümme sallallahi seyidine Muhammed ve 5000 defa Allah " dediğini söyledi .Peki dedim bu çekim sonunda ne hissediyorsun. Huzur duyduğunu söyledi ve bunu bir görev olarak yapmaktan mutlu olduğunu hissettim. Yaradan’a ibadet etmenin huzurunu da duyuyordu yaptığı doğruydu. Bu yaşta fazla bir işi olmayan bu büyüğüm bu şekilde huzur buluyor ve rahatlıyordu. Bu dua anında beyindeki diğer bütün düşünceler beynin bir köşesinde kalıyor ve çeşitli dünya dertlerini düşünmediğinden stres mekanizması da duruyordu. Belki de yarım saat süren bu tesbih çekimi sonunda bugün ispatlanmış olan meditasyon sonucu olan rahatlamayı hissediyordu. Bedende bir hafiflik duyuyordu. çünkü insan stres altında kalınca vücudumuzda süratle stres hormonları salgılanıyor ve bu hormonlar salgılanınca kalbimiz daha hızlı atmaya, tansiyonumuz yükselmeye başlıyor. Eğer şöyle veya böyle, stres durumunu durdurma yeteneğine ulaşabiliyorsanız ruhsal bir davranış olan stresin ruhu taşıyan bedeni .yıpratmasını da önlemiş oluyorsunuz. Dini inanışlarımızın bu yönlerden de yararlı olduğunu düşünürüm. Cevap bulamadığımız sorularda Yaradan’a sığınmaktan başka bir çaremiz var mı?
Ben bir by-pass geçirdim. Belki siz de geçirdiniz veya ileride geçirebilirsiniz. Başka bir ameliyat da olabilir. İnşallah böyle bir sağlık sorununuz olmaz. Benim ise göğsümü açtılar, kestiler, biçtiler. Fakat olayın başarıya ulaşması bedende açılan yaraların iyileşmesi ve benim bu günlere ulaşmam hep yaratanın planlamalarına bağlı değil mi? Bunu görüyor, yaşıyor ve biliyoruz. Öyle ki daha üçüncü günde göğsümdeki kesik yer kapanmıştı. Bunu yapan ve bu emri veren mekanizma nasıl oluşturulmuştu. Vücudumda başlayan tamirat nerede duracağını nasıl biliyordu? Bu mükemmelliği ve yüceliği görmemek mümkün mü? Bu nedenle, daima beni yaratanı düşünür ve şükrederim. Gerisi bana göre herkesin kendine göre davranışına bağlı. Gericilik veya ilericilik olarak tanımladığımız birçok konu kişilerin anlayışına kalıyor. İnanç beni yaratanın 'varlığı konusundaki kesin inancımda saklıdır ve bunun gerisinde herkes kendi vicdani anlayışında yaşam bulur. Evrende her şey kendi dengesinde devam edip gidiyor. Bizler de bu zaman dalında bir noktadan başka hiçbir şey olamıyoruz. Belki de bir nokta bile değiliz. Milyarlarca insan doğdu ve gitti. Bizlerden sonra da bu devam edip gidecek. İnsanlığı bir ağacın yapraklarına benzetirim. İnsan ağacından bir yaprak düşerken diğer bir yaprak yeşerir. O da düşecektir ve yenileri gelecektir. Fakat her insanın bir yaşamı vardır. Annemle babam da doğdular, yaşadılar ve insanlık ağacında beş evlat yetiştirip göçüp gittiler. Onlardan ne kaldı. Belki bir iki nesil hatırlanırlar. Ben babaannemin annesini görebildim. Nenelerim dedelerim, babam, annem, teyzelerim hepsi yok oldu. Hele üç-dört nesil öncesi konusunda hiçbir tanıdığım yok. Kulaktan dolma bazı bilgiler ile soyağacını bulmaya çalışıyorum. Fakat her biri bir ömür geçirdiler. Sevdiler, sevildiler, üzüntü ve hastalık gördüler. Şu an toprakta bir kaç kemikleri kalmışsa bile manen yoklar. Bu dünyaya bir gram zarar vermeden yaşadılar. Onlar dünyaya geldi diye dünyadan ne bir gram eksildi ne de bir gram artış oldu. Bir zerreden geldiler ve aldıklarını yine dünyaya, toprağa geri verdiler. Dolu dolu bir ömür yaşadılar. Yaşananlar ne oldu. Şimdi neredeler. Nereye gittiler. Bedenlerini toprağa bıraksak da o bedeni insan yapan ruhları ne oldu. Belki de bizlerin bilmediği bir yerde ruhları yaşıyordur. Neticesini bilmiyoruz. Hep yaratanın yaptığı plan içerisinde, gelip gidenler gibi biz de gideceğiz. Öldükten sonra neler olduğu da yaratanın yaptığı planda gizli. Öldükten sonra belki varız, belki de yokuz. Yine biz Tanrının aklımıza verdiği izin kadar bilebiliyoruz. Hepsi bu . Her nefes alışımda onun yüceliğini hissederim.  Gerisi boş.